h1

Kimliğimize Dair

Nisan 28, 2007

Yazar: Yasin Ramazan

Kültür, edebiyat ve Fikir Vaha’sı, ikinci sayısı ile sizlerle.

Okulla beraber yürütülen her çalışmada olduğu gibi, yorucu bir maraton sonucu yeniden sizinleyiz. Cümleden yakınma anlamı çıkmasın, her şeye rağmen zevk ile yaptığımız bir iş.

Bu sayımızı kendimize ayırdık. Biz kimiz ve biz ne olmalıyız? Türkiye’nin içinde bulunduğu süreç itibariyle konumunu somutlaştıramayan bir nesille karşı karşıyayız. Ve bu durum ne bir İslam ülkesi olması itibariyle ne de tarihteki konumumuz itibariyle hayra alamet değil.

Popüler kültürün her geçen gün nüfuzunu arttırdığı toplumumuzda birçok kavram gibi “ilahiyat” ve “ilahiyatçı/ilahiyatlı” kavramlarının da anlamı bulanıklaşmıştır. İşte bu bulanıklığı gidermek amacıyla kendi cürümümüz kadar bir çaba ile hazırladığımız dosyayı sizlere takdim ediyoruz.

Afiyet olsun.

h1

Bir Bunalımın Tarihçesi

Nisan 28, 2007

Yazar: Ömer Faruk ÇEVİK

“Karalamak yok bak!” dedi ses. “Yazmak var” diye ekledi. Şam’dan bir ses yükseliyordu bu sırada. “Estağfurullah” derken ses, birileri hilafet istiyordu. Kimse kabul etmezdi bunu. Reklamın iyisi kötüsü yoktu. Rüzgar esiyordu bir yerlerden. Rüzgar buradan esiyordu. Sıffin savaşına gidiyordum.

Bir gün bir vatandaş çıktı ve astı elektrik direğine. Kimi? Kendini mi? Bilmiyordum. Filanca filancayı rezil ediyordu. Meşhurlarımız dalaşıyordu. Aralarında olaylar oluyordu. Reklam oluyordu. Magazinciler dolaşıyordu. Benim ayağıma dikenler batıyordu. Kimse bilmiyordu. Birileri aşık oluyordu. Mektup yazıyordu. Gönderemiyordu. Kimse kimseyi bilmiyordu. Hepimiz zanna tabi olmuştuk ama zannın bazısı günahtı. Suizan ediyorduk. Bilmiyorduk. Bilmiyordu. Kimse bilmiyordu. Ama soramıyorduk. Utanıyorduk. Zannediyorduk. Korkuyorduk.

“Arkaya yaz”   diyordu ses, “Karşıya geçmek yok ha…” Ölenlerin ardından siyaset yapılıyordu. Felsefemi eleştirenler, tövbe ediyordu. Tövbekârdı şimdi herkes. Felsefem devam ediyordu. Mezardan kalkamazdım artık. Nasıl olsa bir şey diyemezdim.

Çatışmaların ardında gerçekler aranıyordu. Dikenler vardı. Devlet siyaseti güvenilir miydi acaba? Ayağıma dikenler batıyordu ama bu, ihtilaf olarak yansımamıştı tarihe. Kafam karışmıştı.

Herhangi bir valiydim ama onlardan biri değildim. Yenilmek üzereydiler ama yenmişlerdi beni. Görevden alınıyordum. Bizans, Mısır’ı ele geçiriyordu. Konstantiniyye elbet fetholunacaktı ama dikenler batıyordu ayaklarıma İstanbul’un sokaklarında gezerken. Seviyordum işte. İstanbul’u mu? Evet. İçindekilerden birini mi? Evet. Nasıl? Bilmiyorum.

Bilmiyordum. Herkes karşımdaydı şimdi. Ordumu parçalara ayırıyordum. Her parçama bir diken batıyordu. Bilmiyordu. Bilmiyorlardı. Kimse bilmiyordu. Sadece zanna tabi oluyorlardı. Zannın bu türü günahtı ama. Bilmiyorlardı.

Kuran sayfalarını mızraklarının üstüne takıyorlardı. Bu, bir aldatmacaydı artık. Hakemler gidip geliyordu…

“Tam bir iyi insan” diyorlardı benim için. Dikenler vardı ama yok saymıştım onları. Halimden memnundum. Problemlerimiz bitmişti işte. O halde niye kırıyorduk birbirimizi? Tam zamanıydı uzlaşmanın. Uzlaşma sağlayacaktık az kalsın. Açıklamalar yapılacaktı. Hakemler konuşacaktı birazdan. Kavga başlıyordu işte…

h1

Pakistan Uluslararası İslam Üniversitesi

Nisan 28, 2007

Yazar: Ömer YILDIRIM

Kuruluşu ve Tarihçesi

Uluslararası İslam Üniversitesinin kuruluşu Hicri 15.yüzyılın ilk günü olan 1 muharrem 1401, miladi takvimde 11 kasım 1980 tarihine denk gelmektedir.Kardeş Ülke Pakistancın başkenti güzel ve yeşil İslamabat da OIC ,İslam ülkeleri birliği, ve İslam Kalkınma Bankası gibi bir çok uluslararası kurum ve kuruluşların ortak çalışmaları sonucunda Dünyanın değişik ülkelerinde kurulan 8 Uluslararası İslam Üniversitelerinden biridir İslamabat Uluslararası İslam Üniversitesi.

Fakülteleri ve kampusu

İlk kurulduğu yer ve ilk kampus Alanı Pakistan’ın ve dünyanın güzide Camilerinden birisi ve İslam kardeşliğinin sembolü olan Şah Faysal Camii’ mücavirinde olan külliyedir.1980 yılından 2001 yılına kadar Suudi Arabistan kralı Faysal tarafından yaptırılan Şah faysal Camii bitişiğindeki Alanda 21 yıl,Arap Dili ve Edebiyatı,İngiliz Dili ve Edebiyatı,İslam Hukuku ve Batı Hukuku karşılaştırmalı Hukuk fakültesi,Usul ud din fakültesi-Tefsir/Hadis,Mukarenetul’Edyan,felsefe,Da’wa ve İrşad,Da’wa Akademi,İslam İktisat okulu,Uluslararası İlişkiler,İslamî Araştırmalar merkezi,Bilgisayar Mühendisliği ve,İş idaresi gibi fakülteler ve bu fakültelerin programları geniş alt bölümleriyle hizmet verdi, 2001 yılı sonunda uzun bir yapım ve inşaat döneminden sonra H-10 sektöründeki kendi kampusuna geçti .

Yeni erkek kampusunda 2 devasa blok -Ibn Haldun ve Ebu Hanife bloklarıyla 4 halifelerin adlarını taşıyan 4 erkek yurt blokları,Bayanlar kampusunda ise bütün bölümleri içeren 1 blok ve Aişe sıddıqa ve Fatıma zehra isimlerini taşıyan 2 kız yurdu blokları vardır .

Yeni kampuse geçildikten sonra IT teknoloji ve informasyon bölümleri,Uluslararası ilişkiler ve bu bölümlerin mastır ve Phd. Doktora bölümlerinin açılmasıyla Güney Asmanın En güzide İslam ve Modern ilimlerinin beraber okutulduğu üniversitelerinden birisi olma unvanını aldı. Hali hazırda Bütün Pakistan’da Halk tabakasından olan insanların özel üniversitelerde okutamadıkları gençlerini rahat ,eğitim seviyesi yüksek ve kaliteli böyle bir üniversiteye yerleştirebilmenin rahatlığındalar.

Üniversiteyi ayrı kılan özellik

Bu Şaheser Üniversitenin diğer bir özelliği ise Güney Asya gibi Hala Modernist ve Gelenekçi çizginin bariz bir şekilde ayrıştığı ve sadece Pakistan’da resmi- gayri resmi irili ve ufaklı 17.000 ‘in üzerinde medresenin bulunduğu bir ülkede modern ve geleneksel İslamî ilimlerin sentezlendiği ve medrese mezunu olanlarında topluma faydalı bir şekilde kazandırılması noktasında faydalı olduğunu herkes bilmektedir.Yani medreseyi bitiren bir insan Pakistan’da bir çok üniversitede ve özellikle İslamabad İslam Üniversitesinde eğitimlerini tamamladıktan sonra hakim,uluslararası ilişkiler mezunu,yada bilgisayar mühendisi olabilmektedir ve bu yolla hem ilimlerini legalleştirmiş olup hem de topluma faydalı olabilmektedirler.

Ayrıca bugün Pakistan’daki En kaliteli Avukatlar,hakim ve yargıçlar Hem İslam hem de Batı hukuklarını iyi bildiklerinden dolayı İslam Üniversitesi mezunları olanlardır ayrıca uluslararası bankacılık ve islamic finance konusunda revaçta olan gençler yine bu üniversitenin İktisat ve İdarecilik fakültelerinden mezun olan gençlerdir.

 

İslam Ülkeleri ve Müslümanların Azınlıkta oldukları Ülkelerle ilişkiler bakımından önemi

İslamabat İslam Üniversitesi Hem Orta Asya,Hindistan, Pakistan, Afganistan hem de TÜRKİŞ Cumhuriyetler,Nepal,ve Hint okyanusundaki Sri Lanka ve maritus adaları gibi ada ülkeler,Çin Halk cumhuriyeti gibi Müslüman nüfusun Ekalliyyat (azınlık) olarak 100 milyon’u Aştığı bir ülkeden gelen kız ve erkek öğrencilerin dinlerini öğrenip hem meslek sahibi oldukları hem de ülkelerine döndüklerinde en azında Arapça ve İngilizce gibi iki dile sahip olarak tebliğ ve irşada faaliyetlerinde bulunabilecekleri Eğitimi alabildikleri bir üniversitedir.

Da’wa akademi

Ayrıca Da’wa Akademisi gibi,2 yılda bir yada 3 yılda bir Mühtedilere (yeni Müslüman olan) yönelik ve Müslümanların Azınlık olduğu Tayland ve Turki Cumhuriyetler ile müellefetün qulub diye bilinen Güney Amerika’da asılları Müslüman olup zamanla bunu unutan veya unutturulan insanlara yönelik Din adamları yetiştirme ve İmam -Hatip dönemlik kurslar düzenleyen akademilere sahip bir üniversitedir.

Eğitim kadrosu

İslamabat İslam Üniversitesi, başta Pakistan ve Mısır’ın Ezber Üniversitesinden olan misafir hocaları gibi en Kaliteli Üniversitelerinden yetişmiş profesör ve doktorlarının yanı sıra,Suudi Arabistan,Bosna Hersek,Sudan,Sri Lanka,Afganistan,Bengladesh ve bir çok ülkeden gelen Eğitmen kadrosuyla bu Ümmetin evladlarına 25 yıldır Hizmet vermekte ve her Alanda ve İslam Coğrafyasının her köşesine ilim ve tebliğ adamı ve hiç olmazsa uluslararası unvanı olan ticaret ve devlet adamları yetiştiren bir ilim ve irfan yuvasıdır.

Orta Asya’nın komünizmden kurtulmasından hemen sonraki dönemde Orta Asya’dan resmi hükümet kanallarıyla gelen öğrenciler ve Bosna Hersek ve Balkanlardan, Güney Doğu Asya ,Malezya, Endonezya,Tayland gibi ülkelerden ve neredeyse çoğu fakir olan Afrika ülkelerden gelen öğrenciler dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların destekleriyle eğitimlerini tamamladıktan sonra bugün onları kendi ülkelerinde insanlarına ve halklarına yararlı mevkilerde görebilirsiniz.

Tanıdık simalar

İslamabat İslam Üniversitesinde Türkçe bilen ve daha önce Ankara Bilkent Üniversitesi ve Avrupa ve Amerika’da bir çok meşhur üniversitelerde dersler vermiş İktisat bilimci Türk dostu Dr. Esen ZAMAN’la Uluslararası İslam İktisat Okulu Dekanlık odasında Türkçe sohbet ettiğinizde Kendinizi çokça özlemiş olduğunuz bir ortamda hissedeceksiniz.

Bize İlk sorduğu soru neden kardeş Ülke Türkiye’den son 6 yıldır hatırı sayılır bir şekilde öğrencilerin gelmemesidir!Dr. Zaman gibi kaliteli hocaların ve dünyada örnek eğitimiyle az rastlanan böyle harika bir üniversitede okuyanların ne kadar şanslı olduklarını Üniversite koridorlarında ve kampus bahçesinde gezerken bir daha anlıyoruz, çünkü bu üniversitede 56 ayrı milletten insan eğitim görüyor ve Arapça ve İngilizce’nin dışında üçüncü veya dördüncü bir dil daha öğrenme imkanına sahip oluyor öğrenciler burada,belki de Saik Nursa Hazretleri bugün hayatta olsaydı Hayalimdeki Üniversite budur derdi.

İnşallah size dilimiz ve gücümüz yettiğince bir ilmi ve irfan yuvasını tanıtabilmişizdir.Allah’tan temennimiz İslam Ümmetinin her beldesinde böyle 2 ,3 dilli uluslararası nitelikte ve Müslümanların birbirileriyle kaynaşmasına vesile olacak olan eğitim kurumlarının artması ve Ümmetimizin cehalet karanlıklarını bu tür eğitim yuvalarıyla aydınlatmasıdır.

Yolunuz İslamabat’a düşerse taksicilere ”İslamic Üniversity” deyin yeter bu Cümle sizi kampusa götürmeye yeter.

h1

ZÜMRÜD-Ü ANKÂ İLE BİR GÖMLEK HİKÂYESİ

Nisan 28, 2007

Yazar: Hatif BERKÎ

Işıklar söndü.

Bir kör için ne anlamı var ki. Karanlık, bir tene bir defa değdi mi, kaderi oluyor sanki tenin. Ten, ruhtan kaçmaya bir yol arar, yollar döner dolaşır ruha gelir. Ruh; terk edilecek kadar can yakıcı, ve özlenecek kadar büyüleyici. Ten, soğuk ve sıcak arasında gidip gelmelerinin her birinde kendine bir durak edinmiş; en ufak ruh bunalımında hafıza çöplüğünden ne resimler çıkarıyor karşısına insanın.

Işıklar yandı.

Bomboş sokaklarında tek başıma gezdiğim bu şehirde, kalabalığın içine düşmüşüm. İnsan kaynıyor; hepsi başka, hepsi yarım. Ve ben bir zümrüd-ü ankânın pençesinde buldum kendimi. Ne bırakıyor, ne alıyor canımı. Pençesini gevşetir gevşetmez bin fersahı bir anda geçer, bir daha dönmemek üzere giderim. Yok, vursa gagasını bir defa şah damarıma, oluk oluk akacak kanıma kederlenmeden, boynumu büker kaderime razı gelirim.

Işıklar söndü.

Gözlerim kamaştı. Evet, ışıkların sönmesi, öyle bir karanlığa getirdi ki beni, gözlerim kamaştı. Yavaş yavaş nesneleri seçmeye başlayacağımı düşünürken, katran koyusu bir karanlık daha çöküyor. Daha zifirisi, sonra daha derini… Ellerimle bulunduğum yeri araştıracağım; ellerim yok! Gün batmadan evvel, gümüşten kadehlerle âb-ı hayâtı ağza sunan el, gördüğü serabın peşinden giderek terk etmiş beni. Ve ben daha bir kararıyorum.

Işıklar yandı.

Işıkların yanması ne güzel değil mi? Ama ışıklar tamamen yandı. Bitti. Kül oldu. Işıkların yandığı o büyük ateşten de bir huzme çarptı yüzüme. Neyi, nerede ve nasıl saklayacağımı bilmeyen ben, ilk kez gömleğimin cebini düşünüyorum. Huzme, yüzüme çarpar çarpmaz elimi yüzüme kapatıp, yavaş yavaş cebime koyuyorum onu.

Işıklar söndü.

Işıklar yandı.

Gömleğimin cebi yanıyor.

h1

İBN ARABÎ - Kibrit-i Ahmer’in Peşinde - (2)

Nisan 28, 2007

Yazar : Bilâl DEĞİRMENCİ

* Bana halka öğretmem ve nasihat etmem buyuruldu. Kendime rağmen buna memur edildim.[1]

* 627 senesinin Muharrem ayının aşr-i âhirinde Şam’da Hz. Peygamber’i hak bir mübâşirede gördüm. Elinde bir kitap tutmaktaydı. Bana şöyle buyurdu: “ Bu Fusûsü’l-Hikem kitabıdır. Bunu al ve insanlara aktar ki ondan istifade etsinler. ” Şöyle cevap verdim: “ İşittim ve itaat ettim. Biz allah’a, Resûl’üne ve bizden olan ulü’l-emre itaatle[2] emrolunduk. ” Böylece bu dileği gerçekleştirmeye giriştim. Bu kitabı Resûlullah’ın (a.s.) bana gösterdiği şekliyle, noksan ya da fazla olmaksızın halka açıklamak üzere niyetimi halis kıldım ve kasd ve himmetimi tecrid ettim. […] Sadece bana verileni aktardım, sadece bana ilham olunanı söyledim. Ben nebî de, resûl de değilim, ama sadece Resûlullah’a vâris ve ahirete hârisim. ” [3]

* Sohbetlerimizde ve yazılarımızda söylediğimiz her şey Kur’ân ve hazinelerinden gelmektedir.[4]

Yazımızın ilk bölümünde, kitabı konusu, muhtevası, metodu ve kaynakları gibi yönlerden değerlendirmiştik. Bu ikinci kısımda, eser hakkındaki değerlendirmelerimizi tamamlayıp, İbn Arabî ve vahdet-i vücûd nazariyesiyle ilgili kitapta verilen bazı bilgileri ele alarak yazımızı tamamlaya çalışacağız.

Addas’ın çalışmasının zikre değer yanlarından biri de kitabın sonuna eklediği kronolojik cetveldir. Addas bu cetvelde İbn Arabî’nin doğumundan başlayarak vefâtına kadar süren dönemi yıl yıl ele alır. İbn Arabî’nin o dönemde nere(ler)de bulunduğunu; hayatı, seyr u sülûküyle ilgili önemli hadiseleri, telif ettiği ve okuttuğu eserleri ile talebelerini; bu dönemde tarihte vuku bulan önemli olayları kaynaklarıyla birlikte – ki bu kaynaklar çoğunlukla İbn Arabî’nin kendi eserleridir – verir. Böylece kitabın içinde dağınık olarak bulunan tarihi – kronolojik malumat düzenli bir şekilde okuyucuya sunulur. Addas titizlikle hazırladığı bu cetvelle, daha önce bir çok eserde defalarca tekrarlanan fahiş kronolojik – biyografik hataların tashîhi için önemli bir katkıda bulunmuştur. Zira kendisinin de eserin girişinde belirttiği gibi[5], Osman Yahya’nın hazırladığı ve  bu konuda en çok kabul görmüş olan “ Genel Fihrist ” dahi hatalardan hâlî değildir.[6]

Eserin Atila Ataman tarafından yapılan tercümesinde kullanılan dil oldukça açık ve anlaşılırdır. Fransızca yazılmış olan orijinal metinle kıyas imkanımız olmasa da tercümenin hem Türkçe dil kuralları bakımından hem  de anlatım bakımından başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Addas, İbn Arabî irfânına has kavramları Fransızca’ya aktarırken, bunların Fransızca karşılıkları, anlamları yanında kelimenin, ıstılahın orijinal halini de parantez içinde belirtmiş ve ıstılahların korunması konusunda ciddi bir ilmî sorumluluk sergilemiştir. Zira bu ıstılahların ayırt edilmeleri Ekberî irfânın anlaşılabilmesi için en önemli şartlardan biridir. İbn Arabî’nin nazariyesini temellendirdiği, üzerine bina ettiği kavramların iyi bilinmemesi durumunda bu nazariyenin de anlaşılamayacağı hakikati izahtan vârestedir. Mütercim de tercümede aynı hassasiyeti göstererek son dönemde sıkça yapılan bir yanlışa düşmekten kurtulmuştur. Özellikle batı dillerinden yapılan tercümelerde, İslam kültürüne ait, bizim hiçte yabancısı olmadığımız, kavramlar, batı dillerine tercüme edilirken kullanılan metotla, yani anlam karşılığı bulunmaya çalışılarak tercüme edilmektedir. Bu durumda, esmâ-i ilâhiyye’den olan, “ el-Evvel ” ve “ el-Âhir” kelimeleri “ Başlangıç olan ” ve “ Son olan ” [7], “ İlmü’l-Kelâm ” ise “ Konuşma Bilimi ” şeklinde Türkçe’ye tercüme(!) edilebilmektedir.[8] Kitabımızın mütercimi, ıstılahların anlamları yanında orijinal hallerini de parantez içinde vererek sorumluluğunu yerine getirmiştir.

Tercümenin imlâsını ele aldığımızda ise mütercim için aynı müsbet ifadeleri kullanamayacağız. Kitabın Fransızca orijinal baskısında da buna özen gösterildiği halde, özellikle Arapça kaynaklı kelimelerin transkripsiyonuna dikkat edilmemiştir. Sadece uzun hecelilerin belirtilmemesi bile ciddi bir sorundur. Özellikle Arapça’ya âşinâlığı olmayan okuyucu, kelimelerin telaffuzlarında oldukça zorlanacağı gibi, Arapça’da uzun ve kısa heceler anlam farklılıklarına sebep olduğundan okuyucu Arapça bilse bile, ıstılahlahların, yer ve kişi isimlerinin vs. anlaşılması zor olabilmektedir. Bu alanda T.DV. İslam Ansiklopedisi imlâsı oldukça genel bir kabul görmüşken, mütercimin buna uyması veya en azından, okuyucu için daha anlaşılır olabilecek ve aynı zamanda metnin aslına sadık kalacak bir imlâ kullanması beklenirdi.

Kitap ve elimizdeki tercümesiyle ilgili değinilebilecek temel hususları zikrettikten sonra, İbn Arabî ve irfânıyla ilgili yaygın yanlış bilgiler ve kanaatler hakkında eserde verilen bazı bilgileri aktarmaya çalışacağız:

 İbn Arabî’nin hal tercemesini veren eski-yeni birçok kaynakta, onun fıkıhta Zâhirî mezhebine bağlı olduğu bildirilir.[9] Zâhirî mezhebinin İbn Arabî’nin fıkhî düşüncesi üzerindeki etkisi inkar edilemez olsa da[10] bizzat kendi ifadesi ile o herhangi bir mezhep imamına tâbii değildir:

 “ Beni İbn Hazm’ın talebesi saydılar, ama ben ‘ İbn Hazm şöyle dedi ’ diyenlerden değilim

   Hayır, ne onun ne de bir başkasının tâbiilerindenim.[11]

Genel olarak mutasavvıflar için çokça dillendirilen “ şeriatın zâhirine muhalefet, geniş mezheplilik, her türlü yoruma açık bir bâtınîlik ” gibi suçlamalar İbn Arabî için de sıkça yapılmıştır. Şeyh-i Ekber’in şeriat noktasındaki bakış açısı, meşru çerçevede mümkün olan bütün yorum imkanlarını geçerli sayarak bir arada değerlendirmekte ve her bir müslümanın üzerindeki zorunlu teklîfi asgarî indirmektedir. Fakat kendisi ve müridleri söz konusu olduğunda en kolay ve rahat olanı seçmemekte, azimeti esas almaktadır:

“ Allah’a karşı ahdine sadık olanlar ve mîsâkı bozmayanlar arasında olmayı ümit ediyorum.[…] İnsanlara bu esas üzerine rehberlik ediyor, müritlerimi bu esas üzerine yetiştiriyorum. Allah’la ahdi olan ve bize talebelik eden hiç kimsenin bu ahdi çiğnemesine müsaade etmiyorum. Meşru bir ruhsat mevcut olsa bile, azimetin bırakılmasına cevaz vermiyorum. ”[12]

İnsanlara yol göstermek ve nasihat emekle görevlendirildiğini bildiren İbn Arabî, ilahî rububiyeti seslendirmek üzere kendi ubudiyetini perde altında bırakmak zorunda kalan[13] bir çok Allah dostu gibi, insanların nefretine ve iftiralarına maruz kalmıştır. İbn Arabî pek çok defa bu vazifeden el çekerek kendini bütünüyle ibadete vermeyi ve halkın gözlerinden uzak kalmayı temenni etmiştir:

“ Bana halka öğretmem ve nasihat etmem buyuruldu. Kendime rağmen buna memur edildim. ”[14]

“ Rabb’im! Daima halktan gizlediğin şeyh ve rehber İbn Ca’dun gibi

   Bu kulunu da kıyamete kadar gizleyerek lutfetmeni niyâz ettim.

   Rabb’im, senden gizlilik korunağını niyâz ettim. ”[15]

Eserden bunlar gibi pek çok örnek bulmak mümkün fakat bu örnekler başlı başına bir yazı konusu olabileceğinden biz bu üç örneği vermekle yetiniyoruz. İbn Arabî ve Ekberî irfan hakkında henüz bir çok konunun doğru bir şekilde anlaşılamadığını göstermeye bu örnekler yeterli olacaktır.

Yazımızın ilk kısmında da belirttiğimiz gibi, Claud Addas Hanım’ın bu eseri, Şeyh-i Ekber İbn Arabî’nin hayatı üzerine yapılmış en önemli çalışmalardan biri. Eserin Türkçe tercüme ve baskısı da okunmaya değer. İbn Arabî ve vahdet-i vücûd nazariyesi hakkında okuma yapacaklar için vaz geçilmez bir eser olarak kabul edersek mübalağa etmiş olmayız herhalde.[16] Temennimiz, İslam kültürü, ilmî ve irfânî geleneği üzerine bu tür nitelikle eserlerin sayılarının artması ve tekrar İslam kültür, ilim ve irfânının tekrar insanlığı aydınlattığı günlere kavuşulmasına yardımcı olmasıdır.

Bu eseri hazırlayarak, İslam irfanî geleneğinin, özellikle nazarî irfanımızın en mühim şahsiyetlerinden biri olan İbn Arabî’nin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olan Claud Addas Hanım’a, kitabı dilimize kazandırıp yayınlayan, Atila Ataman Bey’e ve Gelenek yayınları’na teşekkür ediyor ve okuyucunun İbn Arabî’nin ruhu için bir Fâtiha’yı esirgememesini dileyerek yazımıza son veriyoruz.




* Yazımızın, derginin ilk sayısında yayınlanan birinci bölümünde, baskı öncesindeki teknik bir hatadan dolayı dipnotlardaki bir çok karakter çıkmamıştır. Elimizde olmayan bu hatadan dolayı okuyucudan özür diliyoruz. Bu ilk bölümün tashih edilmiş şekli derginin internet üzerindeki yayınından okunabilir.

[1]  İbn Arabî. Addas, Claud, İbn Arabî – Kibrît-i Ahmer’in Peşinde, s. 161. [Ruh, s. 31]

[2] 4 Nisa 29’a atıf yapılmıştır.

[3]  İbn Arabî. Addas, a.g.e., s. 282. [Fusûs’un girişinden]

[4] İbn Arabî. Chodkiewicz, Michel, Sahilsiz Bir Umman – Muhyiddîn İbn Arabî, s.42.[ Futuhât, c. 3, s.334 ]

[5] Addas, a.g.e., s. 23.

[6] Bu fihrist özellikle Mahmut Kanık tarafından İbn Arabî’nin eserlerinin Türkçe’ye yapılan tercümelerinde de kullanılmıştır.  Bkz. İbn Arabî, İlâhî Aşk, Çev. Mahmut Kanık, İnsan Yay., İst., 2002, s. 15 vd.

[7]  Burada konumuzla ilgili olması bakımından böyle bir örnek verdik. Küçük bir araştırmayla, kendi kültürlerine tamamen yabancılaşmış “ çevirmenlerin ” Müslüman halkın günlük hayatının birer parçası olan “ abdest ” , “ namaz ” vs gibi kavramları bile nasıl “ Türkçeleştirdikleri ” (!) görülebilir.

[8]  Bu konuda bir örnek bir tercüme için bkz. Izutsu, Toshihiko, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar-Kavramlar, Çev. Ahmet Yüksel Özemre, Kaknüs Yay., İst., 1998. Bu tercümenin bir eleştirisi ve verilen cevaplar için bkz. Cündioğlu, Dücane, Felsefenin Türkçesi  - Cumhuriyet, Felsefe, Eleştiri - , Gelenek Yay., İst., 2004, s.180 vd.

[9]  Bu konuda yakın tarihli bir örnek için bkz. Güler, Dilaver, “fusûsu’l-hikem”, Tasavvuf Dergisi, yıl 5, sayı 13, yıl 2004, s. 396.

[10]  İbn Arabî, Zâhirîliğin büyük fakihi İbn Hazm’a duyduğu muhabbeti de gizlemez, onun Kitâbu’l-Muhallâ’sının

-tamamlanmamış- bir muhtasarını hazırlamış olması şüphesiz tesadüf değildir.

[11] İbn Arabî. Chodkiewicz, a.g.e., s.78-79, [Dîvan, s. 47] Ayrıca bkz. Addas, a.g.e., s. 62 vd.

[12] İbn Arabî. Addas, a.g.e., s. 63. [Fütuhât, c.1, s.723]

[13]  Addas, a.g.e., s.161.

[14]  İbn Arabî. Chodkiewicz, a.g.e., s. 161. [Rûh, s. 31]

[15]  İbn Arabî. Addas, a.g.e., s. 161-162. [Dîvan, s.333]

[16]  Bu ifade şüphesiz öncelikle başlangıç seviyesindeki okurlar için geçerlidir. İbn Arabî ve vahdet-i vücûd nazariyesi hakkında derinlikli bir bilgiye sahip olmak isteyenler merhum Ahmed Avni konuk Bey’in, 4 ciltlik  Fusûs Tercüme ve Şerhi’ne dalablirler.

h1

DÜBAİ’DE YEDİ YILDIZLI BİR İLİM MERKEZİ

Nisan 28, 2007

Yazar: Doç Dr. Bünyamin ERUL

Dübai (Dübey), Basra Körfezi’nin güney kıyısında 77. 700 km karelik yüzölçüme sahip olan Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) oluşturan yedi emirlikten belki de en önemlisi. Büyülü ekranın zaman zaman gösterdiği gibi,  her türlü lüksün, şatafatın, israfın ve tüketim çılgınlığının yaşandığı, çölün ortasında bir Newyork!

Çölün 40-60 dereceyi bulan kavurucu sıcaklığına rağmen, yılın 365 günü, her tarafın rengarenk çiçeklerle bezenmiş, -herbiri binlerce dolara malolsa da- çevresi yemyeşil ağaçlarla düzenlenmiş bir vaha!

Biribirleriyle boy ölçüşen yüzlerce gökdelenleriyle BAE zenginleri adeta Haman ile yarışmaktalar. Afganistan’da, Irak’ta ve Filistin’de olup bitenler kimsenin umurunda değil ki, şu günlerde dünyanın en yüksek kulesinin yapımına başlamak üzereler. Açe’deki Tsunamiye inat, Basra Körfezi açıklarındaki kilometrelerce denizi doldurarak, yüzlerce adacıktan oluşan bir dünya haritası ile aynı yöntemle denize şiirler yazılmakta! Ve tabii ki denize, daha doğrusu Batılı şirketlere milyonlarca dolar akıtılmakta!

Anadilleri olan Arapçanın adeta unutulup, İngilizcenin kullanıldığı garip bir Arap şehri! Bunda elbette toplam 6 milyon nüfusun sadece 800.000’in yerli, diğerlerin ise Hindistan, Pakistan, Bengladeş ve İran’lı olmasının da payı yok değil.

Şimdiye kadar bir süre bulunduğum Mısır, S. Arabistan, Irak, Suriye ve Ürdün gibi ülkeler içerisinde kendimi en yabancı hissettiğim ülke idi BAE. Gökdelenlerin arasında sıkışmış cami minareleri gibi, dinine, kültürüne ve geleneklerine, kısaca kendine yabancılaşmış liberal bir dünya pazarı, serbest bir alış-veriş merkezi. Yedi yıldızlı otelleri, lüks ve konforun zirveye ulaştığı villaları ve arabaları, çok büyük alış-veriş merkezleri, içkili-eğlenceli barları, gece kulüpleri, çöl safarileri, sadece ticaretin değil, hemen herşeyin serbest görüldüğü yaşam tarzıyla doğrusu garipsediğim ya da kendimi garip hissettiğim bir ülke burası. İnsanoğlunun dünya sevgisini, tamahkarlığını, doyumsuzluğunu yakından görme imkanı buluyoruz burada. Daha düne kadar balıkçılık yapan halkın, petrol ve serbest bölge ticareti ile birdenbire nasıl birer çağdaş Hamanlara dönüşeverdiğinin bariz örneklerini görüyoruz. Dünyanın tek yedi yıldızlı oteli olan yelken şeklindeki “Burcu’l-Arap” da burada. Yukarıdan beri saydıklarımın hemen hepsi bize o kadar yalancı ve yabancı ki, -ister inanın ister inanmayın- orayı gördükten sonra aslında hiçbir cazibesinin olmadığını, hepsinin fani dünyanın gelip-geçici metaı olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz.

Ancak burada bunlardan başka, gerçek ve kalıcı güzellikler de var şüphesiz.  Yazımızın başlığında adını andığımız yedi yıldızı hak etmiş ilim ve kültür merkezi işte bu güzelliklerden birisi. Dübai İslam ve Arap Araştılmaları Fakültesi’nin düzenlediği “Hadis-i Şerif ve Asrın Meydan Okumaları” adlı sempozyum vesilesi ile geçen Mart ayınında bir hafta kaldığım Dübai’de belki de gördüğüm en önemli mekan, bu merkez olsa gerek. İşte bu yazımızda biz, mezkur ilim ve kültür merkezini tanıtarak, gözlemlerimizi ilim adamları ve araştırmacılarla paylaşmak istiyoruz.

 

Cum’a’l-Macid Kültür ve Miras Merkezi

Halen hayatta bulunan Cum’a el-Macit adlı Dubaili bir iktisatçı hayırsever tarafından 1991 yılında açılmış bu merkez. Kurduğu bu merkezin ilim dünyası için ne denli hayırlı ve büyük bir hizmet olduğunun bilinci ve gururu ile bizzat kurucusu gezdiriyor orayı, zevkle anlatıyor, tanıtıyor bizlere. Kendisine yöneltilen tebrik ve teşekkürler karşısında son derece mütevazi bir tavır ile ecrini sadece Allah’tan beklediğini dile getiriyor sık sık. İlim erbabı olmamasına karşın bu kadar detaylı bir ilim merkezi oluşturmasına hemen herkes gibi biz de hayli şaşırıyor ve böyle gayretli insanları ilme hizmetçi kılan Rabbimize şükrediyoruz.

Merkezin tanıtım broşüründe hedefler şöyle sıralanmakta:

1. İnsanlık ve İslam’ın kültürel değerlerini, araştırmacıların kolayca yararlanabilecekleri bir kütüphanede toplayıp himaye etme,

2. Arap ve İslam düşüncesi ile kültür ve mirasına önem verme ve bu hususlarda çalışma yollarını kolaylaştırma,

3. Genel olarak düşünce ve kültürel sahalarda, özellikle de BAE ve Haliç Bölgesi ile ilgili alanlarda araştırmalara teşvik etme,

4. Bilimsel eserleri neşretme, Arap ve İslam kültürüne hizmet eden çalışmalar ve projeler yürütme,

5. BAE içinde ve dışındaki çeşitli ilim merkezleri ile kültürel yardımlaşma, kültür heyetleri ile ve araştırma merkezleriyle tecrübelerin değişimi, sempozyum, panel ve ilmi oturumlar ve fuarlar düzenleme,

6. Arap ve İslam kültürüne ait –ister orijinal olsun, isterse mikrofilimlerden kopya olsun- her türlü el yazmalarını ve tarihi vesikaları toplama,

Merkezde verilen hizmetler ise şöyle sıralanmaktadır:

1. Çok çeşitli kültürel bilgi dağarcıklarından istifade etme. Merkezdeki kütüphanede toplam 400.000 kitap bulunmakta. Aralarında merhum Abdulfettah Ebu Gudde’nin de bulunduğu, değişik ülkelerden 55 alimin özel kütüphanesi ya buraya bağışlanmış, yahut satın alınmış. Henüz 50.000 kitaba ulaşamayan fakülte kütüphanemizle mukayese edildiğinde bir hayırseverin açtığı merkez için hayli büyük bir rakam olduğunu söylemeye gerek yok.

2. Dergiler ve ansikopediler bölümü. Farklı dillerde yayınlanan pekçok dergi ve ansiklopedi en son sayılarıyla okuyucunun hizmetindedir.

3. El yazmaları bölümü. Bir kısmı orijinal, çoğu mikrofilm ve CD şeklinde olmak üzere toplam 70. 000 el yazması da kolaylıkla araştırmacılara ulaştırılmaktadır. Merkezde ayrıca değişik ülkelere ait farklı deillerde kaleme alınmış el yazmaları katologlarının sunulduğu bir bölüm de bulunmaktadır.

4. Çeşitli ülkelerdeki üniversitelerde tamamlanmış olan pekçok yüksek lisans ve doktora tezi CD’lere aktarılmış olup, araştırmacıların hizmetine sunulmuştur.

5. Merkezdeki görsel ve işitsel metaryellerden yararlanma. Ayrıca merkez, kendi araştırmacılarının telif veya tahkik ettiği eserler başta olmak üzere, yayınlanmasını uygun gördüğü bazı eserleri de burada yayınlamaktadır.

6. Index Islamicus tarzında yapılan bir çalışmayla, belli bir konuda yazılmış 16 makale bir araya getirilip ciltlenmekte ve böylece araştırmacılara zaman sağlanmaktadır.

7. El yazmaları ile eski kitapları tamir kısmı. Bu kısım, merkezin en önemli bölümünü oluşturmaktadır. Gerek merkezde, gerekse Şarika’daki onlarca uzmanın çalıştığı tam bir fabrikayı hatırlatan el yazmaları tamir atolyesinde kendi ifadeleriye söyleyecek olursak “el yazmalarına yeniden hayat verilmekte”. Kitapların düşmanı olan kurtlar tarafından yenilerek varaklarda açılan delikler, merkezin kurucusu tarafından icat edilen orijinal bir makina sayesinde –tıpkı yaranın canlı hücrelerle kapanması gibi- tam olarak kağıt hamuruyla kapanmakta, kenarlar tamir edilmekte, dikişleri ve ciltleri ait oldukları asır ve coğrafyaya uygun olarak adeta aslı  gibi yenilenmektedir. Eski kitapların sayfalarının içlerine çok ince elyef konularak yırtılamayacak kadar sağlamlaştırılmaktadır. Aynı atolyede senede bir ay dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen kütüphanecilere yazmaların bakım ve onarımına dair ücretsiz kurslar verilmektedir.

8. Arşiv kısmı. Burada ise, tarihi belgeler, Amerikan, İngiliz ve Rus belgeleri arşivleri ile haritalar arşivi bulunmaktadır. Ayrıca bu kısım, bazı belgeleri de Arapçaya terceme etmektedir.

9. Merkez dünyanın neresinden olursa olsun bütün araştırmacılara, bünyesinde bulunan tüm bu metaryallerden yararlanma imkanı sağlamaktadır.

10. Merkez, “Ahbaru’l-Merkez” adlı, merkezdeki ziyaretleri ve gelişmeleri anlatan aylık bir haber bülteni ile, “Afaku’s-Sekafe ve’t-Turas” adlı üç aylık ilmi bir dergi çıkarmaktadır.

Merkez, bu haliyle dahi hedeflerinin çoğunu fazlasıyla ve başarıyla gerçekleştirmiştir. Başta kurucusu olmak üzere, böylesine harika bir ilim yuvasına, ilim, kültür ve mirasa yatırım yapan ve orada İslam kültürüne hizmet eden herkesi can u gönülden tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz. Ve yolu Dubai’ye düşen ilim sevdalılarına, bu güzel mekanı mutlaka ziyaret etmelerini tavsiye ediyoruz. İletişim aygıtları sayesinde, araştırmacılarımızın da merkezden yararlanmalarının mümkün olduğunu hatırlatmak istiyoruz.

 

Merkezin adresleri, telefonları ve faksı şöyledir:

Juma Al Majid Centre for Culture and Heritage,

Dubai P.O. Box: 55 156, United Arab Emirates

Tel: 00 97 14 262 49 99 ve 00 97 14 262 59 99

Fax: 00 97 14 269 69 50

www. Almajidcenter.org

E.mail: info@ almajidcenter.org

h1

AYNADAKİ ŞAİR

Nisan 28, 2007

Yazar: Muhammed RAŞİD

“ gecenin ortasında uyandı genç adam. Saatler gecenin karanlığıyla gizleyip mahremiyetini kısa sürecek bir esrarla merakları cezbediyordu. Saatlere kapatarak gözlerini veya örterek saatlerin yüzlerini, sıyrılabilir miydi zamandan. Bir an olsun zamansız yaşamak rûyası dahi bir ânın pençesindeyken sende, boşuna bu çaba, beyhude bu çile. Sessizliği parçalıyor saniye…

Uykusuzluğunu atıyordu üzerinden ve bir an ürperdi genç adam. Keskin bakışlara ve geceye isyan dolu bir aya yenik düşüp saatler atıyordu üzerinden karanlık örtüleri. Zaman hayli ihtiyar… Uykudan izler var gözlerde. Odasına baktı uzun uzun anlamsızca… Sendeleyen ağır adımlarla geçti koridoru ve bir ışık yaktı karanlığa. Gün doğduğunda ne kadar da aciz kalıyordu şu karanlığı korkutan lamba. Aynalar ilişti gözüne ve aynada kendisine yönelmiş kan çanağı bakışlar, yorgun bir sakal, bildiği yüzlerce şiir, söylediği şarkılar, can feda dostlar ama bir şey esik kalıyor hep. “Nerdesin? Geleceksen şimdi gel, gelmelisin” diyor genç adam. Bir an içinde olup bunlar tükeniyor ansızın diğer bir ânın hudutlarını aşmadan…

Ve efkâr… Tabakasını arayan mahur gözlerle baktı etrafa. Ocakta etrafını saran küllerin arasından göz kırpıyordu hâlâ için için yanan bir köz. Tabakasını ve cezvesini alıp ateşin karşısına oturdu genç adam. Kalbini görür gibi oldu küller arasında…

Bir yudum aldı kahvesinden. Ve efkâr ve kahve kokusu… Açtı tabakasını, yalnız bir sigara saracak kadar tütün… Tek bir kâğıt… O efkârla dile geldi ateş. Dedi birazdan söneceğim. Yak sigaranı, öleceğim. Bir âh! çekti sessizliğin ciğerine. O an sustu saniye. Durdu zaman. Kalemini aldı eline ama bir tek kâğıt bile yoktu yazacak. İnlemekteydi kalem, tutuşmaktaydı dizeler. Tabakasından çıkardı. Son sigarasının son kâğıdı… Yazdı bir daha yazılmayacak o destanı. İşte şimdi durdurmuştu zamanı. Bu dizeler o büyük aşkın yadigârı.

Bir yudum aldı kahvesinden ve kahve kokusu sinmiş bir nefes verdi ta ciğerinden. Bir nefes ki dağıttı külleri. Kırmızı güller açtı küller arasından. Bir nefes içmek istedi olmayan sigarasından. Bir daha okudu o muhteşem dizeleri. Bu şiir dedi işte ispatı şairliğinin.

Bir yudum daha kahvesinden… Dalıp gitti genç adam önünde beliren hayalin gözlerine. Tabakasını aldı eline. Sardı sigarasını o son kâğıtla. Kalem suskun, zaman durgun, yıldızlar hayretle açıyor gözlerini. Konuşmak istiyor dolunay ama tutuluyor dili.

Bir ses geldi lambadan. Dur dedi, yapma ne olur. Uzattı sigarasını ateşe. Aman dedi köz yakma ne olur. Duymadı genç adam o hayalin tesiriyle. Bir an göz göze geldi titreyen gölgesiyle. Yaktı sigarasını, ardından can verdi ocakta açan güller. Bir nefes çekti şiir kokan, bir nefes çekti kül kokan.

Bir duman göz gözü görmüyor. O hayal kaybolmuş. O gözler görünmüyor. Kendine geldi genç adam, ömrünün son demlerini yaşayan sigarasının parmaklarının arasını yakmasıyla. Acıyla yoğrulmuş bir tebessüm hediye etti gülüşünü özleyen dostlarına.

Üzülmüyordu o dizelerin kül oluşuna. O külün dumanını çekmişti ciğerlerine. Bir şiir karışmıştı kanına her nefeste. Bir şiir dolanıyordu damarlarında.

Ve artık bir şair karşılıyordu onu aynalarda…

h1

ÖZGÜN VE ÖZGÜR SESLER

Nisan 28, 2007

Yazar: Atasoy MÜFTÜOĞLU

İslami, insani, sorumluluk taşıyan herkesin, içerisinde bulunduğumuz tarihsel iklimin/zeminin farkında olması gerekir. Küresel tiranlığın dünya ölçeğinde süren denetimi ve baskısı, doğru düşünme, doğru algılama çabalarını bir şekilde engelliyor, algılarımızı iletişim sistemi etkilediği için yanlış yönlendirebiliyoruz. Düşünce,araştırma ve inceleme çabalarının yerini paranoya ve isteri alıyor. Medyatik dünya, bilgilerimizi ve bilincimizi çoğaltmıyor, derinleştirmiyor, yalnızca haber veriyor. Medyatik dünya, her tür kötülüğü, hayasızlığı, ahlaksızlığı, vahşeti sıradanlaştırıyor; toplumlarımızı türdeşleştiriyor, kültürsüzleştiriyor, duyarsızlaştırıyor, nesneleştiriyor, insanımız üzerinde uyuşturucu etkisi uyandırıyor ve toplumlarımızı hedonist hayat tarzına özendiriyor.

Medyatik dünya, hiçbir alanda ahlaki değer yargılarına yer vermiyor. Doğrudan iletişimin yerini, elektronik iletişim alıyor. Bu durum, insanları yalıtılmış hayatlar yaşamaya sevk ediyor. Medyatik dünya, anlık, ucuz, yapay, sahte ilgiler, tutkular ve zevklerden oluşan popüler bir kültür iklimi oluşturuyor. Böyle bir kültür ikliminde ahlaki sınırlar pervasızca ihlal ediliyor; hayatımızın ruhani ve manevi özü kayboluyor. Medya emperyalizminin ağır ve telafi edilmesi güç tahribatı sebebiyle, nesnel gerçeklik ile çarpıtılmış gerçekliği birbirinden ayırt edemiyoruz.

Bugünün dünyasında nesnel bir gözlemci olabilmek için, soylu bir erdemlilik gerekiyor.

Medya sistemi, haberleri, olayları, gelişmeleri, ideolojik/politik amaçlar doğrultusunda güdülmüyor ve olay spekülatörlüğü yapıyor. Medya sistemi, aile inancını, aile kurumunu, aile anlayışını ve hayatını tahrip ediyor, tahfif ediyor ve yıkıyor.

Bütün önyargıların ya büyük bir cehalete, ya da büyük bir düşmanlığa dayalı olduğunu görüyoruz. Her önyargı, farklı’nın ya da öteki’nin tam olarak anlaşılmasını, tanınmasını engelliyor. Küresel sistem, zihinlerimizi sömürgeleştirmek için bütün yolları, yöntemleri kullanıyor. Bu nedenle, düşünce hayatımızda, kültürel hayatımızda, dini hayatımızda boğucu bir sıradanlık yaşanıyor. Değer sistemimiz dünyevileşiyor, kişilik ve karakter bütünlükleri parçalanıyor.

Maddi-bencil hırslar doyumsuzluklara ve umutsuzluklara neden oluyor. Entelektüel özgüven ve enerjiye sahip olmadığımız için, düşüncelerimiz, algılarımız sarsıntı geçiriyor, hasar görüyor. Her geçen gün bayağılaşan ilişkiler, içgüdüsel bayağılıklar bir kent terörü doğuruyor. Algılarımızdaki bölünmeler ve parçalanmalar sebebiyle, tarihimizi, kültür ve uygarlık çerçevelerimizi, nostaljik bir nesneye dönüştürüyoruz. Kimi İslami akımlar, yönelişler, cemaatler, pratikler, bir moda gibi algılanabiliyor. Cemaat hareketlerinde lider kültünü aşabilecek bir bilinç geliştirilemiyor. Kendi inançlarına, birikimlerine gerektiği şekilde güvenmeyen cemaatler, her türlü iktidar yapısıyla işbirliği halinde bulunabiliyor. İslami yorum ve algı farklılıkları çoğalıyor, bu yorumlarda ortaya çıkan parçacılık sorumsuz bir tavır alınmasına neden oluyor.

Sınırları ve temeli olmayan tek yanlı/tek boyutlu bir “hoşgörü” anlayışı, sınırları belirsiz tek yönlü bir “diyalog” anlayışı gündemi işgal ediyor. Parçacı/bencil/kibirli İslami oluşumlar nedeniyle cemaatler/gruplar birbirlerini tanımıyor, anlamıyor. Birbirlerini tanımayan, anlamayan cemaat hareketleri sebebiyle bu cemaatler arasında bir yardımlaşma ve dayanışma gerçekleşmiyor. İslam adına, gerçeklerden kaçan, gerçeklerle ilgilenmeyen, gerçekleri konuşup tartışmayan, kendi gündemlerini dünyanın tek ve mutlak gerçeği sayan bir dil, yöntem ve ilişki biçimi her geçen gün daha da güçleniyor.

Akla, bilince ve kalbe bir bütünlük içerisinde hitap etmesi gereken dini dil, yalnızca içsel dünyaya/kalbe hitap ediyor, siyasal, toplumsal gerçekliklerle ilgili olarak hiçbir şekilde bir tavır almıyor, kişilikli ve onurlu bir duruş sergileyemiyor. Bütün İslami şiarları toplumsal hayatın tam merkezinde temsil ve ifade etmemiz gerekirken, kimi oluşumlar İslam adına bütünüyle gizemli bir dil kullanıyor, gizemli ilişkiler geliştiriyor. Gizemli söylemler kitleleri her şartta rahatlatabiliyor, ölümcül bir sorumsuzluğa, ölümcül bir kayıtsızlığa sevk edebiliyor. Gizemli dil, duyguları sömürerek varlığını sürdürüyor. Bu nedenle toplumlarımız, bilinçli bir mücadeleye değil, esrarengiz/masalsı bir söyleme ilgi duyuyor.

Cemaatler sansasyonel öykülerle varlıklarını sürdürmeye çalışıyor, her cemaat bünyesinde sürekli ve sistemli bir şekilde çalışan/çalıştırılan, menkıbe/keramet üretim merkezleri olduğunu görüyoruz. Menkıbe üretim merkezleri tarafından üretilen, temelsiz, ölçüsüz, ölçütsüz, aşırı, dengesiz, akılsız ve mantıksız, abartılı öyküler ilgili cemaatlerin her alanda güçlendirilmesi yolunda propaganda malzemesi olarak tüketiliyor, pazarlanıyor. Bu öykülerin İslami mücadeleye bir katkısı olmadığını, olmayacağını biliyoruz. Dengeli, ölçülü ve özgür seslere, çabalara her zamandan daha çok bugün ihtiyacımız var.

Gizemli, sansasyonel dilin, söylemin duygusal bir değeri olabilir, ancak gerçek bir değeri olamaz.

Gizemli masal-menkıbe dili ve söylemi, bugün içerisinde yaşadığımız toplumda gözlemleyebileceğimiz gibi, insanımızı, sistemin/statükonun edilgen nesneleri haline getiriyor. Sistem, aziz İslam’ı bir folk kültürüne dönüştürmek istiyor. İslami sorumluluklarımız, şiarlarımız folklorik tezahürleriyle öne çıkarılıyor. Son yıllarda görüldüğü üzere Ramazan ayını da gerçek içeriğinden soyutlayarak, folklorik tezahürleriyle, folklorik renkleriyle, folklorik diliyle öne çıkarmaya çalışıyoruz. Ramazan söylemi, aziz İslam Ümmeti’ne ilişkin hiçbir sorunu ve sorumluluğu içermiyor. Ramazan ve Oruç bir gösteriye, bir gösterişe dönüştürülüyor. İslami kavramlar ve kurumlar içi boşaltılmış klişelere indirgenebiliyor. Bunun yanında cemaat liderleri ile ilgili sorumsuz bir mitoloji oluşturuluyor. Bu mitoloji cemaat liderini tarihsel ufkun dışına ve bir efsaneler ve efsanevilikler dünyasına götürüyor. Efsanevi bir dünyada yaşayan/yaşatılan cemaat liderleri ve mensupları burada sabun köpüğünden umutlar/kehanetler üretiyor.

Genç Müslümanlar, kendilerini aziz İslam Ümmeti’nin sorumlu bir parçası olarak konumlandırmalı, her türlü mezhep, meşrep, etnik köken, lider, hizip bencilliklerini aşmayı başarabilmelidir.

Müslüman olmak demek, insan olmak demek, bir etkinlik üzere olmak, bir eylem üzere olmak demektir.

Her Müslümanın, olaylara müdahale etme yeteneğine, harekete geçirecek dinamiklere, değişimi harekete geçirebilecek bir bilince sahip olması gerekir genç Müslümanların kendilerine dışardan dayatılan tek biçimli düşünceleri terk ederek, gönüllü ve bilinçli olarak kabul edecekleri çok ufuklu düşüncelere açılmaları gerekir.

h1

Taş Döşeli Yollardan Yürüyorum

Nisan 28, 2007

Yazar: Abdullah KAVAKLI

Taş döşeli yollardan yukarı çıkıyorum. Hatırladığım hikâyeler, anılar, gözümün önünden acelesiz geçiyor. Şiir yazabilse ah ellerim… Yok! İnan istediğim gibi olmuyor. Biraz dertlenip bir sokağın köşesindeki bizim kahvede mola veriyorum ki anlatılmaya değerdir. Çaysız olmuyor yoksa ayrı bir önem arz ediyor ki iki saatlik bir çaysızlığın başıma açtığı felaketleri düşünemiyorum. Ramazan geldiğinde ise evde kendimi kitapların buğusuna vermekten başka çarem kalmıyor tütemeyen çay hatırına. Kurulmuşum başköşede bir yere, herkes tanıdık, akraba. Sonra dertli… İşte bu kahvede hep hikâyeler yazılır ve hikâyeler okunur aslında. O başka yerlerin oyun oynanan tavla dökülen yerlerine benzemez. Herkesin anlatacağı bir hikâye vardır; ehiller geçer başa bir kaç beyit, biraz mesnevi sonra insanlar da dert varsa dinlenilir. Yunus unutulmaz fuzuli hep başköşede gülümser yüzümüze. Herkes davetlidir bu meclise, önemli olan anlatacak birkaç derdin olması, başka referans istemez. Zaten gönüller birdir, ikilik kavramı yoktur, sen demek yasak ben demek yasak hep biz.

Bu kahveyi yaşamakta gerekiyor biraz. Hafif bir betimleme, eksik noktaları ileride tamamlamak için güzel yakışır bu yere. Girişte sade, çam tahtasından yapılmış mütevazı bir kapı, sanki hiç çerçevesi yokmuşçasına kocaman; her sabah Çırak Nuri’nin şeffafın daha ötesinde temizlediği hiçliğin sembolü camlar, içeride ise eski evlerin hassasiyetinde döşenmiş <kenarı sedirle çevrili kocaman bir mekân, bir üst kata çıkan merdivenler, ortada üç küçük masa kenarlarında halk dilinde kütmek, yani küçük oturaklar… Merdivenlerin altından girilen ve istediğinde herkesin girip bakabileceği çay ocağı, girince sağ köşede sedirlerin üstünde gizli dolap bölmeleri ve bir üst kat orada ne var meçhul. Zaten bu kahvenin her gün bu kadar adam toplaması da biraz bu sırrın merakıdır aslında. Kenarlara tutturulmuş perdeler, geceleri loş bir ışık saçan incecik kristal parçalarla süslü bir avize ve yine duvarlar kapıyla bütünlenmek için çamdan döşeme ile döşenmiş. Ortamın güzelliğinden fakirin yerinin ne anlama geldiğini anlamışsınızdır muhakkak. Biraz edebiyat, biraz felsefe… Matematikle Cebirin arasındaki fark gibi, sadece lügatimizde halk vardır ki hepimiz o halkaya minval. Sonra, sonrası derdimi üç gün üç gece anlatırım, bitmez yalınız. Pirsultan da unutulmaz…

Gündüzleri birçok kimse işinde olduğu için sadece yaşlı amcalar gelir. Lisenin dersleri bittiğinde de yani ikindiye doğru gençler doldururlar ki kahveyi, bilgisayar tutkunu, televizyon tutkunu, kız tutkunu bu gençler nasıl böyle bir yere gelir. Gelir de tadını alır da gelir. Böyle…

 Dolaplı köşenin altında küçük bir meclis kurulmuş. Yaşı hayli ilerlemiş bir amca hikâyesini anlatıyor. Üstünde yelekli kahverengi bir takım elbise, ayağında Çarşamba ayakkabısı, yeleğinde köstekli saati. Sizi onun ellerine bıraksam birazcık, kızar mısınız bana? Aman kızmayın sakın. Ben onun yanında neyim ki…

“ Uykuyla uyanıklık arasında bir rüya gördüm. Gökte kocaman bir yıldız vardı; yanında da küçücük bir başka yıldız. İşte diyordu o küçük yıldız bana dedi ki ben küçüklüğümü biliyorum bu yüzden buradayım; diğerleri ise hep en büyük olmanın peşinde ve bu yüzden ne büyük olabiliyorlar ne de o büyük yıldızın aydınlığından yararlanabiliyorlar. Sonra bana yeryüzünde kandilleri yanan iki cami gösterdi. Dedi ki senin aradığın ben de yok onlar küçükler ve belki bizim fark edemediğimizi onlar görmüşlerdir. Sen oraya git küçüğün arzusu büyüğün isteğinden kuvvetlidir. Ben de bu söz üzerine yeryüzüne indim ve ilk başta en küçüğüne dedim ki beni yıldızlar gönderdi. Bana baktı, biraz beni süzdü, gönlünü dinle dedi, sustu. Büyük olana gittim dedim ki aradığımı bilmediğim şeyi sen gösterebilirmişsin, hem sen büyüksün dedim. Küçükler dedi; küçükler bizden daha iyi bilir. Ama dedim hiçbir şey söylemediler bana. Ben de sana geldim. Sana yardım edeceğim dedi şimdi sen şu kahvenin ışıklarına git ve benim yolladığımı söyle. Sonra da beni unut, bir daha bana gelme dedi. Artık vücudumda bir bıkkınlık… Rüyaysa kurtulmak gerçekse de bu yerden kaçıp gitmek arzusu doğdu. Kaçamadım. Kalbimde bir yük vardı ve bu yükü neyi aradığımı bilmeden aradığım şeyi bulduğumda bitecek sandım ve söz dinledim; gittim. İşte bu kahvenin ışıklarıydı; şu avize var ya bana dedi ki aradığın ellerindedir. Ellerime baktım; hiçbir şey bulamadım. Kızdım ve şuradaki süpürgenin ucuyla avizeyi kırmaya kalktım. Birden ışıklar kesildi, daha doğrusu hiçbir şey duymuyorum görmüyorum ve hissetmiyorum. Sanki bir boşluktan aşağı düşüyorum. Sonra O beni tuttu; baktım ki namazım geçiyor. Böyle bir rüyaydı işte benim hayatım. Karanlıklarda yüzüyordum; Allah beni tuttu, sizlerle karşılaştırdı. Gönlümdekileri dökmeye, sırrımın sır olmaktan çıkmadığı için geldiğim bu yeri ne çok seviyorum. Ay hep aynı yerde hissetmesini bilmelisin” dedi.

Amca işte… Candan bir parça… Ben bu yerden ayrıldıktan sonra en çok onu özledim belki de… Tanıyorsun o zaman, ismini söyle diyeceksiniz, bilmiyorum. Dinleyen de söyleyen de gerçek isimden öte aşk ile müsavi… Yani yetmiyor mu aslında? Ve sen de beni hisseder misin?

Sonra biraz sessizlik oluyor. Konuşulacak şey olmadığından değil. Sadece sükût etmeyi öğreniyorlar. Hani bizlere de olur ya bazen, herkes susar da birden, niye sustunuz deriz. Aslı nedir biliyor musunuz? Kötü bir söz söylenme ihtimali varsa melekler gelir ve tüm herkesin ağzını tutarlar. Susun şeytan yanınızda derlermiş. Tabii anlayana. Biz de sessizlik niye var diye daha yüksek sesle konuşmaya başlarız. İşte ilk defa gelip bilmeyenin gönlüne de hissimiz akıyor böylece. Diyorum ya, sen beni geçip de gelen var yüreğimizde, herkes bir bütünün parçası, aramızda hissettiğimiz hava var çünkü hiç ayrılmayalım diye.

Daha kimse bilmezken geldiğimi, buraya fazla vakit ayırmam ayıp olur; bense daldım. Yapmam gerekenleri unuttum. Bu şehirden ayrılalı iki sene oluyor. Daha anamın yanına uğramadan sizlerinde gördüğü gibi ilk kahveye uğradım. Elbette değerli değil annemden. Sadece farkı, anamın yüzünde beni büyütmek için oluşan çizgileri gördüğümde hayatı, onların yanına vardığımda ise hayatın hiç olduğunu anlıyorum. Tüm yaşanmışlıklarımın, arzularımın karşılığını bizim olduğumuz ve sevgiliye döndüğümüz yaşamda alacağımı biliyorum, bu yüzden istemiyorum. Manaların ötesinde istememeyi arzuluyorum. Yani sadece benim yaptığım biraz kaçaklık oyunu. Gökte ay var sen de görüyor musun? Ben senin gördüğünü görmek istemiyorum. Oysa ne sen var ne ben sadece biz. Anlıyor musun?

Kapıyı araladım ve bu çelikten ağır ve ağırdan ağır yaşam gömleğimi yüklenerek yine hayatı sırtlandım. Yokuşun yukarısına devam ediyorum. Buranın taş döşeli kaldırımlarının, tanımadan yanından selam verip geçenin, buyur eden amcaların, sokakta gezen çocukların aşığıyım ben. Zaten bu mecnunluk olmasa bende bu yerden iki sene neden ayrılayım. Ayrıldık işte. Hani bazen sır tutmak gerekiyor ya, bir kitap isminden Ah Minel Aşk… Ey aşk, vallahi seni söylemekten usandık, herkes âşıkken bu devirde…

Burada biraz nabız yükseliyor; kalp içinden bir şeyler vermenin tedirginliğinde. Ve ne oldu izafiyet, çabuk geçiyor vakit. Başlamıştık ve nereye kadar gideriz diyorduk; şimdi nereye vardık. Bizim evin sokağına gelmişiz. (Yani söylediklerini unuttur değil mi? İnan kelimeleri benim kadar güzel kullanamıyorsun. Peki, sen devam et, ama herkes duysun diye ben kalbini anlatacağım.) Yokuşu kesen yedinci sokak, ikinci sokağın başında ise kahve vardı hatırlıyorsanız. Sahilden yukarı doğru ana caddeden çıkınca yedinci sokaktan sağa, üçüncü taş bina bizim ev…

Evimden de bahsetmek gerek; bu evde yaşamışlığın ya da böyle bir eve sahip olmanın değerini anlatmaya ne bu satırlar yeter ne de kelimeler… Eskiden bir Rum’un eviymiş. Dedem Mustafa Efendi seferi birlik zamanında burayı terk eden bir Rum’dan parasını ödeyerek almış. Yani seksen küsür sene var biz bu evde yaşayalı, bir elli sene de o Rum kullansa yüz otuz sene yapar ki yine eski diyeceğim o hassasiyeti anlatıyor. Kesme taştan duvarları, pencere kenarlarına oyularak yapılan şekiller, demir parmaklıklar, uzunlamasına camlar, iki katlı konak diyebileceğimiz kadar geniş. Yedi odası var. Bu odaların içine iki mutfağı da dahil ediyorum ki burada mutfak diye özel bir isim yoktur. Daha doğrusu mutfakta oda gibi kullanılır. Hatta günlük hayatın geçtiği en önemli yerdir. Çünkü genellikle diğer yerler ya yatmak için ya da misafir gelince kullanılmak üzere ayrılmıştır. Diğer bir özelliği, binanın içi tamamıyla ahşap olup sadece dış tarafı taşlardan yapılmıştır. Yani bu evde geçirdiğiniz üç saatlik bir uyku, beton bir evde geçirdiğiniz altı saatlik uykudan daha iyidir. Başka güzellikleri de var tabi. Mesela ilk alındığında burada oturan adam, duvarların alçısı üzerine melek resimleri yaptırmış kendi inancına göre, evin içerisinde her zaman onların olduğunu hatırlamak için. Hatta dedem bir süre onların üzerine boya vurdurmamış inançlarına saygısızlık olmasın diye ama çevreden gelen tepkilerden böyle olmaması gerektiğini, onun inancı için kendi inancından taviz vermenin kötü olduğunu anlamış ve sildirmiş tüm resimleri. Sildirmeden kasıt üzerlerine boya attırmış, şimdi bile bazen boyalar eskiyip de kavladığında senelerin başka izleri sildiğini ama onu silemediğini görüyorsunuz.

Kapının tokmağına dokunup içeri girme vakti. Habersiz geldim şaşıracaklardır muhakkak.

Tık Tık… Birkaç defa daha tık… Nerdesiniz? Demek evde yoksunuz. Ama çareler hiç tükenmez ki… Dünyada herhalde bir ölüme bir de aşka çare yok. Her zaman ki taktik paspasın altındadır anahtar ya da arka pencerenin kolu aşağı indirilerek bırakılmıştır.

Paspasın altında yok, kol dediğim gibi bırakılmamış kötü giden bir şey mi var? Yoktur bence. Zaten şu gelen de annem değil mi?

Annem benim…

Bu merasimi yaşamak her zaman acı geliyor bana ve her seferinde içimde garip bir burukluk ve hüzün doluyor. Yoksa bu hikâyeye o kadar aşinayım ki… Gel hayat sen de tut ellerimden. Ve gözlerim, saçma eşk, çare kılmaz odlâre su…

—Oğlum diye sarılmayalı sana kaç sene oldu. Kokunu özlemişim, yavrum senin canıma kastın mı var. Seni özlemişim. Niye bıraktın gittin beni. Ben ne yaptım sana…

— anne, bu şehir, bu denizin kokusu, işte şu yeşil, işte şu ev ve hepsini bana hatırlatan sevgili. Anlatamam anne ben, belki senin canına kast etmedim ama o beni öldürmek istedi. Ben de kaçtım anne, yine de kurtulamadım. Ve ay gökteyken tüm heybetiyle, kızılken, Hasretlikler hasretlerini anlatmak üzere belki duyar beni diye sevdiğine ulaştırıyorken, ben öldüm. İlk ölümüm değildi gerçi ölmeye alışkın bir kalp taşıyorken.

h1

Kan Tutar

Nisan 28, 2007

Leblerimle emrine âmâdedir cânım benim,

Al da bir bûseyle öldür, haydi canânım benim.

 
Lâl olur birden dilim, bilmem neden görsem seni,

Görmesem kalmaz karârım dinmez efgânım benim.

 
Hasta gönlüm çok zamandır iftirâkından harâb,

Olmadım bir lahza râhat geçti devrânım benim.

 
Mübtelâyım çok zamandır, gizli derdin zehrine,

Bu sebepten her geçen gün düştü dermânım benim.

 
Yok teselliden nasibim, vermeyin zahmet bana,

Etmeyin bunca eziyet, az mı hicrânım benim.

 
Kan tutar sen her nefeste, kastedersen cânıma,

Yâremi sar merhem ol da akmasın kânım benim.

 
Arif Emre her ne etsen, râzıdır fermânına,

Sahibimsin, hem efendim, hem de sultânım benim.

 Arif Emre