Archive for the 'İlahiyat' Category

h1

Müslüman Saati

Nisan 28, 2007

Yazar: Ahmet HAŞİM

İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan yayılmaların en gizlisi ve en etkilisi yabancı saatlerin yaşamımıza girişi oldu. ‘Saat’ten amacımız, zamanı ölçen gereç değil, fakat zamanın kendisidir. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve görenekten esinlenen bir beğenimiz olduğu gibi, bu yaşam biçimine göre de ’saat’lerimiz ve ‘gün’lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını tan parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları belirlerdi. Madenden sağlam kapaklar altında saklı tutulan eski suçsuz saatlerin yelkovanları, yorgun böcek ayakları biçiminde, güneşin gök üstündeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin sayıları üstünde yürürler ve sahiplerine, zamanı aşağı yukarı bir doğrulukla bildirirlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler, orada açan, sağa ya da sola eğilen güneşten renkli çiçeklerdi. Yabancı saati alışkanlığından önce bu ülkede, iki ucu gecelerin karanlığıyla kapkara olan ve sırtı, çeşitli vakitlerin kırmızı, sarı ve lacivert ateşleriyle yol yol boyalı büyük bir canavar durumunda, bir gece yarısından öteki bir gece yarısına değin uzanan yirmi dört saatlik ‘gün’ bilinmezdi. Işıkta başlayıp ışıkta biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslüman’ın mutlu olduğu günler, işte bu günlerdi; onurlu günlerin olaylarını bu saatlerde ölçtüler. Gerçi, astronomi ölçülerine göre bu ’saat’ ilkel ve yanılmalı bir saatti. Fakat bu saat, anıların kutsal saatiydi. Batılı saatin geleneklerimiz ve işlerimizde benimsenmesi ve Doğulu saatin gerilere düşüp camilere, türbelere ve zaman ölçen kurumlara (muvakkithane) bırakılmış, işe yaramaz bir ‘eski saat’ durumuna gelişi, yaşama bakış biçimimizde korkunç bir etkiye sahip olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz kervanların yola çıktığı ve orduların düşman kentlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, yaşamı çevremizde özgür bırakan geniş, bağlantısız arkadaşlardı. Gelen yabancılar ise yaşamımızı bozup onu bilinmeyen bir ilkeye göre yeniden düzenlediler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir duruma getirdiler. Yeni ‘ölçü’ bir deprem gibi, zaman görünümlerini çevremizde altüst ederek, eski ‘gün’ün bütün engellerini yıktı ve geceyi gündüze katarak mutluluğu az, güçlüğü çok, uzun, bulanık renkte bir yeni ‘gün’ ortaya koydu. Bu, Müslüman’ın eski mutlu günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında olabildiğince çok çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük uygarlıkların acı ve sonu gelmez günüydü. Unutulan eski saatler içinde eksikliği en çok özlemle anımsanan saat akşamın on ikisidir. Artık ‘on iki’, solgun yeşil gök altında, ilk yıldıza karşı müezzinin Müslümanlara seslendiği, sokakların lacivert bir sisle kapandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların yeraltı odalarından çıkıp uçuştuğu o etkili ve titrek saat değildir. Akşam anlayışından koparak, öğlenin sıcağında ya da gece yarılarının karanlığında var olmayan bir zamanı bildiren bu saat, şimdi yaşamımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, Müslüman akşamının üzüntülü ve gösterişli dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı ‘gün’ün getirdiği geçim biçimi de bizi gün doğuşu dünyasından uzak bıraktı. Başka ülkelerde tan ağarmasını yalnız kırdan kente sebze ve yemiş getirenlerin bön gözleriyle acı çekenlerin şişkin kapaklar içinde bakan kırmızı ve dağınık gözleri tanır. Bu zavallılar için gün doğuşunun parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan yaşam ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ışıktır. Oysa gün doğuşunun saati, Müslüman için düşsüz bir uykunun sonu ve yıkanma, tapınma, sevinç ve umudun başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi tan ağarışının en güzel görüntülerindendir. Kubbe ve minareleri
o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en kutsal anlamı veren o şaşırtıcı mimarlığı anlamış değillerdir. Esmer camiler, gün doğuşuyla göksel bir altın ve göksel bir çini ile kaplanır ve İslam ustalarının tamamlanmamış yapıtları o saatte bitirilir. Bütün tapınaklar içinde güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en önce görmek için havalarda yükselir. Şimdi, ne yazık, eski ’saat’le birlikte akşam da, gün doğuşu da bitti. Birçoklarımız için, tan ağarması gecedir. Ve birçoklarımızı güneş, yeni ve anlaşılmaz bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü yaşamımıza sokulan yeni ve kötü günün eşiğinde çömelmiş, hınç, istek, tutku ve kıskançlık sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık tan ağarışını yalnız kümeslerimizdeki dargın ve kurumlu horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir dünyanın vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde yitmiş kişileriz. 

h1

ASLİ VAZİFE

Nisan 28, 2007

Yazar: Prof. Dr. M. Es’ad COŞAN

İslâm, dünya ve ahiret mutluluğunun yolunu göstermek üzere Allah tarafından gönderilen gerçek ve ebedî dindir. O, ferdin iç huzuruna ermesi için olduğu kadar; cemiyetin ahenk içinde yaşaması, içtimaî bünyenin sıhhatle çalışması için de gerek­li bütün tavsiye ve prensipleri ihtiva etmektedir. İslâm, insan hayatının her yönü ve insan faaliyetlerinin her çeşidi ile çok yakından ilgilenir. İslâm, fertte, ailede, iş ha­yatında, cemiyet faaliyetlerinde ve beynelmilel sahada prensipler koyan, her hak sa­hibine hakkını en adil ölçüler içinde veren, haksızlıkları en köklü tedbirlerle önleyen tek nizamdır. Onun için eskimemekte, her asırda dipdiri ve pırıl pırıl ayakta dur­maktadır. Onda diğer dinlerin hurafeleri ve mânâsı kaybolmuş kuru merasimleri gi­bi boş şeyler bulunmaz. Tarih boyunca onu gerçekten anlamış ve samimiyetle tat­bik etmiş cemiyetler emsalsiz başarılar sağlamış, ferdî ve içtimaî mutluluğu tat­mış ve yaşamıştır. Onun gerçekliğinden ve eşsiz meziyetlerinden gafil olanlar ise mutluluğu başka sistemlerde aramış, başını taştan taşa vura vura akan sel suları gibi çırpınmış durmuş, fakat asla huzura kavuşamamıştır. İnsanlığın dertlerine çö­züm olsun diye ortaya konulan her beşerî sistem, beraberinde binbir yeni dert ve problem getirmiştir. Çünkü onlar insanı madde ve mânâsıyla bir bütün olarak ta­nımamakta ve kavrayamamaktadırlar. Bu kısır görüşlü sistemler yüzünden dünya­mız büyük felaketlere uğramış olup halen de ciddî tehlikelerle karşı karşıya bulun­maktadır.

15. hicrî asrın eşiğinde Şarkta, Garpta nice acı yanılma ve tecrübelerden son­ra şu gerçek anlaşılmağa ve görülmeğe başlamıştır ki; hasta insanlığın dertlerinin devası İslâm’dadır; kurtuluş ve mutluluk sadece İslâm’la mümkün olacaktır. Geçen asrın inkarcı ilmî ve felsefî cereyanlarının sahte yaldızları artık dökülmüş, bunlara kapılarak İslâm’a sırt çevirenler hatalarını anlamağa, bir ara yabancı ideolojilere bağlanan nesiller de mahcup ve tevbekâr, yuvaya dönmeğe başlamışlardır. Bunun müşahhas delili şudur ki; günümüzde, dünyanın her ülkesinde başka din ve milliyet­lere mensup araştırıcılar ve ilim adamları, içinden niceleri, hiç bir baskı olmadan müslüman olmakta, İslâm’ın üstünlüğünü belirten eserler yazmaktadırlar.

Hal böyle olunca bize düşen en mühim vazife çağımızın bu sevindirici gelişmesi­ne yardımcı olmak, İslâm’ı önce en doğru şekilde öğrenmek ve anlamak, sonra da çevremize ve hattâ bütün insanlığa tebliğ etmek ve anlatmak için olanca varlığı­mızı, gayretimizi ve müktesebatımızı sarf etmektir.

Bu vazife şüphesiz, herkesten önce —kendi sahaları olmak münasebetiyle— İla­hiyat tahsili yapmış olan kimselere terettüp etmektedir.

Hz. Peygamber AS’ın müjdelediğine göre kişinin, bir şahsı doğru yola getir­mesi ve hidayete ermesine vesile olması, üzerine güneşin doğduğu her şeyden —yani bütün dünya zenginliklerinden— daha hayırlıdır. Fussilet Sûresi’nde de şöyle buyruluyor: “Ben de gerçek müslümanlardanım.’ diyerek iyilikler yapan ve insanları Allah’a davet eden bir kimseden sözce daha güzel kim olabilir!..’ (Kur’ân-ı Kerim, XLI/33).

O halde böyle hareket, faaliyetlerin en şereflisi ve en kârlısıdır. Bu asil hizmet­te kusur etmek ve gevşek davranmak ise insanı büyük pişmanlıklara uğratacaktır.

Görmesin imdat yâ Rab, rahmetinden tâ ebed

Sarf-ı makdur etmeyen hemcinsinin imdadına.

AÜİF Yıllığı 1978-1979, s.17.

h1

Niçin Keşf-i Kadîm

Nisan 28, 2007

Yazar: Dücane Cündioğlu

1258-1914 yılları arasının “İslam ilim ve fikir mirasının kayıp halkası” olarak telakki edilmesi, gerek Batı dünyasında gerek İslam dünyasında neredeyse tartışıl(a)mza bir muârefe halini almış bulunuyor ne yazık ki! Bu yanlış ve yanıltıcı yargıyla alakalı olarak birçok yazı yazdım ve sadece Batılıların veya İranlı yada Arap müslümanların değil, “kayıp halka”nın tabii bir devamı olmak haysiyetiyle yola koyulacakların (!) dahi kendi bilgi miraslarını gafletle reddederek anu anlatmak imkanından kendilerini mahrum edişlerine defalarca işaret etmeye çalıştım.

Batı’da aydınlanma adı verilen gelenek karşıtı kopuş, esas itibariyle Batı felsefî mirasının “ulus dillerde yeniden inşası” anlamını taşır; başka bir deyişle Kıta felsefesi, Avrupalı ulusların Kıta’nın bilgi mirasını aralarında paylaşmayıp Almanca, İngilizce, Fransızca, İspanyolca olarak yeniden üretmeleinden ibarettir. VE esas itibariyle orada söylenilmiş yeni birşey de yoktur! bütün yapılan, Latince yazılı bulunan malûmatın İslam bilgi geleneğine ait unsurlarla harmanlanıp sözgelimi Almanca evya Fransızca ya da İngilizce olarak dile getirilmesi, bu ulus dillere kadîm felsefenin temel sorunlarını dile getirecek kabiliyetlerin kazandırılmasıdır. Nitekim böyle de olmuş, Batı metafiziği Tanrı’yı dışarıda bırakacak şekilde (dünyevîleşerek) ve tek tek ulus dillerde yeniden formüle edilmiştir.

Osmanlı imparatorluğu’nun yıkılış sürecine girmesiyle birlikte İslam Medeniyeti; Arap, İran, Türk felsefeleri olarak tanımlanmaya, yani atomize edilmeye çalışılmış; Batılılar önce Arap Felsefesi, Arap Tarihi, Arap Müziği vb. gibi tasniflerle İslam medeniyetinin bütünlük ve süreklilik vasfını yok etmeye uğraşmışlar; sonra siyasi parçalanma bu kurmaca tasniflerin işini kolaylaştırdığından kendileri aradan çekilinde her unsur kendi tarihini, kendi felsefesini, kendi astronomisini, kendi matematiğini, kendi müziğini, kendi hususi geleneklerini, esasen sadece bir parçası oldukları o koca bütünü temsilen öne çıkarmak gibi lüzumsuz gayretkeşliklerde bulunmuşlardır.

modern ulus devletolgusunun ürettiği sosyal ve siyasi bilinçbu yaklaşımlara meşruiyet kazandırmakla kalmamış, aynı zamandsa İslam coğrafyasında birbirinden yalıtılmış bir biçimde oluşan bağımsız adacıklarda, güya sadece bu adacıklara mahsus tarihler yazılmaya başlamıştır. tarih yazıcıları, kendi bütünlüğünden kopuk olarak salt bir ulusun, salt bir devletin, salt bir vatanın tarihini yazmayı marifet bildiklerinden, bir tek ulusa, bir tek devlete, bir tek vatana ait müstakil bir tarih, müstakil bir bilim geleneği, müstakil bir düşünüş tarzı, müstakil bir din ve dünya tasavvuru üretmek amacıyla tarihsel bütünlük ile sürekliliği istedikleri gibi çarpıtmışlar, bu çarpıtılmışlık içerisinde dünyaya gözlerini açanlar ise ister istemez o kadîm ve sahîh bütünlük ve sürekliliğin takipçiliğini yapamaz hale gelmişlerdir. çünkü İmparatorluk ufkunu kaybetmiş olanların, siyaseti hilafet yerine devlet, adalet yerine eşitlik terimleriyle tartışmak gafletine düçar olmaları gibi, İstanbul (Payitaht) ufkunu kaybedenler de tarih ve coğrafya tasavvurunu millet yerine ulus ölçeğinde ele almak hatasını işlemişlerdir.

“Yeni birşeyler söylemek” iddiadıyla ortaya çıkanlar, farklı bir medeniyetin sözcülüğünü yapar hale düştüklerini bile farketmeksizin egemen olanı evrensel lan mertebesine çıkardıkları gibi, “Hak taaddüd etmez!” düsturunu unutup birdenbire başka başka hakikatler olabileceği yalanıyla kendilerini aldatmayı tercih etmişlerdir.

bu toprakların çocukları Ben Hakikatim demeyi unuttukları günden berii yeni birşeyler söylemeye, yeni birşeyler ortaya koymaya çalışıyorlar ama yaklaşık bir asırdır ne yeni birşeyler söylüyorlar, ne de yeni birşeyler ortaya koyuyorlar. yeni birşeyler ortaya koymayı marifet addettikçe, o ortaya koyduklarını zannettikleri yenilikler, kendi dünyalarının değil, egemen dünyanın kabul ve takdir edebileceği lâfazanlıklardan öteye gitmiyor.

Evet, bu toprakların çocukları, yeni birşeyler ortaya koymayı marifet addettikçe, bir türlü kendileri kalmayı beceremiyorlar; bir türlü tarihlerini ve coğrafyalarını kendi bütünlüğü ve sürekliliği içinde algılayamıyorlar. yapısal bütünlüğü parçalanmış, tarihsel sürekliliği kesintiye uğramış böylesi bir dünya tasavvuruna saplanıp kaldıkça da yeniden ve bir daha o muhteşem İmparatorluk ufkuna, o muazzam İstanbul ufkuna yerleşmek imkanını ele geçiremiyorlar. oysa bir kez, evet bir kez o ufuktan dünyaya bekmayı denerlerse, eksik parçalar yerini bulacak ve keşf-i kadîm çabası daha önce olduğu gibi bugün de kendilerine güç ve kuvvet verecektir!

Kadîm olanı keşfetmek, yeni olanı ortaya koymaktan belki daha güç ve fakat hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki çok daha asil bir çabadır! Tarih, bugüne değin, kadîm olanı keşfetmek için çaba sarfetmeyen hiçbir toplumun yeni birşey ortaya koyduğuna tanıklık etmedi.

İşte zaten bu yüzden bu toprakların çocuklarının öncelikli görevi vaz’-ı cedîd değil keşf-i kadîm olmalıdır!

Yazarın izni ile aynı adlı kitaptan iktibas edilmiştir. 

h1

Din Öğretiminde Arapça’nın Yeri ve Önemi

Nisan 28, 2007

Yazar: Dr. Zekeriya YILMAZ

Bizleri en güzel şekilde yaratan ve kulluğuyla şereflendiren Yüce Allah’a hamd, âlemlere rahmet olarak gönderdiği Resûl’üne salat ve selam olsun.

            Kainatı  ‘kün (ol)’ emriyle var eden Rabbimiz, insanların renklerinin ve dillerin farklılığını, kendi birliğinin delillerinden birisi olarak göstermiştir. Allahu Teâlâ, vahiy ile görevlendirdiği peygamberlerini, içinde yaşadıkları toplum arasından seçtiği gibi, onlara vahyettiği kitapları da, o toplumun dili ile indirmiştir. Hikmeti gereği O, hükmü kıyamete kadar devam edecek olan son kutsal kitap Kur’an-ı Kerimi, bütün insanlığa Arapça olarak indirmiştir. Evrensel hükümlerinin kendileri için de bağlayıcı olması nedeni ile Müslüman olan her millet, Kur’an’ı anlamak için onun dilini öğrenmeye büyük önem vermiştir. Türk milleti de, asırlar boyu Kur’an diline aynı özeni göstermiş; onu anlamak için Arapça’yı uzun asırlar boyunca medreselerde okutmakla yetinmemiş; yazdığı dinî eserleri de bu dille yazmayı tercih etmiştir. Böylece Arapça bir bilim dili hâline gelmiştir. Bu bakımdan, tarihte olduğu gibi, günümüzde de İslâmî ilimler alanında  tahsil yapan insanların, bu dile aynı özeni göstermeleri gerekir. Zira, Kur’an-ı Kerim’i doğru olarak  anlayabilmek için  Arapça bilmenin zorunluluğu inkâr edilemez bir gerçektir

            Aralarında sarf, nahiv, belağat ve edebiyat ilimlerinin de yer aldığı Arap Dil biliminin, on iki ilimden oluştuğu, dil bilimcileri tarafından ifâde edilmiştir. Bu disiplinler, bir ilahiyatçının meslekî formasyonunda ‘olmazsa olmaz’lar arasında yer alır. Bir ilahiyat öğrencisi, en azından, aşağıdaki hususları dikkate almalıdır:

        1- Kelimenin yapısından, fiil çekimlerinden vb. hususlardan bahseden sarf ilmi, bu dili öğrenmeye başlayanlar için hayatî bir önemi hâizdir.

        2- Kelimelerin cümle içindeki değişik pozisyonlarından dolayı uğradıkları hareke değişiklerini konu edinen nahiv ilmi ise, Arapça metinleri doğru okuma ve anlamada vaz geçilmez bir disiplin niteliğindedir.

        3- Yüksek edebiyat olarak mütalaa edebileceğimiz söz sanatlarından bahseden belağat ve edebiyat ilimleri de, Arap dil biliminde nihaî merhaleyi oluşturmaktadır.

            Çünkü her kültür, kendi diliyle öğrenilir. İslâm kültür ve medeniyeti de ancak bu medeniyetin ortak dili olan Arapça ile öğrenilir. Dinî konularda halkımızı aydınlatacak olan ilahiyatçılarımız, her şeyden önce Arapça olan Kur’an ve Sünnet gibi temel kaynaklar ile, bunları açıklama amacıyla yine Arapça olarak yazılan, diğer eserleri  doğru bir şekilde anlayabilmek için Arapça’yı iyi bilmek durumundadırlar. Bu  dili  iyi bilmeyen bir ilahiyatçının durumu; zorunlu olan  malzemeyi temin etmeden bina yapmaya kalkışan bir ustanın durumuna benzer. Böyle bir ustanın sağlam ve güzel bir ev yapma imkânı olmadığı gibi, Arapça’yı iyi öğrenmeden yetkin bir ilahiyatçı olmak; sağlıklı araştırma ve incelemede bulunmak da kanaatimizce imkânsız görünmektedir. Bu bakımdan, yeni yetişmekte olan öğrencilerimizin Arapça öğrenimine  önem vermeleri gerekmektedir.

            Geleneksel din öğretiminde Arapça, âlet ilmi olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu kanaat, Arapça’nın önemini azaltmamaktadır. Çünkü Arapça  bir vasıtadır ancak, amaca ulaşmanın en önemli aracıdır. Amacın yüceliği aracın da değerini yüceltir. Bundan dolayı, hâlisane bir niyetle, Kur’an’ı ve onunla ilgili bilimleri anlamak için bu dili öğrenen bir mümin, nafile ibadet yapmaktan daha fazla sevap kazanır. Ne var ki,  sadece Arapça öğrenmekle de iş bitmez. Arapça’yı kullanarak söz konusu ilim dallarında da eğitim görmek gerekmektedir. Yoksa, her Arapça bilenin iyi bir ilahiyatçı olabileceği de düşünülemez.

        Şunu unutmamalıyız ki, Arapça’nın diğer dillere benzemeyen yönleri vardır. Çünkü, diğer dillerde harf ve hareke, birlikte yazıldığından, kısa sürede okumayı öğrenen kişi, -manasını anlamasa bile- metni doğru okuyabilmektedir. Arapça’da ise durum böyle değildir. Zira, mana+ okuma‘dan ibaret olan Arapça’nın öğrenilmesi için uzunca sayılabilecek bir süreyi bu dili doğru okuyabilmek için zorunlu olan kâide ve kuralların öğrenimine harcamak gerekmektedir. Ancak bundan sonra Arapça, diğer ilimlere bir basamak oluşturabilir.

            Arapça öğreniminde temel teşkil eden sarf ve nahiv; zor, meşakkatli ve zaman alıcı birer ilim dalıdır. Zira, dil âlimlerimiz, bir benzetme yaparak sarfı, ilimlerin annesi, nahivi ise, babası, olarak tasvir etmişlerdir. Âlet ilmi olarak kabul edilen sarf ve nahiv, Arapça dil öğreniminde birinci merhaleyi oluşturmakta; bundan sonraki aşamada ise, başta Kur’an-ı Kerim ve Hadisi Şerifler olmak üzere, İslâmî ilimler olarak adlandırılan Kelâm, Tefsir, Hadis, Fıkıh ve bunların usûlleri, Siyer ilmi ve diğer yardımcı ilimlerin tahsili yer almaktadır.

      İşin zorluğu ve zaman alıcılığı, şuradan kaynaklanmaktadır: Nahiv ilmi bir hareke ilmi, yani, kelimenin sadece son harfini harekeleme ilmidir. Kur’an okuyabilen herkesin bildiği gibi, hareke üstün, esre ve ötre olmak üzere üç türlüdür. İlk bakışta çok basit gibi görünmekte ise de, bu ilmin uzmanları, onun zannedildiği kadar basit olmadığını, aksine çok detaylı olduğunu bilirler. İslâmî ilimlerin öğrenim yerleri olarak tezahür eden medreselerde, asırlarca  tedris edilen nahiv ilminin tahsiline büyük önem verilmesi ve bunun uzunca sayılabilecek bir süreyi alması, bu ilmin zorluğunu göstermektedir.

            Ayrıca Arapça, tıpkı Tıp, Matematik vb. ilimlerde olduğu gibi, insanın kendi kendine öğrenebileceği bir ilim değildir. Bu bakımdan İslâmî ilimleri öğrenmeye başlamadan önce bunu öğrenmiş olmak gerekmektedir. Günümüzde nasıl ki değişik Fakülteler kendi öğrenimlerine katkı sağlamak amacıyla dil öğrenimine önem veriyorlarsa, İlahiyat öğreniminin kalitesini artırmak için de Arapça öğrenimine önem verilmelidir.    

            Örnek olarak, Mühendislik Fakültelerinde öğretim süresi Hz.+dört, öğretmen yetiştiren Eğitim Fakültelerinde beş, Tıp Fakültelerinde ise, Hz.+ altı olmak üzere toplam yedi yıldır. İlahiyat Fakültelerinin önemi ise, söz konusu fakültelerden daha az değildir. Nitekim, ‘Yarım usta evden, yarım doktor candan, yarım hoca, dinden eder‘ ata sözünde ifade edildiği gibi, din âlimi olmak da doktorluk kadar önemlidir. Bu sebeple, kanaatimizce İlahiyat Fakültelerine de, diğer fakültelerde olduğu gibi, Arapça ağırlıklı hazırlık sınıfı konulmalıdır.

         Bu yazımızla, genel olarak TC. İlahiyat Fakültelerinin Sayın Öğretim Üyelerine, Anabilim Dalı Başkanlarına, Bölüm Başkanlarına ve Fakülte Kurulu Üyelerine, özelde de, Sayın Fakülte Yönetim Kurulu Üyelerine ve Dekanlarına, bu kurumlarımızın kalitesini artıracağına inandığımız yukarıdaki teklifin hayata geçirilmesi hususunda gayret göstermeleri çağrısı yapmak istiyorum.

İlgililerin konuya duyarlı yaklaşacakları ümidiyle hepsine ayrı ayrı teşekkürlerimi arz ederim.

h1

21. Yüzyılda İlahiyat

Nisan 28, 2007

Yazar: Doç.Dr. M. Emin ÖZAFŞAR

Kimi din sosyologlarının çağımızda bir söz ettiği bilinmektedir Elbetteki bu tespit öncelikle Hristiyan Batı toplumları için yapılmaktadır. Sözkonusu bunalımı aşmak için  bazı teologlar “seküler teoloji” ve “seküler hristiyanlık” mefhumlarını geliştirmişler ve “tarih olarak ilahiyat” sorunsalını öncelemişlerdir  ( Peter L. Berger).

Batı kültürü kendi tarihsel ve kültürel dinamikleri çerçevesinde dinle ilişkisini yeniden organize etmiş ve bu ilişkiyi stabil bir yapıya kavuşturmuştur. Bunda batı dünyasının tarihsel tecrübesi, Hıristiyanlığın kendine özgü yapısı ve modernitenin kitleselleşen baskın egemenliği belirleyici olmuştur. İslam dünyasında ise, modern zamanlar kronik siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunların yaşandığı bir süreç olduğundan,  yaşamın her alanında görülen destabilizasyon müslüman toplumlar için halen çok ciddi varoluşsal kaygıları zinde tutmaktadır. Bu şartlar içerisinde Türk toplumu, son ikiyüzyılda batı modernitesini benimsemeyi ve ona ulaşmayı tarihsel bir determinizm olarak kabule sürüklenmiştir. Modern paradigma içerisinde kalınarak yaşamın her alanında “ittihad” ve “terakki” kavramları  ide olarak benimsenmiştir. Cumhuriyet devrimleri, bu ideyi gerçekleştirmek için yapılmıştır.  

Cumhuriyetle birlikte Türk toplumu din değiştirmediği, yahut dine yer tanımayan bir hayat görüşünü benimsemediği için toplumsal gereksinimler ve uluslararası gelişmeler, devletin öğretimin her düzeyinde  din öğretimini planlama, örgütleme ve denetlemesini gerektirmiştir. Yaklaşık yarım asrı geride bırakan yüksek din öğretimine ruhunu veren zihniyet, bu öğretimden güdülen amaç ve bu öğretimin kalitesi ilahiyatçılar tarfından kendi aralarında  hala tartışılmaktadır.

Bir görüşe göre  bu öğretim kurumlarının ardındaki kurucu iradenin “zihinsel tereddüdü” kurumların yapı, işleyiş ve ürününe yansımıştır. Bu tereddüt, en başta  din öğretiminin amaçlarında bir belirsizliği beraberinde getirmiştir. Buna bağlı olarak proğramlarda eklektik bir yapı, ders müfredatlarında yap-boz anlayışı, öğrenim süresinde sürekli değişim söz konusu olmuştur. Böyle olunca da bu kurumlar, ihtiyaçlara göre rasyonel düzenlemelerle nitelikli uzman yetiştiren yerler haline getirilememiştir. 

Üniversitenin yaygınlaştırımasıyla birlikte ilahiyat fakültelerinin sayısındaki artış, öğretim kalitesinde ve nitelikli mezun profilinde de bir artışı meydana getirememiştir. Kuruldukları ilk günden itibaren yüksek din öğretimi veren kurumlara alternatif olarak  geliştirilen “sivil din öğretim” girişimleri, en başta bu kurumlara karşı duyulan güvensizliğin bir ifadesidir. Alternatif din öğretimi girişimlerinin bir amacı da bu okullardan mezun olanların yetersiz görülmeleri ve paralel öğretim vererek öğrencilerin alan  bilgilerinin takviye edilmesidir. Nitekim, din hizmetleri veren DİB da, fakülte öğretimini yeterli görmeyerek zaman içerisinde alan dili (Arapça) ve birikiminin takviye edildiği kısa ve uzun süreli ihtisas kursları düzenlemiştir. Zaman zaman Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kendi ihtiyaçlarına göre organize edilmiş akademik standartları haiz  bir personel eğitim-öğretim müessesesi ihtiyacı içerisinde olduğunun dillendirilmesi de   öğretim kalitesi ile ilişkilidir.

İlahiyat fakültelerinin din teknisyeni yetiştiren yüksek okul veya öğretmen okulu gibi görülüp algılanması, bu fakültelerin evrensel düzeyde yüksek din/teoloji araştırmaları yapan kurumlar olmalarının önündeki en ciddi engeldir. Türk toplumunun, küresel ölçekteki ilişkileri, prestiji ve temsili açısından bugün  Kıta Avrupası, İngiltere ve Amerika’daki akademilerin yahut enstitülerin işlevine denk düşecek  dini bilgi eksenli bilimsel üretim yapan müesseselere her zamankinden daha fazla gereksinimi vardır.

Din eğitim ve öğretimi meselesi, XX. Yüzyılın kendine özgü şartları ve duyarlılıkları zaviyesinden görülmemeli, XXI. Yüzyılın ufku, imkan ve zorunlulukları açısından ele alınıp değerlendirilmelidir. 

Bizim için   bu çerçevede   “ilahiyat bunalımı” değilse bile bir  “ilahiyat sorunu”ndan söz edilebilir. Zihniyet, kurum ve proğramlar düzeyindeki sorunlar İlahiyat fakültelerinde öğrenim görenlerin gayretleriyle bir ölçüye kadar aşılabilir.

Öncelikle İlahiyat konularının sıradan bir mesleki formasyon olarak görülmeyip, önemsenmesi, ve ciddiye alınması gerekir. Bunun yanında alanın sevilmesi ve İslam ilahiyatı konularında bilgilenmeye coşkuyla, heyecanla yönelinmesi gerekir. Tabii ki, kuru heyecan yeterli olmadığıdan  bu saha için kaçınılmaz olan alt yapının özveriyle hazırlanması gerekir. Başta temel İslam bilimleri olmak üzere, İslam, tarihi, İslam felsefesi, İslam sanatları  ve benzeri bilim dallarının  temel kaynaklarının dili olan Arapça’nın belli bir düzeyde öğrenilmesi zorunludur. Arapçasız bir ilahiyat düşünmek mümkün değildir.

h1

İLAHİYATÇININ MİSYON VE VİZYONU

Nisan 28, 2007

Yazar: Dr. Yasin YILMAZ

İlahiyatçı “Ben insanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyât/56) gerçeğinden hareket ederek, yaratılışın ana amacının Allah’ı tanımak, O’na sevgiyle bağlanarak ibadet etmek olduğunu bilen kişidir. Buradan hareketle, kendisi doğru İslâmı bildiği,  Yaratıcının emirleri doğrultusunda İslam’a ait doğruları yaşadığı gibi, “iyiliği emretmek kötülükten vazgeçirmek” hakikati doğrultusunda, diğer insanlara da bu hususta örnek olarak yardım eden, onların eksik yönleri konusunda bilgilendirme yapan ve nebevî görevi hakkıyla ifa eden bir davetçi olmalıdır.

İlahiyatçı vahye dayanan, akla güvenen ve ilimle gelişen bir medeniyetin mensupları olarak tarihine mirasçı olan kişidir. Tarihe mirasçı olarak da, geçmişin bütün birikimini ele alarak, onu Kur’ân ve sünnetin ana verilerine ters düşmeden nemalandıran, günceli yakalayan, yaşadığı toplumda saygınlığı en üst seviyede olan, günümüz Müslümanları ve hatta bütün insanlık için dersler çıkaran kişi olmalıdır.

İlahiyatçı, vicdanın ışığı din ilimleri, aklın ışığının da medenî yönden gelişmeyi sağlayan fen ilimleri olduğu unutmamalıdır. Çünkü  din ve bilim arasında, özellikle bizim dinimiz İslâm’la fen bilimleri arasında çatışma olmadığını, bilakis fen bilimlerinin ana kaynağının da İslamiyet olduğu bilmesi ve onu delillerle ortaya koyması gerekir.

İlahiyatçı, insanın inanma ihtiyacı ve bu doğrultuda bir takım değerlere sahip  ve insanın insana muhtaç olduğunu da unutmaması gerekir. 

İlahiyatçı güçlü bir imana sahip, dinî ve dünyevî yaşamda dengeli, nefsini ıslah etmekle işe başlayan, insanlara faydalı olan, insanlar arasında birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularını geliştiren, demokrat kişilikli, istikametli, yeteneklerini inkişaf ettiren, olaylar karşısında hissine kapılmadan pozitif hareket eden, insan psikolojisini iyi bilerek, muktezay-ı hale uygun söylem geliştiren, “asırlara göre ahkâm tagayyür eder” anlayışıyla yeni meselelere Kur’ân ve sünneti esas alarak çözümler ürütebilen, zillete tenezzül etmeyen, hukuku bilerek ve ona saygılı olarak sosyal uzlaşma ortak paydalarını sağlayan kişi olmalıdır.

İlahiyatçı, dini konularda hassas, ancak sadece asırlar öncesinin yorumlarına bağlı kalmayan, dinî konularda akıl-mantık ölçülerini kullanan, dindeki hoşgörünün sınırlarını  daraltmayan ve diğer insanların yaşam biçimine tahammül eden kişi olmalıdır. İslâm’ı anlatırken ifrat ve tefritten uzak, Allah’ı azapçı, Kur’ân’ı yasakçı ve ahireti de azap yeri olarak göstermeyen bir anlayışta olmalıdır. Daha doğrusu İslâm’ı dar kalıplar arasına sokmayan ve  Allah’ın engin rahmetini  ipotek altına almamalıdır. 

   İlahiyatçının, din eğitiminin ilk amacının, kişiye Allah’ı, bütün isimleri, sıfatları ve evrendeki tüm tasarrufları ile bildirmek ve tanıtmak  olduğuna inanması gerekir. Çünkü onun inancına göre iman, hem nurdur hem de kuvvettir. Buna paralel olarak dinî eğitimde hür fertler yetiştirilmesinin önemini bilmesi gereklidir. Çünkü din ve kalbin hakim olduğu doğu toplumlarında, kişisel ve toplumsal hürriyetler, kişilerin içsel disiplinine bağlıdır. Kanun gücü ikinci derecede kalır. İçsel disiplin, ya da içsel özgürlük, güçlü bir iman ile sağlanabilir. İman ne kadar parlak olursa, kişi o kadar hür olur, olaylara bakışı, değerlendirmesi ve çözümü de o kadar isabetli olur. .

İlahiyatçı, eğitimde şuurlu ve sorgulayıcı fertlerin yetişmesine katkıda bulunmalıdır. Bu doğrultuda hayatın manasını, ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, bu dünyada vazifesinin ne olduğunu sorgulayarak, ikna edici cevaplar vermelidir. Çünkü sorgulanmamış bir hayat yaşamaya ne kadar layıktır? Kendi yaşamını sorgulamayan insanların, sosyal hayata ve dine ilişkin gözlemlerini sorgulaması ne kadar beklenir?

Bir din eğitimcisi olarak ilahiyatçı, günümüzde kendisine çok iş düştüğünü bilmesi gerektiğine inanmalı ve bu alanda hiçbir fedakarlıktan kaçınmamalıdır. Çünkü bu gün ülkemizde cinayetlerin, hırsızlığın, tacizlerin, haksız mal edinme, devleti hortumlama ve kapkaç olaylarını artmasında “bana değmeyen yılan bin yaşasın“benim vazifem sadece dini araştırmak” anlayışıyla hareket din eğitimcilerinin de, “el-emri bi’l-mârûf ve nehy-i ani’l-münker” bağlamında  az da olsa katkısı vardır.

Bu konu ile ilgili olarak kişisel gelişim uzmanı Doğan CÜCELOĞLU’nun şu sözleri çok dikkat çekicidir. Doğan CÜCELOĞLU, “Ben Amerika’da yirmi beş yıl kalmış bir insan olarak şöyle bir gözlem yapıyorum. Amerika’da hiç eğitim görmemiş bir insanla aynı odada kalmaktan korkarım. Beş dolar için gırtlağını kesebilir. Eğitim orada gerçekten bir fark yaratıyor. Eğitim düzeyi yükseldikçe, uygar, olgun, sorumluluk sahibi, verdiği sözü tutan, kişisel bütünlüğü olan bir insan olma yolunda ilerliyor. İstisnalar kesinlikle olabilir ama genellikle böyle.

Türkiye’ye gelip baktığımda iki faktör görüyorum. Şehirleşme ve eğitim. Türkiye’de şehirleşmiş ve eğitim görmüş insandan korkuyorum. Kesinlikle insafsız, kendinden ve kendi yakınlarının çıkarından başka bir şey düşünmüyor. Bu son derece kuvvetli bir duygu bende. İliğini sömürür bitirir, hiç acıma duygusu da yoktur…..” (Altınoluk,  S. 202, (Aralık 2002), s. 11 demektedir. Cüceloğlu, tespitinde gerçekten doğrudur, ancak okumuş ve şehirleşmiş kesimin bu hâle gelmesindeki en önemli faktöre değinmemiştir. İşte burada unutulan husus, Türkiye’de  yapılan eğitimin tek taraflı olması ve ilahiyatçıların ya görevlerini tam olarak yapmamalarından ya da etkisiz kalmalarından ileri gelmektedir.

Çünkü dinî ilimler almamış bir kimse devamlı dünya hayatını düşündüğünden haram-helal hissi de olmayınca hedefine ulaşmak için Makyavel gibi her türlü vasıtayı meşru görerek acımadan dilediğini yapmıştır ve yapmaktadır. İlahiyatçılar bu konuların helal-haram hissini bulundukları her platformda yerine getirmelidirler. (Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin okutulmasının, 1982 anayasasına mecburi olmasına katkıda bulundukları gibi).

İlahiyatçı din eğitimi verirken  ya da dinî bir hizmeti yerine getirirken, muhatap kitleye batılı tasvir etmeden, günceli yakalayarak, sevgi merkezli, motive ederek, kaynaştırıcı ve seviyeye uygun şekilde davranmalıdır. Ayrıca hem hikmetli hem de muhakemeli konuşarak ve fıtratı değiştirerek değil, duyguları iyiye güzele yönlendirerek görevini yerine getirmelidir.

İlahiyatçı din eğitiminde; imanı, marifetullahı, doğru İslâm’ı ve İslâmiyet’e ait doğruları özenle sunan, bilgisini fen ilimleri ile destekleyen, sosyal bilimlerin, psikoloji ve pedagojinin kuralları çerçevesinde hareket eden, dinî kavramları net bir şekilde açıklayan ve karşısındaki toplulukla pozitif iletişim kuran kişi olmaya özen göstermelidir.

Sonuç olarak ilahiyatçı, “kültürel mirası değerlendirebilen, yaşanan hayatı yorumlayabilen ve problemlere çözüm üretebilen bireyler yetiştirmek” vizyonuna ve “muhatap olduğu kitlenin zihninde insana, düşünceye, hürriyete, ahlâka, dinî değerlere ve kültürel mirasa dayanan bir din eğitimi ve öğretimi anlayışına katkıda bulunmak” misyonuna sahip olan kişi olmalıdır. Bu doğrultuda; sağlıklı bir din anlayışının Türkiye için önemine, düşünen sorgulayan, inancını aklıyla birleştiren öğrencilerin yetişmesine hizmet edecek metotların geliştirilmesine çalışan, ezberci ve baskıcı bir yaklaşımı değil, konuları çözümleyici ve yorumlayıcı bir yaklaşımı benimseyen, dini huzur verici ve barışı sağlayıcı gücünü ortaya çıkarmaya çalışan, şekilcilik ve sloganları değil, ahlakî ve dinî öğretilerin felsefesini benimseyen, din eğitimi ve öğretiminde kavram kargaşası ve kavram belirsizliği oluşturmayan, meselelere aceleci çözümlerle yaklaşmaya çalışmayan, oku, düşün ve anla prensibini benimseyen kişiler olmalıdır. (İmam Hatip Modeli Rehber Kitapçığı, s. 6)

Ayrıca “beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” hadisini hayat felsefesi yaparak, öğrendikleri ile hayatı anlamlı hale getiren, dini hiçbir siyasî düşünceye alet etmeyen ve dinin umumun saadeti için önemli olduğunu bilerek bütün dünyevî düşüncelerin üzerinde tutulması gerektiğine inanan ve bunu hayatında uygulayan kişidir.

h1

YENİ BİR ÂLET İLMİ : OSMANLI DÖNEMİ YAZISI

Nisan 28, 2007

Yazar: Prof. Dr. Ali YILMAZ

Osmanlı döneminde yaşamış pek çok âlim tanıtılırken, genellikle, “Ulûm-ı âliye vü êliyeyi tahsîl…” ettiğinden bahsedilir. “Yüksek ilimleri ve âlet ilimlerine okuyup elde etmek.” demektir. Bu ifade aslında, o dönemin medresesinde yetişmiş olan bir kimsenin, medresede okutulması mu’tâd olan bütün dersleri okuduğu ve hepsini tamamladığını anlatmaktadır. Söz  konusu ibâre genellikle, “… tahsîlden sonra…”  şeklinde devam eder ki, arkasından o zâtın hayâtında ondan sonraki gelişmeler anlatılır.

Bu sözden ilimlerin ikiye taksim edilmiş olduğunu anlıyoruz. Osmanlı medresesinde okutulan ilimler ikiye ayrılarak ifade edilirdi : “Âlî ilimler” ve “âlet ilimleri”.

“Alî ilimler”den maksat, başta tefsîr, hadis, fıkıh, tarih ve buna benzer ilimlerdir ki, bilgisine ulaşılması amaçlanan ve gerekli olan bütün ilimler bunun içine girer. “Alet ilimleri” ise, bilgiye ulaşılmasına vasıta olan ilimlerdir. Bunlar da, başta dil olmak üzere, belâgat, meânî, mantık gibi ilimlerdir.

Osmanlı medreselerinde okuyan kimseler öncelikle, âlet ilimlerinin başında gelen Arapça ve Farsçayı öğrenmek durumunda ve zorunda idi. Çünkü, resmen eğitim dili Arapça veya Farsça olmamakla beraber, okunacak kaynaklar genellikle bu dillerden olduğu için, o zamanın ihtiyâcı olarak, diğer ilimlerde gelişebilmek, onların metinlerine vâkıf olabilmek için bu iki dili, özellikle de Arapçayı iyice öğrenmek gerekli idi. Bunun yanında, anlamaya yardımcı olan ve anlamanın yollarını açan belâgat, meânî ve mantık gibi âlet ilimleri de öğrenilir; bütün bunlarda yeteri kadar ilerleme sağlandıktan sonra asıl ilimlerin öğretilmesine geçilirdi.

İyi yetişmiş bir ilim adamı olabilmek için âlet ilimleri, geçmişte olduğu gibi, aynen günümüzde de ehemmiyetini muhafaza etmektedir. Kendi alanında gerçekten yetişmek isteyen kimsenin, mutlaka o alanın gerektirdiği yabancı dil bilgisine sahip olması gerektiği âşikârdır. Ayrıca ilim adamı olma yolundaki kişi mutlaka kendi dilini de iyi bilmek zorundadır. Dilin kelimelerini iyi kullanabilmeli, dilbilgisi kurallarına uygun yazmalı ve konuşabilmelidir. Aynı zamanda, eski deyimle “belâgat ve meânî”ye tekâbül eden güzel anlatım yollarını da bilmek gerekir.

İlâhiyat tahsîli görenler de aynı şekilde âlet ilimlerini ihmâl etmeme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. İlâhiyat tahsîli gören ve kendisini gerçekten bu alanda yetiştirmek isteyenlerin mutlaka Arapçayı iyice öğrenmesi gerekir. Ayrıca kendi dilimizi iyi bilmeli ve doğru kullanabilmelidir. İyi bir Farsça bilgisi işini kolaylaştıracak ve kendisine yardımcı olacaktır. Ancak bunlar yeterli değildir. Günümüzde âlet ilimlerinin arasına bir batı dili ve son zamanlarda özellikle İngilizce de girmiş bulunmaktadır. İlâhiyat alanında iyi yetişmek isteyen birinin, günümüz âlet ilimleri arasına zarurî olarak girmiş bulanan ve gerçekten de bilgiye ulaşmanın yollarından biri durumunda bulunan bir batı dilini, özellikle de İngilizce’yi iyi bilmelidir. Artık her yerde özellikle İngilizce bilip bilmediği soruru ve sorunuyla karşı karşıya gelecektir. Bu bakımdan diğerleri yanında bu da halledilmelidir.

Ben, Osmanlı dönemi yazısının da, artık bir âlet ilmi hâline geldiği kanaatindeyim. Bilindiği gibi biz Türkler İslâmiyet’i kabul etmemizle birlikte Ku’r’ân’ın yazısı olan Arap alfabesini kullanmaya başladık. Ecdâdımız bu asırlarda, kavuşmuş oldukları yeni bir inanç ve bu inancın, yani İslâmiyet’in vermiş olduğu ruh ve heyecan sâyesinde her sahada yeni yeni atılımlar sağlamışlardır. Yazı da bunlardan biridir. O asırlardan başlayarak, XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar, en azından 10 asır gibi uzun bir zaman boyunca, yazılı her şey bu yazı ile yazılmıştır. Böylece milletimizin bu asırlar içinde kurmuş olduğu medeniyetlerin, geliştirdiği kültürün ve hayat tarzının; diğer milletlerle, kültür ve medeniyetlerle olan çeşitli şekillerdeki münâsebetlerinin netîcesi olarak bizlere sayısız yazılı kaynak kalmıştır. Bugün kütüphânelerimiz ve arşivlerimiz bu malzeme ile dolu bulunmakta, araştırıcıları ve ortaya çıkaracak yetişmiş elemanları beklemektedir. Bunlar elyazması ve matbû kitaplar ile, gazete ve dergiler; arşiv belgeleri, çeşitli kayıtların tutulduğu defterler; şahısların ellerinde bulunan tapu, nişan, berat gibi çeşitli kıymetli evrak ve belgelerdir.

Yeni bir yazıyı kullanmaya başlamanın tabîî sonucu olarak bütün bunlar, okuyabilecek, günümüze aktarabilecek ve değerlendirebilecek yetişmiş elemanları beklemektedir. İlâhiyat, edebiyat, tarih, kütüphanecilik gibi alanlarda çalışanların ve kendini yetiştirmek isteyenlerin Osmanlı dönemi yazısı ile yazılmış metinleri okuyamıyor olmasını düşünmek mümkün değildir. Ya da bunu mutlaka bilmesi gerekir diye söylemek her halde daha doğru olur. Hatta diğer alanlarda çalışanların bile bu yazıyı bilip, alanıyla ilgili o dönemlerdeki gelişmeleri inceleyebilmesi, kendisine ve alanına büyük katkı sağlayacaktır.

Kütüphanelerimizdeki birçok elyazması eser, arşivlerimizdeki belgeler ve diğer malzeme araştırıcıları beklemektedir. Birçok insanımızın oturduğu evin, ektiği arazinin, hayvanını otlattığı yaylanın eski tapuları bu yazı ile yazılmış olduğundan zaman zaman anlaşmazlık halinde imdâdına yetişmektedir. Bundan otuz-kırk sene öncesine kadar, mahallinde bunları okuyabilen yaşlı dedelerimiz vardı. Böyle bir belge mahkemeye intikâl ettiği zaman, mahkeme onları bilirkişi tayin eder ve onun delâletiyle mesele çözülürdü. Ancak günümüzde o dedelerimiz artık yok, hepsi Hakk’ın rahmetine kavuştu; onun için yerel mahkemeler böyle durumlarda onları, okunup çözülmesi için üniversitelerin bulunduğu büyük şehir merkezlerindeki mahkemelere göndermekte ve birçok yazışma sonunda, hayli zaman kaybedilerek halledilebilmektedir.

Sevgili İlâhiyat öğrencileri! Bence sizler, mezun olduktan sonra gittiğiniz yerlerde bu işin uzmanı olmalısınız. Meselâ bir ilçenin müftüsü bunu halledebilecek donanımda olmalı; ya da o yerlerdeki okulların İlâhiyat Fakültesi mezunu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni bunu çözebilmelidir. Çünkü onları çözebilmek için Osmanlı imlâsına âşinâ olmak ve ıstılahları bilmek gerekmektedir. Arapça ve Farsça bilgisi bunları çözebilmek için mutlaka gereklidir.

İlâhiyat Fakültesi öğrencileri, imlâya âşinâlıkları yanında Arapça bilmeleri bakımından bunları anlayıp çözebilmek için büyük bir avantaja sahiptirler. Bunun yanına Farsçayı da ilâve edebilirlerse, bu açıdan da kendileri için ayrıca bir avantaj elde edeceklerdir.

Değerli öğrenciler! Yukarıda bahsettiğim bütün âlet ilimlerinde kendinizi iyi yetiştirmelisiniz. Ayrıca, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği Bölümü’deki zorunlu, İlâhiyat Bölümü’nde seçmeli Osmanlı Türkçesi dersini iyi değerlendirerek, onun üzerine kendi gayretlerinizi eklemek suretiyle, Osmanlı dönemi yazısında da kendinizi yetiştirmenizi tavsiye ederim. Sizler, bunun gerekliliği hususundaki bilincinizi her zaman muhafaza ediniz. Allah’tan hayat boyu başarılarınızın devamını dilerim.

h1

NE MUTLU İLÂHİYATÇI OLABİLENE!

Nisan 28, 2007

Yazar: Prof. Dr. Mehmet BAYRAKDAR

İlâhiyatçı kısaca, Allah hakkında ve O’na ait yani ilâhî olan şeyler hakkında bilgi sahibi, Allah’ı araştıran kimse demektir. Felsefî bir ifadeyle ilâhiyatçı, metafizikçi demektir.

Her ilâhiyatçı, Allah’a inanan ve O’na teslim olan kimse olmakla birlikte, her inanan ilâhiyatçı demek değildir. İnananlardan ilâhiyatçı olmanın zorunluluğu ve gerekçesi Kur’an’daki, sözgelimi, Âl-i İmrân sûresinin 7. ayeti ile Hacc sûresinin 3. ve 7. ayetlerinin anlamlarında ortaya konmuştur: Kur’an’ın, doğanın ve  insanın kendinde taşıdığı muhkem ve müteşabih ayetlerin gerçek bilgisine sahip olma, Allah hakkında ilim ile konuşma.

Allah, Hakk’tır (bkz. Hacc: 6). Hak, bilgide hakikat, mantıkta doğruluk, hükümde hukukî olan ve adalet, estetikte güzel, fiil ve davranışlarda hayır ve iyilik demek olduğundan dolayı, Hakk’ın bilgisine sahip olan ilâhiyatçı, sözünde ve fiilinde gerçekçi, doğru, güzel, âdil ve iyi olan kimse demektir.

O halde, her yönüyle hakikat, doğruluk, güzellik ve iyilikle tanımlanan bu ülküsel anlamdaki ilâhiyatçıdan daha değerli kim olabilir? İşte siz İlâhiyat öğrencisi olarak böyle bir ilâhiyatçı olmaya adaysınız. Her şey, doğrudan veya dolaylı olarak ilâhî olan ile ilişkili olduğundan, ilâhiyatçı olmak başta ilâhiyat ilimleri olmak üzere çeşitli ilim dallarında bilgili olmayı gerektirir. Sözgelimi bir siyaset öğrencisi bir saat ders çalışıyor veya bir kitap okuyorsa, sizlerin iki-üç saat çalışmanız veya iki-üç kitap okumanızı gerekir.

Geçmişte de zaman zaman rastlandığı gibi günümüzde değerler ve değer yargıları farklı olabiliyor; yani daha açık bir ifadeyle değersizler değer olarak telâkki edilebiliyor. Para ve paralı değerli gibi görünebiliyor veya çağa göre seküler söylem ve bu söylemi yapanlar değerli görülebiliyor. Fakat unutmayın ki altın yere düşmeyle pul olmaz; yeter ki sizin fikriniz ve zikriniz olsun. Hâlâ ve her zaman iyi yetişmiş ilâhiyatçılar, bol parası olmasa da en değerli ve itibarlı kimselerdir.

Geçmişten bugüne insanlık tarihinin en değerli isimleri, unutulmayan ve evrensel insanları peygamberlerden sonra ilâhiyatçı düşünürler veya gerçek filozoflardır. Sokrat, Eflâtun, Aristo, sözgelimi bütün bunlar filozofturlar; devirlerinin ilâhiyatçılarıdırlar. Her kültürde, keyfiyeti ve nitelikleri o kültürdeki dinlere ve düşüncelere göre farklılık arz etse de, ilâhiyatçılar vardır; bunlara eski Yunan’da filozof denmiştir. Çünkü bunlar, filozof isminin de işaret ettiği gibi “Hikmet” arayan kimselerdir. Bunun için mesela Aristo’ya göre en ülküsel ve en yüce ilim Theologia, yani Tanrı İlmi’dir. Aristo’nun bugün “Metafizik” adıyla bilinen eserinin esas ismi, Theologia veya İlk Felsefe’dir. Bu Yunan düşünürleri M.Ö. 4. ve 3. yüzyıllarda yaşamalarına rağmen hâlâ insanlık tarihinde yerlerini korumaktadırlar; onların devrinde yaşamış bir zenginin veya kralın ismini kim biliyor?

İnsanlar isteseler de istemeseler de, insanlık tarihi hep ve her zaman ilâhî olanla ilgilenenlerin isimlerini ve eserlerini ölümsüz kılmıştır. Hıristiyan dünyada ilâhiyatçılar, papalar ve papazlardır, bunların ilimle uğraşanları teologlardır. II. Jean Paul’ün geçtiğimiz günlerde ölümünü hatırlayın; bütün hıristiyan âleminin ona karşı ifade ettiği saygı ve sevgi, batılı hangi siyasîye gösterilmiştir? Siyasîler halka para dağıtsalar dahi kendilerine, o papaya yapılan saygı ve hürmeti satın alabilirler mi acaba?

Özellikle İslâm ilâhiyatçıları, sizler, Peygamberin asıl mirasçılarısınız. Hz.Peygamber’in o günün mal, mülk ve siyasî zenginlerine ve otoritelerine verdiği cevaplarını hatırlayınız: “Sağ elime güneşi, sol elime ayı koysanız da davamdan vazgeçmem.”

Bugün İslâm dünyasının en muhtaç olduğu kimseler, inanınız iyi yetişmiş ilâhiyatçılardır. Sizler gençsiniz belki etrafınıza bakarak gelip geçici değerlere ve yargılara aldanabilirsiniz de kendi değerinizin farkında olmayabilirsiniz. Niye bir doktor olmuyorum diyebilirsiniz. Elbette her meslek faydalı ve gereklidir. Ancak bir doktor, ona gelen hastalara verebilirse şifâ verebilir. Ama sizler kendinizi iyi yetiştirdiğiniz zaman bütün toplumlara şifâ vereceksiniz. Aklı selim kimselerin sizlere takdir ettiği kıymet budur.

Bakınız bir misâl vereceğim. İki sene önce, bir yazımdan dolayı beni ziyarete gelen Atatürk’ün akrabası, 85 yaşındaki elektrik yüksek mühendisi Halil Aruç Beyefendi bana aynen şunu söyledi: “Ülkemiz günden güne her yönüyle kötüye gidiyor, Atatürk böyle bir ülke istemiyordu. Ben sivil ve askerî birçok kimseyle görüştüm. Fakat Türkiye’yi bu durumdan kurtararak siz ilâhiyatçılarsınız. Ne olur bir şeyler yapınız.”

Bu söz çok doğru. Ancak bugün maalesef ilâhiyatçılar, toplumun arkasında yürüyorlar.  Toplumun önüne geçtikleri zaman ancak kurtuluş başlar. Toplumun önüne geçebilmenin şartı ise, unutmayalım ki ilâhiyatçıların bilgi, ahlâk ve sevgide toplum fertlerinden önde olmalarıdır. İşte o zaman hem ilâhiyatçılar kendilerini kurtarabilir hem de toplumu. Unutmayınız ki sizin hem Allah, hem de insanlar indinde böyle bir yükümlülüğünüz ve sorumluluğunuz vardır. Şimdiden bunları omuzlamaya hazırlıklı olunuz. Ne mutlu ilâhiyatçıyım diyebilenlere!