Archive for the 'Deneme' Category

h1

Bir Bunalımın Tarihçesi

Nisan 28, 2007

Yazar: Ömer Faruk ÇEVİK

“Karalamak yok bak!” dedi ses. “Yazmak var” diye ekledi. Şam’dan bir ses yükseliyordu bu sırada. “Estağfurullah” derken ses, birileri hilafet istiyordu. Kimse kabul etmezdi bunu. Reklamın iyisi kötüsü yoktu. Rüzgar esiyordu bir yerlerden. Rüzgar buradan esiyordu. Sıffin savaşına gidiyordum.

Bir gün bir vatandaş çıktı ve astı elektrik direğine. Kimi? Kendini mi? Bilmiyordum. Filanca filancayı rezil ediyordu. Meşhurlarımız dalaşıyordu. Aralarında olaylar oluyordu. Reklam oluyordu. Magazinciler dolaşıyordu. Benim ayağıma dikenler batıyordu. Kimse bilmiyordu. Birileri aşık oluyordu. Mektup yazıyordu. Gönderemiyordu. Kimse kimseyi bilmiyordu. Hepimiz zanna tabi olmuştuk ama zannın bazısı günahtı. Suizan ediyorduk. Bilmiyorduk. Bilmiyordu. Kimse bilmiyordu. Ama soramıyorduk. Utanıyorduk. Zannediyorduk. Korkuyorduk.

“Arkaya yaz”   diyordu ses, “Karşıya geçmek yok ha…” Ölenlerin ardından siyaset yapılıyordu. Felsefemi eleştirenler, tövbe ediyordu. Tövbekârdı şimdi herkes. Felsefem devam ediyordu. Mezardan kalkamazdım artık. Nasıl olsa bir şey diyemezdim.

Çatışmaların ardında gerçekler aranıyordu. Dikenler vardı. Devlet siyaseti güvenilir miydi acaba? Ayağıma dikenler batıyordu ama bu, ihtilaf olarak yansımamıştı tarihe. Kafam karışmıştı.

Herhangi bir valiydim ama onlardan biri değildim. Yenilmek üzereydiler ama yenmişlerdi beni. Görevden alınıyordum. Bizans, Mısır’ı ele geçiriyordu. Konstantiniyye elbet fetholunacaktı ama dikenler batıyordu ayaklarıma İstanbul’un sokaklarında gezerken. Seviyordum işte. İstanbul’u mu? Evet. İçindekilerden birini mi? Evet. Nasıl? Bilmiyorum.

Bilmiyordum. Herkes karşımdaydı şimdi. Ordumu parçalara ayırıyordum. Her parçama bir diken batıyordu. Bilmiyordu. Bilmiyorlardı. Kimse bilmiyordu. Sadece zanna tabi oluyorlardı. Zannın bu türü günahtı ama. Bilmiyorlardı.

Kuran sayfalarını mızraklarının üstüne takıyorlardı. Bu, bir aldatmacaydı artık. Hakemler gidip geliyordu…

“Tam bir iyi insan” diyorlardı benim için. Dikenler vardı ama yok saymıştım onları. Halimden memnundum. Problemlerimiz bitmişti işte. O halde niye kırıyorduk birbirimizi? Tam zamanıydı uzlaşmanın. Uzlaşma sağlayacaktık az kalsın. Açıklamalar yapılacaktı. Hakemler konuşacaktı birazdan. Kavga başlıyordu işte…

h1

AYNADAKİ ŞAİR

Nisan 28, 2007

Yazar: Muhammed RAŞİD

“ gecenin ortasında uyandı genç adam. Saatler gecenin karanlığıyla gizleyip mahremiyetini kısa sürecek bir esrarla merakları cezbediyordu. Saatlere kapatarak gözlerini veya örterek saatlerin yüzlerini, sıyrılabilir miydi zamandan. Bir an olsun zamansız yaşamak rûyası dahi bir ânın pençesindeyken sende, boşuna bu çaba, beyhude bu çile. Sessizliği parçalıyor saniye…

Uykusuzluğunu atıyordu üzerinden ve bir an ürperdi genç adam. Keskin bakışlara ve geceye isyan dolu bir aya yenik düşüp saatler atıyordu üzerinden karanlık örtüleri. Zaman hayli ihtiyar… Uykudan izler var gözlerde. Odasına baktı uzun uzun anlamsızca… Sendeleyen ağır adımlarla geçti koridoru ve bir ışık yaktı karanlığa. Gün doğduğunda ne kadar da aciz kalıyordu şu karanlığı korkutan lamba. Aynalar ilişti gözüne ve aynada kendisine yönelmiş kan çanağı bakışlar, yorgun bir sakal, bildiği yüzlerce şiir, söylediği şarkılar, can feda dostlar ama bir şey esik kalıyor hep. “Nerdesin? Geleceksen şimdi gel, gelmelisin” diyor genç adam. Bir an içinde olup bunlar tükeniyor ansızın diğer bir ânın hudutlarını aşmadan…

Ve efkâr… Tabakasını arayan mahur gözlerle baktı etrafa. Ocakta etrafını saran küllerin arasından göz kırpıyordu hâlâ için için yanan bir köz. Tabakasını ve cezvesini alıp ateşin karşısına oturdu genç adam. Kalbini görür gibi oldu küller arasında…

Bir yudum aldı kahvesinden. Ve efkâr ve kahve kokusu… Açtı tabakasını, yalnız bir sigara saracak kadar tütün… Tek bir kâğıt… O efkârla dile geldi ateş. Dedi birazdan söneceğim. Yak sigaranı, öleceğim. Bir âh! çekti sessizliğin ciğerine. O an sustu saniye. Durdu zaman. Kalemini aldı eline ama bir tek kâğıt bile yoktu yazacak. İnlemekteydi kalem, tutuşmaktaydı dizeler. Tabakasından çıkardı. Son sigarasının son kâğıdı… Yazdı bir daha yazılmayacak o destanı. İşte şimdi durdurmuştu zamanı. Bu dizeler o büyük aşkın yadigârı.

Bir yudum aldı kahvesinden ve kahve kokusu sinmiş bir nefes verdi ta ciğerinden. Bir nefes ki dağıttı külleri. Kırmızı güller açtı küller arasından. Bir nefes içmek istedi olmayan sigarasından. Bir daha okudu o muhteşem dizeleri. Bu şiir dedi işte ispatı şairliğinin.

Bir yudum daha kahvesinden… Dalıp gitti genç adam önünde beliren hayalin gözlerine. Tabakasını aldı eline. Sardı sigarasını o son kâğıtla. Kalem suskun, zaman durgun, yıldızlar hayretle açıyor gözlerini. Konuşmak istiyor dolunay ama tutuluyor dili.

Bir ses geldi lambadan. Dur dedi, yapma ne olur. Uzattı sigarasını ateşe. Aman dedi köz yakma ne olur. Duymadı genç adam o hayalin tesiriyle. Bir an göz göze geldi titreyen gölgesiyle. Yaktı sigarasını, ardından can verdi ocakta açan güller. Bir nefes çekti şiir kokan, bir nefes çekti kül kokan.

Bir duman göz gözü görmüyor. O hayal kaybolmuş. O gözler görünmüyor. Kendine geldi genç adam, ömrünün son demlerini yaşayan sigarasının parmaklarının arasını yakmasıyla. Acıyla yoğrulmuş bir tebessüm hediye etti gülüşünü özleyen dostlarına.

Üzülmüyordu o dizelerin kül oluşuna. O külün dumanını çekmişti ciğerlerine. Bir şiir karışmıştı kanına her nefeste. Bir şiir dolanıyordu damarlarında.

Ve artık bir şair karşılıyordu onu aynalarda…

h1

SEYREYLEYİP YANDIM

Şubat 17, 2007

Yazar: Ömer Faruk ÇEVİK

Son yılarda bir “reality show” furyası var ki almış başını gidiyor.

Meğer benim halkım ne rahatmış. Hiç derdi, kederi yokmuş benim güzel ülkemin güzel insanlarının. Benim vatandaşlarım gayet rahat, geçim sıkıntısından uzak, hayat standartları yüksek ve geliri gayet iyi bir toplulukmuş.

Benim ülkemin hemen dibinde birileri, benim kardeşlerimin topraklarını işgal edip; vatanlarına, namuslarına, haklarına ve özgürlüklerine tecavüz edip; evlerinin içine kadar girmiyormuş. Meğer benim yanı başımda  mabedlerde masum insanlar öldürülmüyor, toplu mezarlar kazılmıyormuş. Meğer Ebu Gureyb diye bir yer de yokmuş ve hepsi kötü bir rüyaymış.

Kabus işte… Hepsi bu kadar.

Meğer akşam yemeğini fazla kaçırmışım. Oysa babam hep derdi: “Bildiğin duaları oku, öyle uyu; kötü rüyalar görmezsin.” Hay aksi… Nasıl da uyuyakalmışım öyle.

Demek hepsi kötü bir rüyaymış. Demek hepsini sadece ben görmüşüm. Demek “emperyalist güçler” sadece benim rüyalarıma girmiş. Kimse görmemiş onları.

Tüh nasıl da kaçırmışım ünlüler çiftliğini. Kimin, kimin gelini olduğunu bile bilmiyorum. Oysa “Semra Hanım” izlenmeliydi değil mi? İyice kültürsüz olduk iyi mi?

Bir de bir sürü “sır”lı şeyle uğraşıyoruz. Görünenlerin başımızı ağrıttığı yetmiyormuş gibi; görünmeyen dertler, gizli birtakım güçler dolanıyor etrafımızda.

Kimi zaman şirke bile giriyoruz ibret almak uğruna. Birkaç gram bal için tonlarca keçiboynuzunu, hiç itiraz etmeden yutuveriyoruz azizim.

Bir de Çocuklar Duymasın” vardı bir zamanlar. Her bölümünde aynı senaryo. Öz kültürüne, dinine, değerlerine sahip çıkmaya çalışan; fakat bunu pek beceremeyen, aslında savunduklarını da bilmeyen bir adam ve karşısında 3’lü ittifak; ve “light erkek” e yöneltilen bir iltifat:

“TIPKI BİR BATILI GİBİ”

Yüzlerimize vurulan; beynimize, bilincimizin altına kazınan cümle:

“TIPKI BİR BATILI GİBİ”

Yani diyor ki: “Batılı, iyi, güzel, hoş; sen, kötü, çirkin, geri kalmış, çağdışı… Bırak her şeyini; gel, bizim gibi ol;

TIPKI BİR BATILI GİBİ.”

Her şeyi boş verip tıpkı birer batılı gibi oluveriyoruz. Oturup bir köşede; gelip gelmeyeceği, gelecekse nasıl geleceği, gelmeyecekse neden gelmeyeceği bile tartışmalı olan Mehdi’ler, Mesih’ler bekliyoruz.

Bu arada boş zamanlarımızda canımız sıkılmasın diye Coca - Cola  içip; bir kurşunda biz atıyor ve ‘sır’lı programlar ile “reality show”lar izleyip vakit geçiriyoruz.

Oysa dibimizde insanlar öldürülüyor, kutsallarımıza tecavüz ediliyor ve kardeşlerimiz zulme uğruyor.

Ey Müslüman! Çevir gözünü bak. Irak’a bak! Filistin’e, Afganistan’a, Keşmir’e, Doğu Türkistan’a ve Çeçenistan’a bak. Birkaç yıl geri git ve Kosova’ya, Bosna’ya bak.

Sonra bir de kendine bak. Realiteni gör, sırrı keşfet, ibret al. Öyle durmakla da kazanılmaz Müslüman. Aç ve oku Kitab’ı. Cesur ol, harekete geç!

h1

Sevgili Dost

Şubat 17, 2007

47

 
Sevgili Dost,

Skor levhası görünmüyor. Tribünler ayakta. Kapalı tribünler, açık tribünler, şeref tribünü ve kale arkaları… Hakem bitiş düdüğünü öttürür öttürmez, bütün taraftarlar ayağa kalkıyor ve çılgınca flamalarını sallamaya başlıyor. Başı eğik kimseyi göremeyince soruyorum: Kim kazandı?

Zafer şarkıları bunlar; yalnız tribünler değil, kapılardan, pencerelerden ve bacalardan yükseliyorlar. En dar sokağından, en geniş caddesine kadar bütün şehir zaferi konuşuyor: kimin el iyiydi, kimin ayağı? Kim önden gitti, kim son vagona atladı? Kim havlu attı, kim sonuna kadar dayandı?

 
Sevgili Dost,

Kim kazandı?

Hepsinden hızlı koşan mı? Çıtayı düşürmeden sıçrayan mı? Kelebek gibi kaçıp, arı gibi sokan mı?

Kim kazandı?

Sabahlara kadar sınavlara çalışan mı? Yürüyenin elinden çantayı kapıp kaçan mı? Güzellikle yarışmasında “kraliçe” olan mı?

Kim kazandı?

Yüzlerce kiloyu kaldıran mı? Yüzlerce kişiyi güldüren mi? İlk defa yüzerek Manş’ı geçen mi?

Kim kazandı?

Atom bombasını Hiroşima’ya atan mı? Everest’in tepesine ilk kez varan mı? Doksanıncı dakikada maçı alan mı?

Kim kazandı?

Kitapları milyonlarca satan mı? Kafasıyla mermerleri kıran mı? Sesiyle dünyayı ayağa kaldıran mı?

Kim kazandı?

İhaleyi “aslanın ağzından” kapan mı? Kepçeyi elinden bırakmayan mı? Atlı mı kazandı, yoksa yayan mı?

Kim kazandı?

İspanyollar mı, Kızıldereliler mi? Hitler mi, Yahudiler mi? Beyazlar mı, zenciler mi?

Kim kazandı?

Kosovalılar mı, Sırplar mı? Maviler mi, Yeşiller mi? Kuzular mı, kurtlar mı?

Kim kazandı?

Odunlar mı, küller mi? Terziler mi, kumaşlar mı? Avcılar mı, kuşlar mı?

Kim kazandı?

Gülleler mi, surlar mı? Salonlar mı, kırlar mı? Değnekler mi, körler mi?

Kim kazandı?

Diriler mi, ölüler mi? Çobanlar mı, sürüler mi? Efendiler mi, köleler mi?

Kim kazandı?

 
Sevgili Dost,

Herkes kaybetti. Ölüm kazandı. Mezar taşlarına: “Huve’l-Bâki” kazındı.

 A. Ali Ural / Posta Kutusundaki Mızıka

h1

KASİDEDE BİR KAFİYE: aa, ba, ca, FUZULÎ

Şubat 17, 2007

Yazar: Abdullah KAVAKLI 

Başlıyorum: Kelimelerin benim dilimde ne kadar güvenilir olduğunu bilmeden yazıyorum seni. Anlamak ve kendi adıma söylediğimi yaşamak için. Başlıyorum seni anlatmaya, dilim yettiğince, gücüm yettiğince… Gönlümden acılar içinde ne kadarını çekebiliyorsam artık. İşte bu gün, bu saatte, bu anımda, bu saniyede, dağ ile dağlanmanın aynı kökten var olduğunu gördüğümde yazıyorum seni. Bir gelinciğin ortasında ki siyah ile, bunun da adı dağ iken… Ferhat’ın Şirin için dağlar deldiğinde, zamanı zamansızlık olarak defterlerime kaydettiğimde ve güneşin doğma vakti geldiğinde yazıyorum seni. “Ey gören bin dağı sabru sebatum eyleme/Nispetim Ferhat’a kim oldu bir dağ ile zebun.”

Doğum: Aşk saraylarının ihtişamını bilirim tarih sayfalarının uçsuz bucaksız köşelerinde, adının geçtiği tüm; her yerde. Çeşmelerinden bal ve süt aktığını, yalnızlığın bir tek yanında güzellik perdesine dönüştüğünü bilirim. Göğüslenen aşkların, elemlerin, açlığın, yâr için çekilen sefaletin adını yanında öğrendim. Gönül kapılarını araladığında, en büyük hakanın en soylu dostu olduğunu anladım bir gece vakti Su Kasidesinin yanında yatarken. Dertli bir günde doğmuş, doğduğun vakit bile çıkılmaz bir mısrada, tarihini düşememişti bir Kuran-ı Kerim’in arkasına. Çünkü yeni doğanlar böyle yazılırdı hayat defterine Kerbela’da. Adın Mehmet’ti. Baban Molla Süleyman… Şehir şehit Kerbela…  Ve oğuz soyunun Bayat kolundan şanlı bir nişan… Böyle yazıyordu seni anlatamayan kitaplar. Ve bunun hüznünde, senin fakirliğini gönül zenginliğinin yanına sıkıştırıp mısralarını düşürmek isteyenler vardı. Oysa bu çaba sonu olan yolun çıkar bir köşesi gibi geliyordu onlara. Sanki inanmıştım Hz. Ali’nin türbedarlığını maddiyat için yapıyor dediklerinde. Sadece mısralarına kandım; kanmanın adı gerçektir denildiğinde.

İlim: Hakkında ulaşamadıkları varmış, öyle yazıyor seni yaşamaktan gayrı bilmenin derdine düşenler. Sadece küçük yaşlarda gittiğin bir dergâhın izini bulmuşlar yazdıklarından; gerisi meçhul… Sen demişsin aşk şiirleri yazdım senelerce ve demişsin ki ilk şiirlerim altı yaşımın ikinci katında, en güzel hocanın en güzel kapısında, yâr yolunda var oldu diye. Ve bunları sen söylemişken bana kızma! Bu yüzden anlatamadığımı söylüyorum zaten seni. Sen yeter ki kızma bana. Çünkü ben seni yaşamak için yazıyorum. En ihtişamlı saraylarda, en mütevazı dostlarla aşk sofrasında, bir tuz tanesine nasip olabilmek, yâr dilinden bir tutam şifa kapabilmek için yazıyorum seni. Biliyorum “uzatma” diyorlar; “bize ne senin nasibinden”. Kalbindeki fırtınaları, yaşadığın aşkları, Leyla vü Mecnun’daki Leyla’nın kim olduğunu anlat. Söyleyemiyorum seni anlatmanın derdine düşüp seni yaşamayı bırakmaktan korkuyorum. Ve diyemiyorum ismin hayatına dair kâfi… Yazdıklarında hissedin beni anlarsınız diye. Ve korkuyorum bedduandan, seni hakkıyla yazamayan bir hattata söylediklerin çalıyor hemen kapımı: “Kalem olsun eli ol katib-i bed tahrir’in/ Ki fesadı rakamıyla surumuzu şur eyler/ Gâh bir harf kusuruyla kılar nadiri nar/ Gâh bir harf sukutuyla göz-ü kör eyler.”

Sanat: Şiir su gibiydi; en yüksek dağın doruğundan, gökten yedi beldeye yetecek suyu alır ve akardı.  Allah lütfederdi kuluna, âşıkla maşuk arasındaki bağın en güçlü hale gelmesi için bir araçtı. Böyle olmalı diyordun. Ve zaman gelmiş ilim öğrenmenin de şiirlerinin temelinde yatması gerektiğini anlamıştın.”ilimsiz şiir esası yok divar kimi olur/ Esassız divar gayette bîi’tibar olur.” Okudun! Sayfalar yüklendiğinde omuzlarına Mutlak olanın varlığı bir ağır vuruldu sırtına. Aşkın bir haysiyeti vardı çünkü. Âşık, mecaz-ı gösterir mutlak olana işaret ederdi elbette. Çünkü yedi perdenin, yedi anahtarının, yedi kilidi ve yedi muhafız… Hangi yol, hangi kapı… Kapı yoktu; aşk vardı. Yol yoktu; aşktan başka çıkar yol da yoktu. Ve tüm defterlerin mahremiyetini kelimelere, kafiyelere yükledin. Ama hiç birinde sevgiliyle aranızda olanları bize göstermedin. Yazdın: aşkı, âşık olmayı…”Mende mecnun’dan füzûn âşıklık istidadı var/Âşık-ı sadık menem mecnunun ancak adı var.”

Mahlas: Ad ve şöhret fani, baki olan ise güzellikti. Bu yüzden mütevazı bir mahlas, Fuzuli adını koymamış mıydın sen? Ya da taklidinde diğer mahlaslarının, fuzuli deyince beğenmişler miydi hiç? Bilselerdi Farsça divanının başında “fazl”’in çoğulu Fuzuli… Neyse kelimeler bazen ihanetlere ihanet eder. Çünkü Mutlak olan, varlığını bildirmek üzere indirmiştir kalplere onu. Ve kalpler katılaştığında, çamur kıvamından ayrıldığında, insanı insandan ayırmıştır; dilleri de insandan insana.  

Üç dil: Anadilin Türkçe, Arapça ve Farsça… Ve çok iyi öğrenilmiş bir edebiyat. Her üç dile de hâkim. Sanatın Allah tarafından kula bir ihsan, yol bulmada yol, kapı açmada anahtar… Bilseydim bir de perdeyle aranda ne kadar var.

Şehir: Bağdat… Bu şehir bir Şah’ın, bir Padişah’ın… Yollar kapalı… “Geldi bürc-i Evliya’ya Padişah-ı namdar” dediğinde açılmış kapılar da zaten. Artık bu şehir Osmanlı’nın… Osmanlı ise güzelliğin ve edebin şahikasında… En görkemli yerde…  Kanuni de şehrin anahtarları…

Bağdat: Güzelliğin koynuna tüm elemiyle düşer. Senelerin yorduğu veba salgını ve kimin olduğu belirsiz bu şehir, Osmanlı’nın koynuna girer. İki sevgilidir artık Bağdat ve Diyar-ı Rum. Bütün çile, şimdi umut ve yeninin hassasiyeti ve edebiyle yer değiştirmiştir. Tüm bu güzellikleri kaleme almak da sana düşer. Kanuni ile birlikte, Bağdat seferine çıkan Sadrazam İbrahim Paşa, Kazasker Kadir Çelebi, Rüstem Paşa ve Nişancı Celalzade’ye kasideler sunarsın. Kadir bilir Sultanım… Evkaf gelirinden de sana maaş… Bilmem Sultan döndüğünde zevaid kaydıyla olan maaşın ya da sen neden unutuldun. Ama yaz ki değer bilmez değil Osmanlı. “Selam verdim, rüşvet değil deyu almadılar” Şikâyetname…

Hikâye: İstanbul’a yolladığın Şikâyetname’yi Nişancı Celalzade aldığında, hemen padişaha ulaştırmak için atına binip Saray’a gitmiş. Saraya vardığında kapılar garip şekilde teker teker açılıyormuş yüzüne.  O, her zaman sorgu sual gerektirenler kaybolmuş sanki.” Destur” deyip huzura çıkmış. “Devletlûm” demiş; senelerin yorduğu gırtlağından gelen sert bir sesle. “Kulun Mehmed, dertli imiş Bağdat erkânından.” “Oku” demiş ve sayfalar çevrilip okunduğunda içi dolmuş Padişahın; yaşlarını akıtmamak için zor tutmuş kendini. Seferlerinde kaybettiği askerlerini hatırlamış; üzülmüş. Bağdat, halkına söz ile alındı; sözden dönülmez… “Tez, sözüm yerine getirile” demiş; başka bir şey söyleyememiş, yutkunmuş. Cennet mekân verdiği tüm sözleri tutmuş ve yeniden maaşın ödenmeye başlamış, karnını doyurmak için.

Ömrünün geçtiği dört şehir, Hille, Kerbela, Necef ve Bağdat. Aslında çok istemişsin bu şehirlerden çıkıp Osmanlı ülkesine gitmeyi. Bilmem kanında da vardır herhalde her şairin, biraz seyyahlık. Ama hep ekmeğine zor yetirdiğin para mesele olmuş. Kerbela demişsin değer bilmez, gitmeli bu diyardan: “Fuzuli ister isen izdiyad-ı rütbe-i fazl/ Diyar-ı Rûmı gözet ki terk-i hak-i bağdad et” diye ah demişsin.

Havanın berraklaştığı, aslında gecenin hüzün olmadığını anladığın bir yaz gecesinde, laciverdin en umutlu tonlarında aklına gelmiş. Beni anlarsa, demişsin; şehzadem anlar. Ve elerinde mürekkep, kâğıda harfler öyle bir dökülmüş ki mürekkebin altın, kâğıdın gümüş olsa, üzerinde yazdıkların elmas olurmuş. Şehzadem; demişsin. Cemaline hasret kaldım. Seni görmeye de gelemiyorum yola çıkacak param yok. Bu gönlümdeki hasrette beni sana ulaştırmıyor… (Beyazıt)

Eller semada, cevap yok…

Hikâyelerin sonu: Hep hüzün…  

Ve ben: Karşımda beni okuyan, zannetme bu kadar onun hakkında söyleyeceklerim. Koyu bir dil kullanabilmek maksadıyla sıkmak istemiyorum sizleri. Sadece birkaç kelime izin verin bana. Ona duyduğum sevgiyi yazıya aktarabilmek… Hayır! Gücüm yettiğince yazabilmek için birkaç satır dileniyorum sizden. Onunla tanışalı beş yıl, varlığının bizimle olduğunu bileli on yedi yıl oldu. Her geçen gün bir kitapta onun güzel mısralarından birine rastladım. Ve her mısrada ona daha yakın durmak için, onu yaşadım. Belki yalandı; ama bugün dahi insanların gönüllerinde bir şeylere cevap olabiliyorsa samimiyetine inanmak ve hissetmek bize düşerdi. Bende farklı olan bir şey yapmadım onun akışına bıraktım kendimi. Daha akmayı bilmiyorken…   

Eser: “kaside der-na’tı Hazret-i Fahr-ı Kâ’inât” diye başlarken naatlarına, güzeller güzeli efendimin senin dilinden çok daha güzel olduğunu anladım. Hadikat-üs Süeda da Hz. Hüseyin’i Yahya Peygambere benzerken, Leyla vü Mecnun’da kapılardan geçerken perdeyi; Beng-ü Bade de (esrar ile şarabı) Kanuni ile Şah İsmail’i, Sohbet-ül Esmar da meyvelerin birbirleriyle konuştuklarında şifayı; Matla-ul itikad’da (enfestir) itikadın doğuşunu gördüm. Arapça, Farsça divanlarının güzelliğini başkalarından dinledim. Ve inandım. Her geçen gün aşkının varlığında kandırdın beni. Her yaşayan gibi kadrin ölümünden çok sonra bilindi. Burada çektiğin sıkıntıları dile getirmek istemedim. Sadece seninle yaşadıklarımı seninle yaşamayı kastederek yazıya aldım. Derinliğini, ilmini ve sanat gücünü haddim olmadan anlatmaya kalkıştım.  Burada yazılanlardan çok daha yüksek duygularının varlığını ve bunu yaşamak için seni hissetmek gerektiğinin gerekliliğini bir daha ve defalarca seni okuyan ve seven herkese bildirmek isterim. Ayrıca eski dile hâkim olamasalar bile neler anlatmak istediğini kafiyelerine nakşettiğin ahengin söyleyeceğini belirttim. Bunun sebebinin ilk önce sanat sonra tasavvuf gelmesi gerektiğini anlattığını gösterdim. Ve sanatın üzerinde o kadar fark ettirmişsin ki kendini, hiçbir şairin etkisinde kalmamış her şiirine kendi mührünü vurmayı bilmişsin (Bu benden değil).

Sonun başı: Tarih bana göre yok… İsa’dan sonra on altıncı asırın başları…  Taun, vaat edilenle buluşma gününü hazırlamış. Bir garipmiş gökyüzü. Koyu laciverdin en hüzünlü tonları ve yetmiş altı yılın sabahı; bir varmış bir yokmuş… Bunları da yazmak yine bana düşüyor; sanki anlatmasam ölümünü ne çıkar; mezarının yerinin İmam Hüseyin’in türbesinin karşısında 0lduğunu söylesem ne çıkar. Kim gider seni görmeye benden de selam söyler. Takdir-i İlahi işte. Ama böyle olmasını istiyor editör. Yazmalıymışım yoksa bir daha nereden bulacaklarmış seni. Senin sonunu merak ederler ve hevesleri kursaklarında kalırmış. Bu dünya hep böyleymiş… Döner döner hak eden unutulurmuş.

Yine ben: Bugün şiirlerin olmasa seninle konuşamamanın hüznüne dalardım, şimdi ise seni görememenin, aşkında aşkı yaşayamamanın çilesini çekiyorum. Elveda sevgili, yorma beni… Kasidelerinde yorduğun gönlümü bir de varlığınla yorma, terk ediyorum Bağdat’ı, Hille’yi, Kerbela’yı… Terk ediyorum şimdilik seni…