Archive for the 'Değini' Category

h1

ZÜMRÜD-Ü ANKÂ İLE BİR GÖMLEK HİKÂYESİ

Nisan 28, 2007

Yazar: Hatif BERKÎ

Işıklar söndü.

Bir kör için ne anlamı var ki. Karanlık, bir tene bir defa değdi mi, kaderi oluyor sanki tenin. Ten, ruhtan kaçmaya bir yol arar, yollar döner dolaşır ruha gelir. Ruh; terk edilecek kadar can yakıcı, ve özlenecek kadar büyüleyici. Ten, soğuk ve sıcak arasında gidip gelmelerinin her birinde kendine bir durak edinmiş; en ufak ruh bunalımında hafıza çöplüğünden ne resimler çıkarıyor karşısına insanın.

Işıklar yandı.

Bomboş sokaklarında tek başıma gezdiğim bu şehirde, kalabalığın içine düşmüşüm. İnsan kaynıyor; hepsi başka, hepsi yarım. Ve ben bir zümrüd-ü ankânın pençesinde buldum kendimi. Ne bırakıyor, ne alıyor canımı. Pençesini gevşetir gevşetmez bin fersahı bir anda geçer, bir daha dönmemek üzere giderim. Yok, vursa gagasını bir defa şah damarıma, oluk oluk akacak kanıma kederlenmeden, boynumu büker kaderime razı gelirim.

Işıklar söndü.

Gözlerim kamaştı. Evet, ışıkların sönmesi, öyle bir karanlığa getirdi ki beni, gözlerim kamaştı. Yavaş yavaş nesneleri seçmeye başlayacağımı düşünürken, katran koyusu bir karanlık daha çöküyor. Daha zifirisi, sonra daha derini… Ellerimle bulunduğum yeri araştıracağım; ellerim yok! Gün batmadan evvel, gümüşten kadehlerle âb-ı hayâtı ağza sunan el, gördüğü serabın peşinden giderek terk etmiş beni. Ve ben daha bir kararıyorum.

Işıklar yandı.

Işıkların yanması ne güzel değil mi? Ama ışıklar tamamen yandı. Bitti. Kül oldu. Işıkların yandığı o büyük ateşten de bir huzme çarptı yüzüme. Neyi, nerede ve nasıl saklayacağımı bilmeyen ben, ilk kez gömleğimin cebini düşünüyorum. Huzme, yüzüme çarpar çarpmaz elimi yüzüme kapatıp, yavaş yavaş cebime koyuyorum onu.

Işıklar söndü.

Işıklar yandı.

Gömleğimin cebi yanıyor.

h1

Durmak

Şubat 17, 2007

Yazar: Hatif Berkî

Dur deyince durmayan bir trenle geldim ben..

Ferah nefesleri sıraladığım günleri anarak, boşluğa savurdum kül tutmuş yalanları. Durmadım; sesimin gittiği kadar, ömrümün yettiği kadar söyledim… yine söylerim. Dilim, taşlaşmış bir bedene nasıl eşlik edebilirse öyle yaptı yarenliğini bütün bir kış, zemheri gecelerde. Dilim, elimden gelen emri beklemez; elim, belimi bükmez..

Çiçek seçmeye çıktım bahçeye, suyun tüm çiçeklerin arasında bir yeri vardı. Ama gök karardı, yer uzandı ve safâ geride kaldı. Suyu aradım; çiçekten ümit etmedim ama suyu bekledim. Su gelmezdi, gelmedi de,, ben ona gitsem, o da giderdi yerinden..

Durdum; döndüm… düşünüp durmakla geçen bir ömrü durup düşünmeye başladım. Ve içime döndüm. Hiçbir durağın olmadığını, asıl duranın kendim olduğunu anladığımda her şey durmuştu.

Bulutların sıra sıra duruşunda bir döngü vardı… sıra sara diziliyor, bir rüzgarla çözülüyorlar. Ve hep titriyorlardı, “kendi” diyebilecekleri bir kendileri olmadığı için hep savruluyorlar; rüzgar ne yönden eserse işte…

Bir an duraksadım; ve devam etti fırtına…

Durağan bakışları sakladım ceketimin iç cebinde… İstedim ki tüm bakışları toplayıp bir durak yapayım kendime. Hepsini çıkardım; her birine bir isim verip dört bir yana yolladım. Hiçbiri dönmedi, ve kimse bir haber söylemedi onlardan. Durak da olmadı yani…

Durmak durağında şafak olmuyordu hiç; olmadı da. Ümit de etmedim. Ama bekledim. Bekledim ki kanadı kırık güvercinler gelsinler, gözyaşını silsinler; belimi büküp, elimden tutsunlar. Tutmadılar; dedim ya gelmediler zaten. Ben öylesine bekledim… ümit de etmedim ve şafak da olmadı.

Durmadım… Duramadım… Duramam…

Duraklar durmadıkça yerinde, ben ne durabilirim ne düşünebilirim… Dedim ya; dur deyince durmayan bir trenle geldim ben…