Archive for the 'Avrupa Birliği' Category

h1

NEREYE GİTTİĞİMİZİN FARKINDA MIYIZ?

Şubat 17, 2007

Yazar: İbrahim SARIÇAM

17 Aralık 2004’te, ülkemiz ve geleceğimiz açısından Avrupa birliğinden müzakere alınması gibi son derece önemli bir gelişme yaşandı. bu hususla ilgili, siyasi açıdan değil,dini,ahlaki ve sosyal açıdan bazı noktalardaki kişisel görüşlerimi sizlere aktarmak istiyorum.

            Şüphesiz Avrupa birliği sadece bir imkanlar birliği değil, aynı zamanda içinde riskler, sorunlar ve problemler taşıyan bir ortamdır. İmkanları hedeflerken, sorunlar yumağının da farkında olmak gerekir. Bu birliğe mensup toplumlar, karşılaştığı sorunlarda çoğu zaman çaresiz kalmaktadırlar. Söz gelişi aile müessesesi konusuna bakalım.

            Aile tüm uygarlıklarda sosyal yapının çekirdeği olarak görülür. İslamiyet’e göre de toplumun temeli ailedir; İslam, aile ilişkilerini, aile bireylerinin huzur ve refahını gerçekleştirmeye yönelik olarak düzenlemiştir. Aile bireyleri arasındaki ilişkileri karşılıklı sevgi, saygı, şefkat, dayanışma, doğruluk, sadakat, bağlılık ve haklara riayet gibi evrensel insani değerler olarak kabul etmiştir. İslamiyet’in beş gayesinden olan canın ve neslin korunması ancak aile kurarak sağlanabilir. Aile ne kadar sağlam ve sağlıklı olursa onun oluşturduğu toplum ve millet de o derece sağlam olur. Milletimiz tartışmasız aileyi önemli bir kurum olarak sosyal yapıya güçlü bir şekilde yerleştirmiştir.

            İstatistikler, 2004 yılı itibarıyla AB ülkelerinde doğan çocukların ülkelerin ortalamasına göre % 30’unun nikahsız birleşmelerden meydana geldiğini göstermektedir. Bu oran 1970 yılında % 6 idi. Aile konusunda bir başka gelişme de şöyledir; bilindiği üzere son zamanlarda tüm dünyada geniş aile tipinden çekirdek aile tipine geçilmiş ve bu uygulama yaygınlaşmıştı. Fakat son zamanlarda Batı’da çekirdeğinde çatladığı görülüyor. Bir başka deyişle sadece baba ve çocuk veya çocuklardan,  ya da sadece anne ve çocuk veya çocuklardan oluşan, yani anne ve babanın ayrı yaşadığı aile tipleri yaygınlaşmaktadır. Aynı cinsten insanların birlikteliği de ayrı bir sorundur. Gitmek istediğimiz camia, kendi içinde türeyen bu tür bozulmalara çare aramaktadır. Öyle ki çare bulmakta da zorlanmaktadır. Mesela 2. Vatikan Konsilin’de alınan kararlardan biriside aileyi koruma altına almaktı. Ama tüm iyi niyet ve çabalara rağmen, aradan geçen elli yıl zarfında, çaresiz kalındığını önemli bir temsilcinin ağzından bizzat dinledim. Bu tür olumsuz uygulamalar ne yazık ki ve doğal olarak değerleri örselenmiş kimliğini iyice oluşturamamış, geleneğini yorumlayarak kendi öz değerleriyle ileri hamle yapmayı gerçekleştirememiş toplumlarda özenti şeklide kolayca yaygınlaşmaktadır. Ülkemizde, söz gelişi milyonlarca insan için prototip haline gelen kişiler, nikahsız yaşadıklarını çekinmeden ilan edebilmekte, kameralar karşısında evliliği hafife alıcı tavırlar sergileyebilmekte, aile yuvasını kökünden zedeleyici davranış sergileyenler de milyonların gözünde rağbet görebilmektedir. Üzerinde durmak istediğim husus Avrupa topluluğuna girmemiz veya girmememiz, yani asla işin siyasal boyutu değil, dini, ahlaki ve kültürel boyutudur. Amacım, nereye gittiğimizin farkında olmamız ve aynı zamanda olumsuzluklar karşısında gerekli tedbirleri almamız gerektiğini vurgulamaktır. Bu bakımdan önümüzdeki 10 yıl çok önemlidir. Şimdi buluğ çağına gelmemiş bir çocuk on yıl sonra evlilik çağına ulaşacaktır. Bizden aldığını bir sonraki nesle ve büyük ihtimalle Avrupa birliğine taşıyacak olan bu kuşaktır. O nedenle, bu süreçte tüm alanlarla ilgili olan, kişilik oluşturan, elimizi dışarıya kendi penceremizden uzatmaya yarayan, özgürlüğümüzün kaynağı olan toplumu dinamik tutan, özgün kılan değerlerimizi henüz daha kaybetmeden, yitirmeden, yeniden yorumlayıp, her kesimde ve her alanda, yaşanan kültürün bir parçası haline getirmek önemlidir. Bu, söz ve eylem birliğine ihtiyacı olan kendi insanımızın ve tüm dünyanın refahı için elzemdir. Kültürümüz bu konudaki sayısız örneklerle doludur. Nitekim İslam medeniyetinin doğup geliştiği yüzyıllarda müsbet ilimlerde yapılan çalışmalarla, değerler alanında yazılanlar at başı gidiyordu.bugün bizler dahi onları tüketiyoruz.

h1

DÜŞÜNSEL BİR SORUN OLARAK AB VE TÜRKİYE

Şubat 17, 2007

Avrupa Birliği’nin Türkiye indinde taşıdığı anlamdan önce, bu birliğin bizzat kendisi için taşıdığı anlamın ne olduğuna bakmak gerekiyor. AB, bir bakıma, ABD’nin Avrupa kıtasında Avrupa Birleşik Devletleri biçimindeki bir izdüşümü olarak dışlaşıyor. İlkin, iktisadî işbirliği ile başlayan fikir, giderek ortak bir Avrupa pazarı oluşturma teşebbüsüne dönüşmüş, oradan da günümüzdeki AB’ye gelinmiştir. Adı geçen “birlik” şimdi yalnızca iktisadî işbirliği çerçevesini aşmış, siyasî bir birlik oluşturma veçhesine bürünmüştür. Siyasî birlik aynı zamanda hukuk birliğini gerektirir. Hukuk birliği içtimaî birliğin var bulunmasını şart kılar. Böylece siyasî, iktisadî, içtimaî alanlarda birlik vücuda getirmiş olan ülkeler, son tahlilde  “millî devlet” olma gerçeklerini de geride bırakmış olurlar. Bu sürecin tamamlanması, temelde, birliğe üye olmak isteyen ülkelerden kültür birliği sağlamış olmayı öngörür. Nedir kültür birliği? Kültür, eğer düşünme tarzı ve yaşama alışkanlıkları olarak dışa vuruyorsa, işte bu düşünme ve yaşama tarzları arasında husule getirilecek olan birlik de “kültür birliği”ne ad olacaktır. Aynı temel kültürde ortaklığı bulunmayan ülkelerin ve o ülke insanlarının böyle bir kültür birliği kompozisyonu içerisinde yerleri ne olabilir? Veya bir yerleri olabilir mi? Sonradan iktibas edilmek suretiyle bir kültür, bir başka kültürü nasıl özümseyebilir? Bir akültürasyon olayı yaşanmadan ( bu demektir ki, başka bir kültürün egemenliğine girmeden, böyle bir egemenliğe razı olmadan), sözü geçen kültür birliğinin gerçekleştirilmesi nasıl sağlanabilir ve bu mümkün müdür? AB’nin ilk yıllarında, ortak pazara üye olacak ülkeler arasında din birliğinin bulunmasının öngörülmesi “kültür birliği” bağlamında anlam taşıyordu. Avrupa Hıristiyan aleminde mezheplerin de farklı dinler olarak telakki edilmesi, birliği öngören ülkelerin bu konudaki titizliklerine delalet ediyordu. Din konusundaki titizlenmeden vazgeçilmesi, aslında yalnızca Hıristiyan Avrupa ülkeleri bakımından bir anlam taşıyor sayılmalıdır. Birlik’in din konusundaki titizliğinden ve temel taleplerinden vazgeçtiğine ilişkin çıkarımlarda bulunmak yanlış olur.

            İmdi AB’nin ne demeye geldiğini Birlik açısından kısaca değerlendirdikten sonra, aynı Birlik’in Türkiye bakımından ne anlama geldiği sorgulanmalıdır. Türkiye “Tanzimat’tan (1839) bu yana, siyasal alanda temel tercihini ortaya koymuştur. Bu tercih genel ifade ile Batı, daha özelde ise Avrupa lehinde oyunu vermiştir. Cumhuriyetle birlikte ise, Türkiye, kültürün istisnasız bütün alanlarında( siyasal, toplumsal, ekonomi ilah.) Batılı olmaya karar vermiş. Siyasal ve toplumsal bütün kurumlarını Batılı örneklerine göre değiştirmiş, yeniden kurmuştur. Olaya Türkiye’nin Batılılaşma serüveninin uzantısı olarak bakıldığında onun AB’ye tam üye olma hususunda kararlılık ve ısrar göstermesini anlamak mümkün görünmektedir. Fakat olay, AB ülkeleriyle ortak bir kültürü paylaşmak olarak vaz edilince, durumun hiç de, kağıt üzerinde görüldüğü kadar kolay akışmayacağı ortaya çıkmaktadır. Türkiye her ne kadar, kağıt üzerinde anayasasını ve öteki bütün temel kanunlarını Batılı örneklere göre oluşturmuşsa da, bu yetmemektedir. Batı kültürünün düşünme ve yaşama tarzlarını hayata geçirmiş olmak bundan daha fazlasını gerektirmektedir. Nitekim kağıt üzerinde “demokratik” olduğunu ileri süren bir rejim öngörülmektedir ( Anayasa,m.2). Ancak demokrasinin şartları, onun rükünleri olarak belirlenmiş olan ilkelerden daha fazlasını istiyor. Eğer demokratik bir rejimin tesisi, seçim ve temsil, genel ve eşit oy, çoğunluğun ve azınlığın birbirine tahakkümünün önlenmesi, bireysel temel hakların yasalarda yer alması gibi ilkelerle gerçekleştirilebilmiş olsaydı, bütün bu ilkelerin Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunlarında da yer aldığını ileri sürmekle işin içinden çıkmak mümkün olurdu. Ne var ki, demokrasi kendine mahsus demokratik bir kültürün mevcudiyetini gerektirmektedir. Kanunlarda yer alan ilkeler ne kadar muhkem biçimde vaz edilmiş olursa olsun, demokratik bir kültür geleneğinden gelmeyen insanların o ilkeleri hayata aktarmaları o kadar kolay değildir. Çünkü demokrasi yalnızca yasalarda vaz edilmiş olmakla gerçekleşmiyor. O, kendi kültürünün geleneklerini de talep ediyor. Nedir onlar? Bir kere klasik batı demokrasisi köleli ve köleci, sınıflı ve sınıfçı, sömürücü ve sömürgeci, ayrımcı ve ayrılıkçı bir toplumsal yapının mahsulü olarak ortaya çıkmıştır. Menfaat çatışmalarının uzlaştırılması asırlara baliğ olmuştur. Aristokratların, avamın, din adamlarının kendi çıkarlarını koruma ve diğer sınıflara kabul ettirebilme süreci ayrı bir tarihi mücadelenin konusunu oluşturur. Bütün bu mücadele kültüründen mahrum olarak insanların “demokrat olalım” diye karar almaları olsa olsa bir niyetin ortaya konulması bağlamında bir değer taşır.

Nitekim günümüz Türkiye’sinde AB’ye üye olma heveslerinin önünde onun demokratikleşmesini isteyenlerin bulunması manidardır. Onların görüşüne göre Türkiye’nin AB’ye üye olması Türkiye’nin demokratikleşme sürecini hızlandıracaktır. Fakat madalyonun öteki yüzünde de, Türkiye kendi demokratikleşme sürecini tamamlamadıkça onun AB’ye üye olmasının mümkün olmayacağı okunmaktadır. Şimdi Türkiye böyle bir dilemmayı yaşıyor ve böyle bir açmazla karşı karşıya bulunuyor. Bunun üstesinden gelmek nasıl mümkün olacak? Bazılarının ileri sürdüğü gibi, ülkelerin birliğe girerken bazı rezervler öngörmesi Türkiye için de geçerli sayılabilir mi? Ve Türkiye’nin dermeyan edeceği mazeretler dinlenebilir olur mu? Bütün bunlar, bu ülkeyi yönetenlerin üstesinden gelmek için önlerine koyması gereken sorulardır. AB’den beklenecek fazla bir yardım söz konusu olmamalıdır, çünkü birliğe girme hususunda talep sahibi olan taraf Birlik değil; fakat Türkiye’dir. Dolayısıyla yapılması gereken hususların yerine getirilmesi de ona düşer.

            Öte yandan, AB’nin Türkiye’yi nasıl bir kimlikte gördüğü de önem taşıyor. Türkiye’nin , kendini laik ve demokratik bir ülke olarak tanımlaması birlik nezdinde ne kadar itibar görüyor? Ab Türkiye’yi gerçekten laik ve demokratik bir ülke olarak mı kabul ediyor, yoksa ona Müslüman bir kimlik mi izafe ediyor? Din konusunun ab ülkeleri Avrupa Hıristiyan Ülkeleri arasında özümlenmiş sayılması ve halen mesele teşkil ediyor gibi görünmemesi, ahalisi Müslüman olan Türkiye için de geçerli sayılıyor mu? Yoksa, resmen telaffuz edilmesine rağmen Müslüman kimliği, bu konuda engel mi oluşturuluyor? Daha üye olmadan ve fakat bu sürecin başlaması arefesinde, bu ülkede yaşayan insanların hayat tarzlarında köklü değişiklikleri öngörmek isteyen uygulamalar, bu ülkede yaşayan insanlara zorla dayatılmak istenirse ne olacak? Bu durumda, bu ülke insanının geleneği nereye konulacak, demokrasi nerede yerini alacak? Değindiğimiz gibi, bu ülkeyi yönetenlerin cevap vermesini bekleyen sorulardır bunlar. Ve de cevap alınması kolay olmaya sorulardır bunlar. Çünkü taraflardan biri nezdinde mesele teşkil etmeyen bir husus, diğer taraf için mesele olabilir. Demokrasi, son tahlilde İslam kültürünün değil, fakat Batı kültürünün bir ürünü olmak itibariyle ve AB’ye girme hususunda talep sahibi olan tarafın da Türkiye olduğu hesaba katılarak yaklaşılırsa, tavizkâr olanın talep sahibi olana râci olacağı da aşikârdır.

            Türkiye kendi siyasal rejimini dinden yalıtmış olduğunu ileri sürebilir, ama bu durum, bu ülkede yaşayan insanların Müslüman kimliğini değiştirmeye müncer olmaz. AB’nin halihazırdaki üyelerinin bu bakımdan bir problemle karşı karşıya bulunmadığı belli bir şey. Her ne kadar Avrupa ülkeleri de dini bir yönetim altında bulunmuyorlarsa da, orada yaşayan insanlar, Türkiye’de yaşayan insanlar gibi bir kültür değiştirme süreci yaşamadılar. Avrupalı insanın hıristiyanlıkla, yani kendi diniyle bir alıp veremeyeceği olmadı; onlar kiliseye karşı savaş verdiler, dine karşı değil. Bu itibarla halen uyguladıkları medeni kanunları ve diğer bir çok kanunları dinsel kaynaklardan ve geleneklerden beslenebilmekte ve bu durum laiklik düzleminde mütalaa edilmektedir. Oysa Türkiye için durum öyle değildir. Bir kültür değiştirme süreci geçirmiş ve geçirmekte olan Türkiye’de, Avrupa’nın dinsel kökenli kanunları seküler bir nitelik taşımaktadır ve fakat aynı kanun mahreç ülkede dini kaynaklı bulunmaktadır. Bu demektir ki, bu ülkenin insanları, Avrupa’nın geleneklerini ve kanunlarını benimsedikleri ölçüde ortada mesele bulunmayacaktır, fakat kendi geleneğini ve kültürel kaynaklarını söz konusu etmeye teşebbüs ettiği  her defasında bir meseleyle karşılaşması mukadder olacaktır. Bütün bunlar, üye olma sürecinin hitama ermesi halinde bu ülke insanlarının karşı karşıya gelebileceği meseleler cümlesinden sayılmalıdır.

            AB’ye girme teşebbüsü esnasında Müslümanların, Müslüman kimlikleriyle ortaya çıkması söz konusu olmamıştır. Mesele AB ile Türkiye Cumhuriyeti arasında teati edilmektedir. Ancak değindiğimiz gibi, bir ülkeyi onun insanından, o insanın kültürel kimliğinden arındırarak ele almak da akla gelmez. Bu bağlamda ele alındığında, İslam ve Müslümanlar, Avrupa kültüründe içselleştirilebildiği ölçüde karşılaşılabilecek meseleler  “ifna edilmiş” olacaktır. Bu durum da, pratikte, Müslümanların İslami taleplerinden vazgeçmeleriyle kaimdir.

            Ama olaya sırf İslam açısından bakıldığında, Müslümanlar nezdinde cevabı aranması gereken sorular ortaya çıkabilir. Şu kritik sorunun bu bağlamda bir cevabı aranmalıdır: Müslüman indinde mesele, demokratik bir ortamda Müslümanlara bir yaşama imkanı sağlamakta mı odaklaşıyor? Soruyu siyasal çerçevede şöyle sorabiliriz: Kim, kimin egemenliği altında yaşamaya hazır ve razıdır? Ancak Müslümanlar Müslüman kimlikleriyle ortada bulunmadığından bu sorular şimdilik göz ardı ediliyor. Dahası Müslümanlar, İslami taleplerinden feragat ve imtina etmeyi göze alıyorlar. Dolayısıyla ortada mesele kalmamış gibi görünüyor.

            Olaya Türkiye’nin bugünkü kesitinden ve pratik mülahazalar açısından bakmamız öngörülüyorsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin AB’ye kabulüyle, İslam’ın ve Müslümanların kabulü arasında fark gözetmek gerektiğini ileri sürebiliriz. Çünkü AB’ye kabul sadedinden birinden demokratikleşmesi istenirken, ötekinden İslami taleplerinden vazgeçmesi isteniyor. İslami talepte bulunarak AB’ye üye olmaya teşebbüs etmek kendi içinde çelişkili olur. Çünkü İslami talepte bulunmak, aynı zamanda İslam’ın hukuk düzeninin yürürlükte bulunmasını istemekle eşanlamlıdır. Bu ise, Avrupa ülkelerinin hıristiyanî kültürleriyle uzlaştırılamaz bir durum teşkil eder. Oysa Türkiye’den, AB’ye girmesi zımnında demokratikleşmesi talebi, Türkiye Cumhuriyeti’nin zaten gerçekleştirmek istediği bir hedef olarak önünde beklemektedir.

            Bütün bu mülahazalardan sonra ve belirtilen tespitlerden vazgeçmeden, olayın farklı bir yönüne değinmeden kalırsak mütalaamızı eksik bırakmış oluruz. Şimdiki durumda Türkiye Cumhuriyeti’nin AB’ye üyeliğe kabul edilmesi halinde bu ülkenin insanlarının her şeye rağmen gerek düşünce özgürlüğünü kullanma açısından, gerek siyasal hakların kullanılması açısından daha rahat bir ortamın meydana geleceğine ilişkin beklentileri bulunmaktadır. Söz konusu beklentiler onların gündelik yaşantılarında da rahatlık sağlanmasına kadar (kılık kıyafetlerinde, dinlerini öğrenmelerinde var bulunan kısıtlayıcı düzenlemelere) uzatılmaktadır. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan Paris mahreçli bir haberin taşıdığı anlam, insanların bu tür beklentilerini güçlendirici bir anlam taşıyor. Haberi, bu bakımdan alıntılamakta yarar var: “ Brigitte Bardot’ya Irkçılık Cezası / Dünya sinemasının yaşayan efsanesi, Fransız sinemasının seks sembolü Brigitte Bardot’ya ırkçılık yaptığı için 30000 Fransız frangı ( yaklaşık 2 milyar 700 milyon TL) ceza verildi. Paris’te görülen dava sonunda Bardot ayrıca 20000 Fransız frangı tazminat ödeyecek. Bardot’nun Müslümanların Kurban Bayramı’na yönelik yaptığı açıklamaların ırkçılık söylemleri içerdiği kanaatine varan hakim ünlü yıldızı mahkûm etti. Bardot, ayrıca yazdığı kitabında, “Benim ülkem Fransa, benim toprağım, istila altındadır, eli kolu bağlı olarak kaldığımız Müslümanlardır.” şeklindeki ifadelere yer verdi. Bardot, kitabında Müslümanlara olan kin ve nefretini dile getirdi.”[1]

            Bu haber bence bir simge değerini taşıyor. Bir yandan insanların kutsal değerlerine dil uzatıldığında onların cezasız bırakılmayacağı bildirisi varken; bir yandan da düşünce özgürlüğü bahanesiyle ırkçılık veya din düşmanlığı yapılmasına izin verilmeyeceği bildirilmiş oluyor.

            Böylece, Türkiye’nin şimdiki haliyle AB’ye kabul edilmesi durumunda her tarafı kesen bir kılıçlar ortamına düşülmüş olacağını ifade etmiş oluyoruz. Türkiye’de yaşayan insanların her biri kendine göre bir beklenti içindedir. Bu beklentilerin bazısı gerçekleşebileceği gibi, bazısı da hüsranla sonuçlanacaktır. Ancak her halükarda her kesim Batı kültürü ile bir hesaplaşmada bulunacaktır. Böylece şimdiye kadar sırf taklidî olarak benimsenmiş olan Batı kültürüne tahkikî ve tatbikî bir boyuttan bakmak mümkün kılınmış olacaktır. Müslümanların tarihlerinde gayrimüslimlerle bir arada sulh içinde hayat sürdürmeleri onlara yabancı olan bir olgu değildir. Ancak gayrimüslimlerle bir arada yaşama tecrübelerinde Müslümanlar kaideten  insiyatifi elinde bulunduran  taraf durumunda olmuştur. Ancak şimdi İslâmî taleplerinden vazgeçmiş olan Müslümanlar bakımından insiyatifi elinde bulundurup  bulundurmamak mesele teşkil etmiyor. Mesele, bir arada yaşama halinde insiyatifi elinde bulundurmak isteyen Müslümanlar bakımından ortaya çıkıyor, ancak onların da zaten Avrupa Birliği’ne üye olup olmamak gibi bir meselesi bulunmuyor.[2]




[1] Hürriyet: 16 Haziran 2000, s.40.

[2] Rasim Özdenören / Düşünsel Duruş s.259-266

h1

BATIYI SEVEN ZİYÂ PAŞA, BATICILARDAN ŞİKÂYETÇİ

Şubat 17, 2007

Yazar: Mehmet AKKUŞ 

Ziyâ Paşa, 1825’te İstanbul’da doğmuştur. Atina sefâreti, Kıbrıs mutasarrıflığı, İstanbul’da çeşitli görevler, Sûriye ve Konya vâliliklerinden bulunduktan sonra vâli  iken 1880’de Adana’da vefat etmiş ve buradaki Ulu Camii haziresine defn edilmiştir.

Önceleri 19. asrın meşhur simalarından Şinâsî, Nâmık Kemâl, Ali Süavî ve Âgâh Efendi’yle birlikte  hareket eden Ziya Paşa daha sonra bu ekipten ayrılmış, batıya yönelik ve batının algılanışına dair  eleştirilerde bulunmuştur. Onun Tercî-i Bend’inde yer alan aşağıdaki mısraları bunun en güzel ifadesidir. 

 

Sirkat çoğalıp lafz-ı sadâkat modalandı

Nâmûs tamâm oldu hamiyyet yeni çıktı

 

Hırsızlık çoğalıp, doğruluk sözü artık moda hâline geldik. Nâmus gibi değerler tamam oldu, bunları artık korumak gereği duyuldu.

 

Düşmanlara ahbâbını zemm oldu zarâfet

Dil-dârdan ağyâra şikâyet yeni çıktı

 

 

Dostların, birbirlerini düşmanlara şikâyet etmesi artık zerâfet kabul edilir oldu. Sevgilinin, sevdiğini, düşmanlara şikayet etmesi de yeni çıktı.

 

Sâdıkları tahkîr ile red kâide oldu

Hırsızlara ıkrâm u inâyet yeni çıktı

 

Doğru söyleyenlere, dürüst davrananlara hakâret edip onları reddetmek, buna karşılık hırsızlara ikrâmda bulunup onlara yardımcı olmak da yeni çıktı.

 

Hak söyleyen evvel dahi menfûr idi gerçi

Hâinlere ammâ ki riâyet yeni çıktı

 

Her ne kadar doğru söyleyen önceleri de nefret edilinse de, hâin olanlara tabi olup, onların peşinden gitmek yeni çıktı

 

İsnâd-ı taassub olunur merd-i gayûra

Dinsizlere tevcîh-i reviyyet yeni çıktı

 

Dini değerlere bağlı, gayri kişilere mutaassıp denilmektedir. Dinsizlerin görüşlere itibar etmek de yeni çıktı.

 

İslâm imiş devlete pâ-bend-i terakkî

Evvel yoğ idi işbu rivâyet yeni çıktı

 

Hattâ öyle rivâyetler çıktı ki, devletin ilerlemesine İslâm ayakbağı imiş. Bu görüşler de önceleri yoktu yeni çıktı.

 

Milliyeti nisyân ederek her işimizde

Efkâr-ı Frenk’e tebaiyyet yeni çıktı

 

Biz her işimizde, milleti, dini unutup,batılı fikirlere tâbi oluyoruz. Bu da yeni çıktı.

 

Eyvâh bu bâzîçede bizler yine yandık

Zîrâ ki ziyân ortada bilmem ne kazandık[1]

 

Ne yazık ki biz böyle yanlış fikirlerle oyalanırken zarar gördük.  Ziyanımız ortada, o halde biz bu şekilde davranarak ne kazandık bilmem.

 

Ziyâ Paşa, bir zamanlar taraftarı olduğu tanzimât hareketinin daha sonra batılılara ayrıcalıklarda aşırıya gidildiğini dikkate alarak Tercî-i Bend’indeki bu mısraları yazmıştır. O sâdece bu şiiriyle değil aynı zamanda Nâmık Kemâl’le birlikte  çıkardıkları Hürriyet Gazetesi’nde de buna benzer görüşler ileri sürmektedir: 5 Nisan 1869 tarihli sayısında şöyle demektedir:

 

Ahlâk-ı milliye fâsid oldu ve bugün devletimizin her şubesinde yeis ve üzüntüyle görülen fenalıkların tamamı işte bu kaynaktan doğdu. Ricâl-i devlet beyninde dinsizlik modası muteber olup, bu avâma, kadınlara, hattâ çocuklara kadar sirâyet etti. Hattâ namaz kılmak, oruç tutmak gibi İslâmî farzları yerine getirmek bunlar için ahmaklık,  fısk u fücûr işlemek de akıllılık sayıldı. Bir kere bu kâide düstûru’l-amel olunca sâir uygunsuzlukların hepsi birbirini doğurmakla şu yirmi otuz sene zarfında ahlâk-ı milliye o dereceye geldi ki babalarımız mezardan kalkıp bizi görseler, elbette kendi evlâdı olduğumuzu tanıyamazlar. …. Avrupa’yı taklitle ileri gitmek iddiâsında bulunduğumuz halde Avrupa’da görülen kanunlara riâyet, sanâyiin terakkisi, ticaretin genişlemesi ve hukûkun temini gibi  terakkinin sebeplerinden hiç birini taklit etmeyip, fakat tiyatro yapmak, baloya gitmek, zevcesini kıskanmamak, tahâretsiz gezmek gibi şeylere yöneldiğimizi, Osmanlılara mahsûs olan mürüvvet, hamiyyet, edeb, âcize merhamet, hukûka riâyet, misâfire hürmet, diyânet, emânet, şecâat gibi güzel şeyler günden güne içimizden çekilip, cehâlet, zillet, denâet, irtikâp, hıyânet gibi zemmedilmesi gereken neşv ü nemâ bulmasını hayretle görüp bizi bildikleri akvâmdan hiç birine benzetmezler. … Biz ahlâkımızı bu şekilde bozup gidersek ileride başka bir dış tehlikeye hâcet kalmaksızın milletimizin, mumun kendi kendine yanıp tükenişi gibi söneceği hiçbir akl-ı selîm için yanlış bir benzetme değildir.”[2]

 

Ziyâ Paşa, Terkîb-i Bend’inde de şu satırlarla eksilen değerlerimizden şikâyet etmektedir.

 

Millet-i İslâm’da eski gayret kalmamış

Eski iffet eski nâmûs eski himmet kalmamış

 

Ne yazık ki, müslümanlar arasında eski gayret, iffet, nâmus ve eski çabalardan eser kalmamıştır.

Cehle düşmüş halk fikr-i istikâmet kalmamış

Za’f gelmiş dîne âsâr-ı metânet kalmamış

 

Halk cehâlete düşerek, doğruluk ve dürüstlük fikrinden eser kalmamış; dinî duygularda zayıflık meydana gelmiş, millette kötülüklere karşı eski dayanıklılık azalmıştır.

 

Kimsede evvelki ikdâm ü sadâkat kalmamış

Hâsılı ahlak bitmiş mülk ü millet kalmamış[3]

 

Böylece kimsede eskisi gibi sadâkat kalmamış, neticede ahlâk zayıflamış, vatan da millet de elden gitmiştir.




[1] Ziyâ Paşa Tercî-i Bend, Terkîb-i Bend, (Hazırlayan: Hüseyin Yorulmaz),  Çıdam Yayınları, İst.1992, s.119-122

[2] A.g.e. s.20-21.

[3] A.g.e., s.151-152

h1

AB: YENİ AÇILIM YADA BİR BİLİNÇ KARARTMA SÜRECİ?

Şubat 17, 2007

Yazar: Emre YÜKSEK

Bazı konuların anlatılması o konuların karmaşıklığından değil çoğu zaman ortaya çıktıkları zeminin müsait olmayışından kaynaklanır. Bugün içinde bulunduğumuz zaman ve mekan bağlamında “Avrupa Birliği” konusunda sarfedeceğimiz her cümlenin böyle bir zorluğu içinde barındırabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. “ Rahatlığımız” sadece meselenin zorluğunu ifade etmekten öteye gitmiyor. En başta belli bir yöntem sorunundan bahsetmek bu yazının maksadının doğru anlaşılması için gerekli olacaktır. Okuyucuya belli bir mevziyi tutmaya zorlayan “evet-hayır” ikileminde boğmaya çalışıp özden uzaklaştıran veya malumu ilan kabilinden kelimelerin bile aynı düzlemde tekrarlanmaktan yorulduğu bir yazı ortaya koymak değil amacımız. Sadece en makule giden yolda bir zihin berraklığı sağlayabilmektir. Zihni olgunluğa ulaşmış her insan tekinin bağımsız karar yetisini elinden alan her yazı ve yorumdan kaçınmak çabasını sürdürmemiz kanatindeyim.

Avrupa Birliği (AB) hakkında söyleyeceğimiz her söz en başta şu iki tehlikeyi içinde barındırır. İlki bu konuda sarfedilen hadsiz görüş kalabalığına lüzumsuz bir ekleme yaparak meselenin daha da giriftleşmesine katkıda bulunmaktır. Bu hem anlama çabasını sekteye uğratacak hem de belki ortaya koyacağımız olumlu bir girişimin anlaşılmadan uğultuya karışmasına neden olacaktır. İkinci tehlike söze başlayanı daha baştan mahkum edici “bu konuda görüş belirtmeye yetkin olmadığına salık veren” bir tutumla karşılaşmadır. Tabii ki herkes uzmanlığı ölçüsünde bir şeyler anlatmalı ama meselenin çok boyutluluğunu görmezden gelerek belli kanaat gruplarının tekeline almak kadar çarpık bir tutumdan sözedilemez. Yani AB grup çıkarlarını temin etmek isteyenlerin ve zaten onyıllardır zihni manipülasyon faaliyeti yürütenlerin eline bırakılamayacak kadar ciddidir.

AB kavramının çağrışımları elbette her zihinde farklı farklı olacaktır. Ancak mesele hangi düzlemden başalanarak ele alınırsa alınsın değerlendirmemiz kişisel prensiplerimize daha doğrusu hayattaki duruşumuza ters düşmemelidir.Bu bir kopukluk olarak algılanmamalı bilakis bir müslüman olarak bütüne varan yol buradan geçmektedir. Bu cümleleri şunun için zikrettim. AB bir uluslararası ilişkiler meselesi olarak karşımızda durmaktadır. Bu boyutuyla ele aldığımızda hakim paradigma bizi yanlış bir mecraya sürüklemeye çok müsaittir. Sadece “ulusların varlığından ibaret” bir algılama ve yine “ulusların dostlarından değil de çıkarlarının varlığından” bahseden kısaca “güç” ve “çıkarı” anahtar kavramlar olarak alan bir disiplinden sözetmekteyiz. Bu yönüyle dinamiklerini Batının koyduğu bir zeminde müslüman hassasiyetiyle yol almak zor gibi görünüyor. Yani önce durduğumuz yeri tespit etmek önemlidir.her ne kadar bir tabiyet bağımız bulunsada sorumluluklarımız ekseninde bizler nefsinden sorumlu fertleriz. Yani “ulusun yüksek menfaatlerini” gözetmekle değil bir müslüman olarak sorumluluklarımızı yerine getirmekle mükellefiz. Bu noktayı gözden kaçırmadan öze yönelik değerlendirmelerimize geçebiliriz.

AB ile Türkiye (TR) derin bir münasebete sahip iki aktör olduğunu ortaya koymalıyız. Nitekim TR’nin kurucu andlaşmasının tarafları tümüyle Avrupalıdır.Bu açıdan sanıldığının aksine TR hak ve mükellefiyetler bakımından bugünkü sistemin hegemonu sayılan ABD’den daha çok AB ile ilişkilendirilmelidir. Modernizmin başlangıcından bu yana coğrafi yakınlığı ve siyasette tuttuğu yer ile ilişkileri -tabii ki etkilenmesi- en yoğun yegane müslüman ülke olduğunu da bilmemiz bizim için önemli bir veri olacaktır.

Avrupa ülkeleri birim olarak TR ile münasebet içindeydiler ancak birlik niteliğiyle münasebetlerini ele almak farklı bir boyuttur. Yeri gelmişken AB’nin kurucu dinamiklerini zikretmeden geçemeyelim. Kadim Roma ve Hristiyanlık temellenen bir düşünce olan “Tek Avrupa” özlemi vücut bulduğu dönem açısından ilginçtir. İki dünya savaşına sebebiyet veren sistem içi kaynak paylaşımın önüne geçmek amacıyla Fransa ve Almanya’nın Hristiyan Demokrat liderleri öncülüğünde kurulmuştur. Burada iki unsur bizim için anahtar niteliktedir. İlki ekonomik daha açık ifade etmek gerekirse maddeci nitelikleri öne çıkan bir yapıdır. Her ne kadar moral değerleri barındırsa da tüm İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası organizasyonlar gibi dünya sisteminin tamamlayıcı bir parçası olmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir. İkinci husus birliğin savaşın çıkmasını önlemeye yönelik oluşu yani negatif bir karaktere sahip olmasıdr. Negatif karakterli yapısı sadece bu amaçla sınırlanmasını ve olumlu yönde dönüştürme gücünü elinden almaktadır. Bu durum “insan hakları”, “kişisel özgürlükler”, “refah devleti” gibi olumlu çağrışım yapan kavramlara kaynaklık etse de bunların sadece sistemin devamını sağlamada birer araç olması gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.Kısacası alternatif üretme , yeni seçenekler koyma potansiyeli kıt bugünde literatürde de sıkça geçen bir “yaşlı kıta” ile muhatabız.

Karşımızdaki aktöre kısaca değindikten sonra uzun tarihi mülahazalara girmeksizin içinde bulunduğumuz zaman diliminde biz müslümanlar olarak yerimizi tesbite çalışalım. Elbette müslüman bilinç sahipleri olarak bu durum Avrupa ile ilk karşılaşmamız değil. Endülüs geleneğininden bu yana etkileşimler mevcuttu; ancak modernizm ile birlikte bu ilişkilerin yönünde bir değişiklik meydana gelmiştir. Müslümanlar olarak bugüne gelindiğinde hala daha modernizm sürecinin getirdiği problemleri tasnif etmede zorluklar yaşamaktayız.Kendimize ait bir duruş sahibi olmadıkça da bunları pek aşmayacağımız aşikar. Biraz daha açık olmak gerekirse şu hususları paylaşmak yerinde olacaktır.

AB ye karşı bakış açımızda türkiye deki müslümanlar olarak iyi bir tavır ortaya konulamadı. 28 Şubat Süreci ile birlikte (Ki bu süreçte “müslüman kitlenin AB yönünde manipülasyonu” ihtimalini gözden uzak tutmamak gerekir.) karşılaştığımız problemleri gidermek için kullandığımız söylem ve zeminde ciddi bir kayma oldu. Her sistemin tehdit algılaması ile birlikte ortaya konulan tavrı kanaat önderleri başta olmak üzere müslüman kitlede adeta AB ve AİHM organlarından bir “himaye” beklentisine sürükledi.Buradan şu sonuca varmamız gerekiyor ki sağlam bir yerde durabilmek tepkisellik aracılığıyla olmamalı. Başörtüsü başta olmak üzere hak ihlallerinde Avrupa’nın onaylayıcı tutumu üzerine müslümanların yeniden bir tavır değişikliğine gittiği yönündeki bir yargıdan kurtulmamız gerekiyor.

Bu hakların savunulmasında kullanılan söylemler ile yasaklamaya dayanak olan söylemlerin aynı kaynaktan gelip gelmediğinin sorgulanması hayati öneme sahiptir. Yoksa AİHM’nin ilgili kararlarında olduğu gibi esas konusunda farklı düşünmeyen ancak usulen ayrışan iki tavır arasındaki gel-gitler müslümanlar olarak kafa karışıkklığımızı artırmaktan öteye gitmeyecektir. AB süreciyle birlikte gelebilecek değişikliklerin “demokratik” niteliğinden fayda beklemek muhataplarımızın bizden beklediği sisteme dahil olma projesini kabul etme anlamını taşıyacaktır. Bugün insan hakları kavramını öne çıkaran AB’nin kolaylıkla “kültür mozağinde bir parça” olarak bünyesinde tutmak istediği bir İslamı hayat vaad eden potansiyelini/alternatif oluşturma gücünü gördüğünde bugüne kadar her modern sistemin verdiği kuşatma tepkisini vereceğini bilmemiz elzemdir. “Bu sürecin nimetlerinden biz de yararlanalım”(!) tarzındaki menfaatçi yaklaşımların müslüman hassasiyetiyle uyuşmayacağını hayra giden yolun meşruiyetten geldiğinin farkında olan her akıl sahibi idrak edecektir. Böyle bir anlayış müesses uluslararası düzenin günahlarına müslümanları ortak etme anlamına gelecektir.

Sonuç olarak başta belirttiğimiz ufuk daraltıcı sığ mülahazalardan kendimizi koruyabilmek belki bizler için en önemli kazanım olacaktır. Gündemimizi daha doğrusu önceliklerimizi belirleyebildiğimiz kadarıyla meselelermizde söz sahibi olabiliriz. Hayat algısı “yeryüzü cenneti” ve “insanın tanrılığı” idealine dayanan görüşleri tefrik etmek ve müslüman olarak tavrımızı belirtmemiz gerekir. Bu açıdan girmek veya girmemek bizim için “olmak veya olmamak” problemi değildir. Problem bize dayatılan bu argümanı her zaman için sindirilmeye müsait bir düzlemde cevaplamaya hazır olan yaklaşm sahipleridir. “Hayır” diemek yerine soruyau cevapsız bırakmak belki en iyi ceap olacaktır.

Amenna ve saddekna:

“Gevşeklik göstermeyin,üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız üstün gelecek olan sizlersiniz.”(Al-i İmran 139)

h1

AVRUPA BİRLİĞİ KARŞISINDA İSLAMΠDURUŞ

Şubat 17, 2007

Yazar: Özcan TEKGÜL

İnsanlar hayatlarını başlangıçta referans aldıkları ölçütlere göre oluşturur. Etkileşim içerisinde yaşayan insan zamanla fikirlerini geliştirerek, farklı bulgularla, farklı bakış açıları oluşturabilir. Ama insanın fikirleri ne kadar gelişir ve olgunlaşırsa olgunlaşsın, aldığı referans sağlamsa fikirlerinde %100 lük bir değişim ve dönüşüm gözlenemez.

Avrupa Birliği karşısında İslamî bir söylemden, ya da bir netlikten söz etmek günümüz için hayli zordur. İslamî bir söylem söz konusu olmayınca da İslamî duruştan bahsetmek daha da zordur. Dün Batı karşıtı olan insanlar, bugün Batı ve Avrupa Birliği hususunda öncülük yapıyorlar. İlim adamları konuya bakış açılarının temellerinin farklılığından, AB’yi farklı bakış açılarıyla değerlendiriyorlar. Avrupa Birliğine girme telaşında olanların ise dayandıkları temeller genelde ekonomik. Avrupa kapısında herkesin kendilerini işe almayı bekledikleri gibi bir kanaatleri var. Olayın bir de haklarla ilgili cephesi var ki bu daha da vahim. Avrupa Birliğine girersek sahip olduğumuz hakların artacağı gibi kanaatleri var. Yani bir bakıma Avrupa Birliğine vaat edilmiş topraklar mantığıyla bakılıyor.

Maalesef İslam âleminin istenilen ve özlenen bir birlikteliğe sahip olamaması meselenin odak noktasını oluşturmakta. Birer tesbih tanesi gibi darmadağın duran halkı Müslüman olan devletler, sömürgeci devletlerin ağızlarını sulandırmakta ve bu devletler, her geçen gün oynadıkları çeşitli oyunlarla onları kendilerine daha bir bağımlı hale getirmektedirler. İnsanlar bir yandan yoğun bir çalışma temposunun içine itilirken, diğer yandan da lüx otomobillerde, tatil köylerinde boş ve atıl bir hayatın içerisine itilmektedirler. Aslında kapitalist sistemin vazgeçilmezi olan bu mantık, insanların çalışırken de dinlenirken de düşünmemelerini temin ediyor. Bu, Türkiye ve İslam âlemi üzerinde oynanan oyunları daha da kolay kılıyor.

İnsanların tartmadan, düşünmeden içine girmeyi planladıkları Avrupa Birliğini değerlendirmek Türkiye’de eli kalem tutan bütün aydınların temel vazifesidir. Bir şey yapılacaksa bu şahsiyetimizi zedelememelidir.

Avrupa Birliğinin 3 yönünün tek tek ele alınması lazımdır: Siyasî, iktisadî, dinî.

Avrupa Birliği siyaseten bir araya gelmiş ama pek de ortak siyasetleri olmayan bir menfaat birliğidir. Son Irak savaşı bunu açıkça göstermiştir. Birlik, kuruluş hedeflerini gerçekleştirememiş, ABD karşısında ciddi bir tutum takınamamıştır. Tersine Birlik üyelerinin önde gelen üyelerinden İngiltere ve Fransa, kendi menfaatleri doğrultusunda hareket kararları almışlar ve bu kararları alırken halklarına ve onlardan gelen tepkilere de kulak asmamışlardır. Özgürlük abidesi bu ülkelerin hala dünyanın öbür ucunda sömürgeleri bulunmakta ve bunların kaynaklarını sömürmekte bir beis görmemektedirler. Görülen ve anlaşılan odur ki bu birlik kendi içerisinde hoşgörünün sınırlarını zorlamakta ama kendi dışında bulunan üçüncü dünya ülkelerini, kendi hegomanyaları altına alabilmektedirler. Avrupa Birliği sevdasında koşan kimseler bunları bilmiyor değiller, ama dünyada son zamanlarda oluşan küresel körlük, onların da gözüne çaresizlik gözlüğü takmalarına sebep olmaktadır.

Avrupa Birliği, iktisadî açıdan kendisini geliştirmiş, halkını belirli bir refah seviyesine ulaştırmış ülkelerden oluşmakta, bizlerin ağzını sulandıran, onların canını sıkan önemli unsurlardan birisi de bu. Ama burada da ihmal edilen Avrupa’nın zenginliğinin kaynağı. Batı ülkeleri servetlerini kan ve sömürü üzerine inşa etmişlerdir. Ortadoğu petrolleri ve zengin yer altı kaynakları hep batıya akmakta, onların refah damarını beslemektedir. Güney Afrika’yı Batılı iki ailenin sömürüp bugünkü haline getirdiği unutulmamalıdır. Orta doğu haritasını masa üzerinde çizen batılı devletler değil midir? Üçüncü dünya ülkelerine nasıl yaşayacaklarını dayatan aynı ülkeler değil midir? Kendilerini ileri diğer ülkeleri geri gören ve dünyaya bir kibir abidesi olarak bakanlar aynı ülkeler değiller mi? Daha önce Türkiye’de defalarca Ortak Pazar tartışmaları yapıldı, alelacele anlaşmalar imzalandı. Ne oldu peki? Türkiye Pazar, Batı ortak. Yapılan girişimlerin aceleciliği bizlere ve nesillerimize çok şey kaybettirmektedir. Bu sebeple kırk düşünüp bir adım atılması zaruridir.

Üçüncü değerlendirmemiz gereken şey Batının dinî motifidir. Batı farklı dinî unsurları bünyesinde barındırmasına rağmen genel yapılanması ve dış dünyada görünen hüviyeti Hıristiyanlıktır. Olaya Kur’an açısından baktığınızda şunlar karşınıza çıkmaktadır[1]:

“Siz onların dinine tabi olmadıkça ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar senden asla razı olmazlar. Deki ‘doğru yol ancak Allahın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.[2]

Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanlara ‘Yahudi ve Hıristiyan  olun ki doğru yolu bulasınız’ dediler. De ki: ‘Bilakis biz, hanif olarak yaşamış İbrahim’in dinine uyarız.’”[3]

“Ey İman Edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanla onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.”[4]

Kur’an gerek Yahudileri gerekse Hıristiyanları onların daha önceden bildikleri ortak bir kelimeye davet etmektedir. İnsanların kurtuluşu İslam’la mümkündür. Geçici dünya geçimlikleri için insanların huzur ve mutluluğu bulmaları engellenemez. Bugün Müslümanlar dinlerinin insanları huzura ulaştıracağını unutmuş gözüküyor, huzuru ve mutluluğu bambaşka şeylerde arıyorlar. Diyalog, dünya geleceği, 3 hak din gibi umut vadeden ama insanların ahiretini hesaba katmayan düşüncelerle insanlara sözde mutluluklar sunuluyor. Bu aynı zamanda kendi pozisyonlarını düşünmesi gereken insanlar için de bir tuzaktır. Bu yaklaşımla Avrupa, yanlış bir dinin üzerinde, yanlış bir rotayla gittiğinin asla farkına varamayacaktır. Çünkü Müslümanlar kendilerine yürüdükleri yolun doğru ve birlikte yürünebilecek bir yol olduğunu ima etmektedirler.

Küresel körlük burada da kendisini göstermekte bir yandan globalleşen dünyada dinlerin bir misyonunun kalmadığı üzerinde konuşulmakta bir yandan da televizyonlarda her gün misyoner faaliyetlerden ve bunların zararlarından söz edilmektedir. Bunları yapan kimdir? Avrupa değil midir? Bir yandan bize dini hüviyetinizden soyunun derken, bir yandan kendisi dinini yayma girişiminde bulunmaktadır. Afrika’nın tüm topraklarını alıp yerine kitaplarını bırakan zihniyet, şu anda Türkiye üzerinde de son derece hızla çalışmaktadırlar. Her bir mahallede 50 civarında misyoner evlerin, kiliselerin varlığı, bugün gizlenemez bir şekilde televizyonlara konu olmaktadır.

Dini, bir misyon olarak seçen ve din konusunda etkili ve yetkili olan şahsiyetlerimiz, karşılarındaki bu vahim manzara üzerinde yoğunlaşmak yerine kendi dinlerinin zayıf ve zaaf noktalarıyla uğraşmayı bir vazife haline getirmişlerdir. “Dinime söven bari Müslüman olsa” diye bir söz vardı. Bu söz dua kabilinden kabul edildi galiba ki artık dinime Müslümanlar sövüyor.

Hep beraber onurumuzu korumak, izzet ve vakarımıza yeniden kavuşmak zorundayız. Avrupa Birliğini ne maddi, ne de manevi bir zorunluluk olarak görmemiz gerekmemektedir. Dünya devletleriyle kuracağımız tüm ilişkileri, ayaklarımızı yere sağlam basarak kurmalıyız. Kendi benliğini oluşturamamış, oluşmuş benliği ise yıkma girişiminde olan toplumlar diğer toplumlarla sağlıklı bir ilişki kuramazlar. Üzerimizde oynanan oyunların farkına biran evvel varmalı ve aklımızı başımıza almalıyız. Bütün dünyanın yöneldiği İslam Dini’nin kadir ve kıymetini bilmeliyiz. Bütün dünya gözlerini dikmiş olarak bizden bir misyon beklerken biz acziyet gösteren davranışlardan biran evvel kurtulmalıyız. Bu konuda samimiyet birinci ölçüdür ve Allah vaad etmektedir ki: “Bizim yolumuzda gayret gösterenleri, biz yollarımıza iletiriz. Allah ihsan sahipleriyle beraberdir.”


[1] Buraya kaydettiğimiz ayetler sadece birer numunedir. Konuyu dağıtmamak için birkaçı ile yetinilmiştir.

[2] Bakara: 120

[3] Bakara: 135

[4] Maide: 51

h1

Velayet Hukuku Açısından AB Meselesinin Tahlili

Şubat 17, 2007

Yazar: Hüsnü AKTAŞ

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği meselesi; sadece siyasi partilerin değil, bazı Sivil Toplum Örgütleri’nin ve AB Lobisi’nin etkisinde kalan vatandaşların da en önemli meselesi haline gelmiştir. Çağdaş uygarlık sloganını dillerinden düşürmeyen çevrelerin; Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği karşısında takındıkları tavır, inişli-çıkışlı bir seyir takip etmektedir. Bunun sebebi, Türkiye’nin mayınlı bir arazide yol almasından kaynaklanmaktadır. Batılılaşma sevdasına tutulan aydınların “Acaba Avrupa Birliği’ne üye olabilecek miyiz? Eğer AB bizi üyeliğe kabul etmezse, Türkiye’nin istikbali ne olur?” gibi soruları birbirlerine sordukları ve paniğe kapıldıkları görülmektedir. 28 Şubat süreci devam ederken korkuya kapılan ve “Biz değiştik. Artık İslamcı değiliz” diyen bazı yazarlar da, “Derhal AB’ye girelim, haklarımıza kavuşalım” gibi, akl-ı selimle izahı mümkün olmayan yorumları ön plâna çıkarmışlardır. Bu fuzuli yorumlar, modernizme dayanan hayallerin ifadesidir. Geçtiğimiz yüzyılda Halife II. Abdülhamid’in zulmünden (!) kaçtıklarını ifade eden Osmanlı aydınları da (Jön Türkler) Paris’e ve Londra’ya böyle bakıyorlardı. Şunu açıkça ifade etmekte fayda vardır: Bu yaklaşımlar, AB meselesine bir rejim, anayasa, insan hakları ve hürriyet meselesi olarak bakan ve burunlarının ucunu göremeyen çevrelerin yaklaşımıdır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği projesi, hemen gerçekleşebilecek bir hadise değildir. En iyimser tahminlere göre, müzakere süreci en az on veya onbeş yıl sürecektir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği meselesini tahlil ederken, üç önemli proplemi dikkate almakta fayda vardır.

Birincisi: Kıbrıs ve Yunanistan ile Türkiye arasındaki ihtilaflı meselelerin çözümüdür. Kıbrıs’ta belki, şöyle veya böyle bir çözüme ulaşılabilir. Ancak Yunanistan’ın “Ege Kıta Sahanlığı” konusundaki tezlerini kabul etmek ve Ortadoks-Fener Patrikanesi’nin arzularına uygun düzünlemelerde bulunmak, sanıldığı kadar kolay değildir. Türkiye’nin, AB üyeliği için müzakere takvimi almasının fazla bir önemi yoktur. Zira on-onbeş yıl süreceği belirtilen müzakere döneminde; taraflardan birisinin (muhtemelen AB’nin) diğerinin kabul edemeyeceği şartları ileri sürmesi, bazılarının ısrarla üzerinde durdukları “Medeniyetler Buluşması Projesini”(!) ortadan kaldırabilir.

İkincisi: Türkiye’nin Kafkaslar, Orta Asya ve Ortadoğu politikalarının; sadece AB’nin tercihleriyle sınırlı kalması, Hazar Bölgesi ve Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını kontrol altına almaya çalışan ABD’nin kabul edebileceği bir durum değildir. ABD’nin temel hedeflerini tesbit eden İlluminati çetesi; Türkiye’nin, Ortadoğu’da ve Kafkaslarda söz sahibi olan bir ülke haline gelmesini önlemek için elinden gelen gayreti sarfedecektir. Bazı dış politika uzmanları “Türkiye’nin hem AB’de içerisinde yer alabileceğini, hem kafkasya’da ve Ortadoğu’da kurulacak yeni ittifakların içinde önemli bir rol üstlenebileceğini” savunmaktadırlar. Bu doğru değildir. Gümrük Birliği mevzuatıyla kendisini bağlayan Türkiye; Kafkaslar, Orta Asya ve Ortadoğu ülkeleriyle olan siyasi ve iktisadi politikalarını; AB normlarıyla sınırlı tutmak mecburiyetindedir.

Üçüncüsü: Avrupa Birliği üyesi olan ülkeler için, Türkiye’nin müslüman kimliği ve nüfusu önemli bir problemdir. Vatikan Devleti’nin inanç işleri’nden sorumlu Bakanı Kardinal Ratzinger’in, “Türkiye, tarihte daima farklı bir medeniyetin temsilcisi olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu, geçmişte Viyana kapılarına dayanmış ve Balkanlar’da savaşmıştır. İki kıtayı özdeşleştirmek, telâfisi mümkün olmayan bir hatadır. Türkiye, kendi geleceğini, Avrupa Birliği’nde değil, Müslüman ülkelerden kurulu bir siyasi birlik içinde araması gerekir” şeklindeki tesbiti, AB Parlamantosu’nda görev yapan Hıristiyan Demokrat Parti mensupları için bağlayıcı bir keyfiyete haizdir. Vatikan’ın önde gelen yöneticileri arasında “Mutlak hakikatin yalnızca Hıristiyanlık tarafından temsil edildiğini, bunun dışında kalan din ve mezheplerin kafirlikten başka bir şey olmadığını savunanların” sayısı, son yıllarda bir hayli artmıştır. Bunlar arasında Alman asıllı Kardinal Ratzinger ile Fransız asıllı Kardinal Pouppard’m ön plâna çıktığını söylemek mümkündür. Görünen odur ki, Vatikan’ın maddi ve manevi desteğine dayanan “Hristiyan Demokrat Partiler”, Türkiye’nin AB üyeliğine engel olmaya gayret edeceklerdir. Bu tesbitten sonra, müslümanlarm/ gayr-i müslimlerle antlaşma ve ittifak yapmaları mümkün müdür? sualine cevap vermeye gayret edelim.

Müslümanların gayr-i müslimlerle, kendi maslahatlarına uygun olan her konuda anlaşma yapmaları veya yardımlaşmaları mümkündür. Bütün muteber fıkıh kitaplarında; gayr-i müslim olan zimmilerin hakları üzerinde durulmuş ve barış içinde yaşamayı kabul ettikleri müddetçe ; onların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerinin muhafaza edilmesinin zaruri olduğu beyan edilmiştir. Hanefi fukahası; bir müslüman ile gayr-i müslim olan zimmet ehli. arasında ticari ortaklığın (Şirket-i İnan) caiz olduğunda ittifak etmiştir. (1) Maliki ve Hanbeli fukahası; ilgili ortaklığın konusu mubah olduğu müddetçe, müslüman ile kafirin ortaklık yapabileceklerini beyan etmişlerdir. (2) Ancak velayet hukukunu tahrip eden herhangi bir siyasi antlaşma caiz değildir. Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için önce “Velayet” kelimasi ve kavramı üzerinde kısaca duralım. Arapça olan velâ kelimesi ” Sevgi, dostluk, iki şey arasında kendilerinden olmayanın bulunmaması ve yardımlaşma” gibi manâlara gelir. İbn-i Abidin: “Velayet; başkası üzerine ister istemez sözünü geçirmektir. Bu söz, velayetin fıkhi tarifidir. Bahır’da da böyle denilmiştir. Yoksa lügat itibariyle manası sevgi ve yardımdır. “(3) diyerek, lügat ve ıstılah manalarını izah etmiştir. Berâe kelimesi “ilgi ve alâkanın kesilmesi, münasebeüerin durdurulması, bağın sona ermesi” gibi, velayetin tam zıddı bir keyfiyete haizdir. Mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların, gayr-i müslimleri veli edinmeleri haram kılınmıştır. Bu hakikat muhkem nassla sabittir: “Ey iman edenler! Yahudileri de, Nasranileri de kendinize veli edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin velileridir. İçinizden kim onları veli edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah, zalimler güruhuna muvaffakiyet vermez”El Maide Sûresi: 51 ) hükmü beyan buyurulmuştur. Ayet-i kerime’de zikredilen velayet; beşeri münasebetlerle, ticari ve siyasi anlaşmalarla ilgili değildir. Yahudilerin ve Hıristiyanların egemenliklerine, yani siyasi iktidarlarına boyun eğmenin vehâmeti haber verilmiştir.

Allahü Teâlâ (cc) dünya hayatının tabii bir gereği olan bazı anlaşmaları ve yardımlaşmaları mubah kılmamıştır. Bu hakikat muhkem nassla sabittir: “Sizinle din hususunda muharebe etmemiş, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış olanlara iyilik ve adaletle muamele etmenizden (Allah) sizi menetmez. Çünkü Allah adaletle muamele edenleri sever. Allah sizi, ancak sizinle din hususunda muharebe etmiş, sizin yurtlarınızdan çıkarılmasına arka çıkmış olanlara dostluk etmenizden meneder. Kim onları dost edinizse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir” (Mümtehine Sûresi: 8-9) Davet-i Ümmet vasfına haiz olan gayr-i müslimlerle olan münasebetin adalet, iyilik ve ihsan esasına dayanması şarttır. Onların hidayetlerine vesile olabilmek için, elden gelen gayretin sarfedilmesi zaruridir. İmam Muhammed Cerir Et Taberi, bu ayetin tefsirinde haram kılmann velânm (yardımlaşma-dayanışma) müslümanlara karşı gayri müslimlerle işbirliği yapmakla sınırlı olduğunu, yani müslümanlarm maslahatlarına aykırı bir şekilde gayri müslimleri desteklemenin haram kılındığını ifade etmiştir. Kendimize sormamız gereken soru şudur: Resûl-i Ekrem (sav) dünya hayatını putlaştıran ve nevalarının peşinde koşan gayr-i müslim kavimlerle antiaşma yapmış mıdır? Müslümanların maslahatı dikate alan ve gayr-i müslimlerle barış anlaşması imzalayan mü’minlerin emiri, günah işlemiş olur mu? Eğer barış müslümanlar için hayırlı ise, mü’minlerin emiri gayr-i müslimlerle sulh antlaşması yapabilir. Ancak müslümanlar için hayırlı değilse, sulh antlaşması yapmak caiz değildir. Çünkü sulh antlaşması, sureten ve manen cihadı terketmek anlamına gelir. (4) İmam-ı Merginani “Mü’minlerin emirinin harbilerle; müslümanlarm maslahatına uygun olduğu zaman, barış yapmasında bir beis yoktur. Çünkü Allahü Teâla (cc) şöyle buyurmuştur:” Eğer onlar (kafirler) barışa meylederlerse, sen de ona (sulhe) yanaş ve Allah’a Tevekkül et!..” ( El Enfal Sûresi: 61) Resûl-i Ekrem (sav) Mekke müşrikleriyle Hudeybiye’de sulh antlaşması imzalamıştır. Zira sulh yapmak, müslümanlar için hayırlı olduğu zaman, bu manevi bir zaferdir” (5) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Peygamberimiz Efendimizin (sav) risalet görevine başlamadan önce zulmü önlemek niyetiyle bazı antlaşmalar yaptığı gibi, risâletle görevlendirildikten sonra da birçok anlaşma yapmıştır. Şimdi bunları kısaca hatırlayalım.

Hılfu’l Fudul Antlaşması; Bu antlaşmasının yapılma sebebi; zamanın Mekke eşrafından el-As b. Vail’in Mekkeye ticaret için gelen bir şahsın alacağını vermemesi ve ona zulmetmesidir. Adam yardım isteyince Zuhre, Haşim , Teym ve Murra oğulları, İbnu Ced’an’m evinde biraraya gelmişler ve zalimlere karşı mazlumların yanında yer almaya, zulmü engellemek için güçbirliği yapmaya karar vermişlerdir. Kureyşliler onların yaptıkları anlaşmaya “faziletlilerin anlaşması” manasına gelen ” hulfu’l fudul” adını vermişlerdir. Bu antlaşmayı duyan El As b. Vail korkuya kapılmış ve o şahsın alacağını ödemek zorunda kalmıştır. Hz. Peygamber (sav): “Abdullah b. Ced’an’m evinde yapılan bir anlaşmaya bizzat iştirak etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Benim için dünyanın en kıymetli eşyalarına sahip olmaktan daha değerli bir antlaşmaydı. İslâm döneminde de davet olunsaydım yine bu antlaşmaya icabet ederdim.”

Hz. Peygamber (sav) hicretten sonra müslümanlar ile Medinede yaşayan diğer insanlar arasında bir anlaşma metni hazırlamıştır. Bazı tarihçiler, Müslümanalarm birbirleriyle ve gayr-i müslimlerle olan ilişkilerini düzenleyen bu anlaşmaya “Medine Vesikası” adı vermişlerdir. Bu antlaşmaya taraf olanlar; kendilerine karşı ilan edilecek bir savaşta, birbirleriyle yardımlaşma esaslarını kararlaştırmışlardır. Buna göre Kureyş veya Kureyş kabilesiyle dayanışma içinde olan müşriklerle saldırmazlık ve dosluk antlaşması imzalanmayacak, onların Medine’ye saldırmaları halinde beraberce meşru müdafaa savaşı yapılacaktır. Anlaşmaya taraf olanlar, hiçbir zaman zalimleri desteklemeyecekleri de taahhüt etmişlerdir. Günümüzde tartışılan çok hukuklu toplum teorisi, temelde “Medine Vesikası’na” dayanan bir teoridir.

İslâm dini, bütün insanlara barış içinde yaşamalarına tavsiye eden bir dindir. Allahü Teâla’nm (cc) değişmez kanunlarını ifade eden sünnetûllah; inançlar, şeriatler, renkler ve dillerdeki farklılığı, dünya hayatının ayrılmaz bir parçası kılındığını haber vermektedir. İnsanların inanç ve şeriatlerdeki farklılıklarına şu ayetle işaret etmiştir. “…Her birinize bir şeriat ve minhac tayin ettik!.. Allah sizleri verdiklerinde imtihan için böyle yaptı. Yoksa dileseydi sizleri tek bir ümmet yapardı. İyilik hususunda birbirinizle yarışın. Allah’a döneceksiniz ve o (hesap gününde) ihtilaf edegeldiklerinizin doğrusunu size bildirecektir” (El Maide Sûresi: 4 8) Allahû Teâla (cc) kitabında; hidayetin ve dalâletin mahiyetini beyan etmiş, bunlardan birisini tercih etmeyi insanların hür vicdanlarına bırakmıştır. Bunun delili şu ayet-i kerimedir: “Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederdi. Şimdi sen mü’min olmaları için insanları zorlayıp duracak mısın?” (Yunus Suresi: 99) Ayrıca Kâfirim Sûresinde Resûl-i Ekrem’e (sav)”Sizin dininiz size, benim dinim bana” demesi emredilmiştir. İnsanları zorbalıkla “İslâm’a davet etmek” caiz değildir.Zira iman gönül (kalb) işidir. Zorla insanların kalblerine girmek mümkün değildir. Eğer dinde zorlama caiz olsaydı, Allah’ın (cc) insanları herhangi bir inanca mecbur ettiği ileri sürülebilirdi. Mecburiyet sözkonusu olduğu zaman, sevabın ve cezanın bir anlamı olabilir mi?

Peygamberimiz Efendimizin (sav) savaşı değil, sulhu tavsiye ettiği malûmdur .Bunun delili şu Hadisi şeriftir: “Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyin. Allah’tan afiyet dileyin. Fakat düşmanla karşılaşınca sabredin. Bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır” (6) Bazı müsteşriklerin “Dünyada yaşayan insanların tamamı müslüman oluncaya veya İslam’ın hakimiyetine boyun eğinceye kadar yapılması emredilen savaşa cihad denilir” tarifini benimsemelerinin sebebi (meâlen) şu âyet-i kerime’dir: “Kendilerine kitap verilenlerden ne Allah’a, ne âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram ettiği şeyleri, haram tanımayan, İslâm dinini din olarak kabul etmeyen kimselerle; zelil ve hakir olap kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın” (Et Tevbe Sûresi: 29) Cizye vergisini “Kafirlerin küfür üzere yaşamalarının bir cezası” gibi değerlendiren fakihlerin içtihatlarını da delil olarak zikretmişlerdir. İmam-ı Debûsî; kitap ehliyle savaşı emreden ayeti tefsir ederken şu tesbitte bulunmuştur: “Ehl-i kitap olan gayr-i müslimlerin, müslümanlarla sulh içinde yaşamalarını sağlamak için cizye meşru kılınmıştır ” (7) Cizye vergisinin hikmeti ve meşruiyeti konusunda bir değil, birden fazla içtihadın varlığı malûmdur. Müsteşrikler cizye vergisini, gayr-i müslimlere uygulanan bir ceza gibi değerlendirmişlerdir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Allahü Teâla’ya (cc) teslim olan mü’minler ile nevalarının ihtiraslarına göre hareket eden gayr-i müslimlerin, bu dünyada birarada yaşamaları mukadderdir. Davet-i Ümmet vasfına haiz olan gayr-i müslimlerle münasebetlerimizi; adalet, iyilik ve ihsan esasına göre düzenlememiz gerekir. Ancak Türkiye’nin AB üyeliği meselesi; ticari bir antlaşmadan ziyade, velayet hukukuyla ilgili olan bir meseledir. AB Parlamentosu’nun kabul edeceği her kanun, üye olan bütün ülkelerin vatandaşlarını ilzam edecektir. 2005 yılında referanduma sunulacak olan “AB Anayasası” (kabul edildiği takdirde) bütün üye ülkelerin vatandaşlarını bağlayıcı bir özelliğe haiz olacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin AB üyeliği meselesi, velâyet hukuku ile ilgili bir meseledir.

h1

AB ve MÜSLÜMAN DURUŞ

Şubat 17, 2007

Yazar: Mehmet BAYRAKDAR

Müslüman, mü’min ise, onun için “Her şeyin ölçüsü Allah’tır.” Yani Kur’an ve Sünnet’tir. Kur’an bir “Kitâb-ı Mübîn”dir; yani daveti açık-seçik, sırdan ve gizemden uzak, makûl, hakikattir. Sünnet, vahyin hayata aktarılma örnekleri ve yaşantıda uygulanmasıdır. Kısaca demek istediğimiz müslüman duruşu, Kur’an’ı esas alan ve Hz.Peygamber’in duruşunu miras alan duruş olmalıdır. Bu duruşun düsturu: İnandığı gibi yaşamak olmalıdır; zira bazen hadîs olarak da zikredilen bir kelâm-ı kibar da: “İnandığınız gibi yaşamazsanız; yaşadığınız gibi inanırsınız.” denmektedir.

İster AB karşısında, isterse herhangi bir başka konu ve durumda müslüman her zaman kendi duruşuna sahip olmalıdır, muhatabının duruşunu da iyi bilmelidir. Duruş, zihniyetle ve davranışla kâim olduğundan ilişki içerisinde bulunduğunuz veya olacağınız ortamın ve muhatabın da başta zihniyeti olmak üzere düşüncesini iyi bilmeniz gerekir.

Şüphesiz İslâm, müslümanların başkalarıyla ilişki kurmalarını yasaklamaz. Bu konuda zaten Hz.Peygamber’in hayatında bolca örnekler vardır. Ancak bugün müslümanlar öyle bir halet-i rûhiye içerisindedirler ki, ne olması gereken İslâmî kimlik, şahsiyet ve zihniyete sahiptirler, ne de gerçek anlamıyla başkasını, özellikle de üyesi olmaya çalıştığımız AB’yi.

AB, Türkiye’nin üyeliğe kabulü için her gün yeni bir taleb ve gerekçe öne sürmektedir; bunların birçoğunu biliyoruz. Bunlar, tâ 1839 Tanzimat Fermanı’yla istenen, Mondros ve Sevr antlaşmalarında da daha ağır bir biçimde tekrar edilen şartlardır. Tarih tekerrür etmektedir. İdeolojik, siyasî ve ekonomik amaçlı bu önşartların ötesinde, henüz tam olarak dile getirilmeyen ve sürülecek öyle şartlar vardır ki, doğrudan Müslüman duruş ve kimliğini, zihniyetini hedef almaktadır. Medyatik tabirle “Light İslâm” hedef alan şartlardır. En tehlikeli boyut bu boyuttur. Bu boyut iyi hesaplanmaz ise, müslümanlar İslâmî bir duruş sergileyemezler ise, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” gibi bir şeyler olabilir.

AB ile müzakerelerde, bugüne kadarki gelişmelerde olduğu gibi, Türkiye dominat faktör olamayacağına göre teslimiyetçi zihniyetle müslüman kaderini büsbütün Batı’ya teslim edebilir; nasıl ve ne kadar müslüman olmamıza Batı müsaade edecektir. Gören göz kılavuz istemez; müslüman şimdiden AB’ye hayır demelidir; yarın çok geç olabilir.

Ne hazin ve gariptir ki, özellikle son iki yüzyıldır müslüman dünyası kendisini kendinde aramak yerine, Batı’da aramaya başlamış ve aradıkça da batmıştır. Bu batış sadece siyasî ve ekonomik olarak değil; daha da yoğun ve tehlikeli olarak psikolojik ve zihniyetseldir. Bugün müslümanların çoğunluğu batı ve batılı karşısında aşağılık kompleksine girmekle kendisini küçülterek batılıyı büyütmektedirler.

Bir tek örnek bile, AB’ye girdiğimizde yarının ne olacağını açıklamaya yeter. Zinanın suç olup, olmadığı tartışmasına bakalım. Hangi AKP.’li çıkıp da zina Kur’an’a göre suçtur; biz zinanın suç olmaktan çıkarılmasına karşıyız diyebildi? AKP.liler büyük bir seferberlikle Meclis’te zinayı suç olmaktan çıkardılar. Çünkü değer ölçüsü sahip oldukları müslüman imanı değil AB uyum yasalarıdır.

Müslümanların, müslüman olmayanlarla siyasetten ticarete her sahada ilişkisi olabilir ama bu ilişki hukukî ve diplomatik olmaktan öteye geçemez; özsel olamaz. Fakat bugün müslümanlar özünü boşaltıp başkasının özlerini ödünç almaya çalışmaktadır. Yanlış olan tutumumuz budur. Müslüman duruş için özsel müslüman olabilmektir ve bunu muhafaza edebilmektir. Müslüman duruşun reçetesi, yapay ve plastik müslüman olmaktan kurtulmaktır.

Nasıl Kurtulacağız?

İslâmî zihniyetle. Müslüman, müslüman olduğunun anlamını her ân kendisine sorarak. Her ân Hz.Peygamber’i hatırlayarak. Her ân, Allah’ın kendisiyle manen beraber olduğuna inanarak. Böyle bir müslümana ne AB, ne de başka bir güç hükmedemez. Bir müslüman için hayat, hak ve bâtıl mücadelesidir. İslâm’dan başka hak ve hakikat olmadığına göre, İslâmî zihniyet, benlik ve kişiliğe sahip bir müslümana tekâbül eder; fakat asla değişmez. Değişmek, Sırat-ı Müstakim’den sapmaktır.

Müslüman, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi sadece AB ile değil başka kişi veya ülkelerle ilişki kurabilir, diyalog yapabilir. Fakat muhatab aldığı kim olursa olsun, ne olursa olsun, müslüman onlar karşısında asla değişemez. Müslüman değişmek için değil, değiştirmek için vardır: Emri bi’l-ma‘rûf ve nehyi an’il-münker emri gereği, müslümanın toplumsal, siyasî ve hatta ideolojik sorumluluğu ve yükümlülüğü vardır. AB veya herhangi bir güç içine giren, onların yönetimini ve yönlendirmesini kabul eden bir müslümanı hangi sosyal, ahlâkî ve siyasî sorumluluk ve yükümlülüğünü yerine getirebilecektir?

Kaldı ki, bugün müslümanların çoğu sadece İslâm fukarası değil aynı zamanda ve hatta daha da fazla zihin ve akıl fukarasıdırlar; maalesef. İlişki kuralım, diyalog yapalım, çünkü İbrahimî dinlere sahibiz deniyor. Nereden çıktı İbrahimî dinler? Yahudiler ve hıristiyanlar söylüyor. Biz de tutturmuşuz İbrahimî dinler diye. Kur’an’da ve Sünnet’te İbrahimî dinler diye bir şey yoktur. Kur’an’da: İbrahim, ne yahudi ne hıristiyan; o hanîf ve müslümandı, denmiyor mu? Hiç Hz.İbrahim’in, Hz.Muhammed’in dini olur mu? Din, Allah’ındır; bu gerçek din, İslâm’dır.

İşte müslümanlar, zihniyet ve İslâm fukaralıklarından, eğer kötü niyet yoksa, başkalarının önlerine attıkları yeme kanıp sadece kendilerini değil, müslümanları da Sırat-ı Müstakim’den saptırıp, küreselleştirmeci gücün hamalı yapmaya çalışıyorlar.

AB’yi, dünya hakimiyeti kurmak isteyen küreselleştirmeci güçten, gizli dünya devleti olmak isteyen güçten ayrı düşünemeyiz. Hıristiyan dünya da bu gücün pençesindedir. Şimdi amaçları İslâm’ı ve müslümanları da bu gücün esiri etmektir. Fakat oyun açık değil, AB’ye üyelik, diyalog ve benzeri tuzaklarla gizli oynanmaktadır. Müslümanların bunun artık farkında olmaları gerekir. Yarın çok geç olabilir.

AB’ye tam üye olduğumuzu, her müslümanın cebinin parayla dolup taştığını farz etsek; fakat bütün İslâmî değerlerimizin yozlaşması, hatta yok olması söz konusuysa, paranın tek başına bir müslüman için ne faydası olabilir. Hz.Peygamber ne demişler: “Fakirlik benim övüncümdür.” Elbette müslüman parasız olsun demek istemiyoruz; İslâm’ın dünya metaıyla değişimi olamaz. Bugün yürütülen AB siyaseti korkarım ki, İslâm’ın € (Euro)ya değişimi olacaktır.