Archive for the ‘İslam Anlayışı’ Category

h1

İslam’ı Anlamanın Anlamı

Temmuz 8, 2008

Yazar: Yasin RAMAZAN

Müslüman dünyanın birkaç yüzyıldır geçirdiği bunalım, herşeyden önce kendine yabancılaşmayla açıklanabilir. Parçalara bölündüğünde daha akla birçok sebep gelse de, tüm bunlar yine kendine, kişiliğine, bulunduğu konuma, zaman ve mekana başkasının gözüyle bakmasından kaynaklanır. Bu başkası da hep “batı” olmuştur. Batının endüstriyel anlamdaki başarılarıyla büyülenen son dönem Osmanlı aydınları, başkasının gözüyle bakmanın en bariz örneklerini sergilemişlerdir. Tabi batılılışma, günümüze değin, eklemlene eklemlene, en revaçta görüş olarak ortaya çıkmıştır.

Memnuniyetsizliğin farkına varılması, her ne kadar olumlu bir gelişme de olsa, eğer bu memnuniyetsizlik, yerini çözüme bırakmıyorsa sorun devam edecektir. Çözümün ilk merhalesi, nerede bulunulduğunun bilinmesidir.

İslamın, vahyin indiği coğrafyadan uzak ülkelere yayılmasından sonra, farklı kültür ve anlayışlarla karşılaşma vuku bulmuş ve bundan da, dolaylı olarak bir etkileşim süreci meydana gelmiştir. Her büyük kültürün, medeniyete dönüşme aşamasında, bünyesine kattığı kültür ve medeniyetler, dolayısı ile anlayışlar olmuştur. İslam’ın temel öğretilerinin hilafına olmamak vasfını taşıyan birçok görüş de bu şekilde Müslümanlar arasında revaç bulmuştur. Bilhassa felsefe ve tasavvuf hareketlerinin İslam dairesinde etkinlik göstermeye başlaması ve yerel kültürlerin anlayışa etkilerinin belirginleşmesiyle, klasik anlamda “İslam Düşüncesi” vücut bulma imkanına kavuşmuştur.

İslam düşüncesi, her ne kadar tekil bir ifade ile karşılanıyor olsa da bünyesinde bazen birbirine benzer bazen birbirinin nerdeyse aynı bazen de zıt birçok görüşü barındırmıştır. Farklı mezheblerin ve daha geniş anlamda fırkaların varlığı bunun en güzel kanıtıdır.

Son yüzyıla baktığımızda, İslam düşüncesi, artık bir canlanmanın gerekliliğinden iyiden iyiye sözeder olmuştur. Evet, böyle bir diriliş gerçekleşecektir. Ancak bunun yöntemi ne olmalıdır? İlmî altyapının sağlanması tek başına yeterli olabilir mi? Yoksa İslam dünyası hareketli bir aksiyon planı ile mi bu serpinişi gerçekleştirecektir? Şimdiye kadar söylenenlerin dışında yeni bir dil, bir söylem geliştirilmeli midir? Batıyı tahlil ederek mi biz kendimize geliriz, yoksa kadîm kültürümüzü günümüze taşıyarak mı?

Aslında bu sayılanların hepsinin de gerekli olduğunu söyleyebiliriz ve söylemeliyiz de. Tarihin bütün yükselişlerinin, önce kendini tanıma ve dolayısı ile hatalı yanlarının tespiti, sonra revaçta olan medeniyetin tahlili ile olduğu ortadadır. Avrupa’nın rönesans çıkışının temelinde eski Yunan’ı tedkik etmesi, sonra kendi kusurlarını ortaya dökmesi ve son olarak dönemin en yüksek medeniyetine sahip olan İslam milletlerini incelemesi yatar.

Geçmişimizi bir kenara bırakarak hiçbir uyanışı doğuramayız. Geçmiş, tıpkı insan genetiği gibi, topumların benliğinde değişmez izler bırakır. Milletin kimliği de orada saklıdır. Bu sebeple yükselişin ilk basamağını kendini ve tarihini tanıma oluşturur. Bu bilinç, travmalı uykuların sonunu getirecek tek hamledir.

Kendini, bütün önyargılardan, tabulardan kurtularak değerlendiremeyen hiçbir medeniyet hatalardan kurtulamaz. Hata, içeriden bakılıp tamir edildiğinde “hata” olur. Çünkü kendinden önce başkasının farkettiği şeye hata değil “zaaf” denir.

Hiçbir medeniyet, kendinden önceki medeniyetlerden, bünyesinde barındırdığı kültürlerden bağımsız, saf, ârî bir şekilde kurulmamıştır. İnsanlık, tekamül sürecini elden ele taşırken daima daha öncesinin temel birikimlerini bir sonrakine miras bırakmıştır. Müslüman filozoflar bunu bildiklerinden, tercüme hareketlerini gerçekleştirmişler; mutasavvıflar önceki peygamberleri, kavimleri örneklemişlerdir.

Bugün, İslam anlayışının Anadolu’da yansıması samimiyet ve ahlaksa, okumuş kesimde bu, kendini “vicdana hapsedilmiş bir din” tezahürü ile karşılamaktadır. İslami anlayışın okumuşlar arasında da yaygınlaşması, -tabiri caizse- İslam’a entelektüel birikimde bir fırsat tanımıştır. Bu tanımayla birlikte, gerek kültür gerek sanat gerekse felsefede ilerlemenin yaşandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İlmî canlanmanın da ancak bu yolla sağlanacağı, kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.

İslam’ın ne olduğuna, nasıl anlaşıldığına dair sorulan bir soru, şayet ilimde, sanatta, tefekkür ve felsefede, ekonomide, askerlikte ve sosyal yapıda ne konumda bulunduğumuz bilgisinden yoksun cevaplanmaya çalışılırsa, cevabın daima eksik bir yönü kalacaktır. Dışa tesirimiz nasıldır ve içimiz dışarıya nasıl yansımaktadır? Gerçek bir sorgulama sürecine girmediğimiz müddetçe, İslam’ın ne derece ve nasıl anlaşıldığının ortaya konması mümkün değildir.

İslam’ın nasıl anlaşıldığı, nasıl anlaşılması gerektiğini tespit için nasıl zorunluysa, İslam aleminin ayrı ayrı disiplinlerde ne durumda olduğunun bilinmesi de nasıl anlaşıldığının bilinmesi için o derece zorunludur. Ümmet bilincinin, seküler dünyanın psikolojik baskılarının önüne geçmesi dileği ile yapılan çalışmalar, kaynağını ilimden, gücünü tefekkür ve felsefeden, desteğini sanat ve edebiyattan, ve heyecanını da gençlikten almak zorundadır. Bu sayılanların hepsinin de İslam dünyasında ziyadesiyle bulunduğunu düşündüğümüzde, köklü geleneğimizin ne derece mümbit olduğunun farkına varırız. Ancak önemli olan kendini görmek, nerde ve ne şekilde bulunulduğunu tam anlamıyla bilmektir.

İslamın, ömrünü geçirdiği on dört yüzyıllık zaman içerisinde ve yayıldığı coğrafyada yerellikle, zamanla, insanların karakteri ile ve olayların tesirleri ile belki yüzlerce farklı algılanışı, anlayışı mevcuttur. Bu zaten kaçınılmazdır. Ancak bu farklılıkları bir narın taneleri arasındaki farka benzetebiliriz. Tüm taneler farklıdır, fakat hepsi de nar tanesidir. Bizi bir çatı altında toplayan ve aynı inancı asgarî müştereğimiz kılan şeyin Allah’ın kelamı ve Resul’ün sünneti olduğunu bilmemiz yeniden ümmet bilincine layıkı ile kavuşmamıza kapı aralayacak, ilmin ve irfanın parlak yollarını yeniden Müslüman toplumlar için yürünebilir kılacaktır.

h1

İslam Dünyasının Liderlik Problemi

Temmuz 8, 2008

Yazar: Kayhan DOĞRU

Her medeniyet tarihsel süreç içerisinde farklı dönemlerde çeşitli problemlerle karşılaşmış ve karşı karşıya kaldığı bu problemleri çözmek için uğraşmıştır. Bundan sonra başarılı olan medeniyetler tarihteki yolculuğuna devam ederken başarısız olanlar tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini almıştır.

İslam medeniyeti de kuruluşundan bu yana bazı problemlerle muhatap olmuş ancak her seferinde bu problemleri çözme dirayetini göstermiş ve tarihte üstlendiği rolünü sürdürmeye devam etmiştir.

Tarihsel süreci incelediğimizde, bu dirayet gücünün ortaya çıktığı her dönem İslam Dünyasının bir lider etrafında toplandığını ve onun önderliğinde sorunların üstesinden geldiğini görürüz. Aslında bu liderlik müessesesi her medeniyetin devamlılığını sağlamadaki önemli bir unsurdur. Zira katar vazifesini üstlenen ve toplumu sürükleyici bir güce, her medeniyet ihtiyaç duymuştur.

Geçmişe dönüp de şöyle bir baktığımızda İslam Medeniyetinin sürekli ön planda kaldığını ve dünya medeniyetlerini birçok defa etkileyici pozisyonda olduğunu görürüz. Bunun nedeni olarak da bir millet taassubundan çok ümmet anlayışına sahip olmasını ve bu sayede topluca hareket edebilme başarısını göstermesini belirtebiliriz. Bu ümmet anlayışı İslam dünyasının her dönem ihtiyacı olduğu liderlik müessesesinin boş kalmamasına sebep olmuştur. Çünkü bir süreklilik sağlanmıştır. İslam Toplumuna liderlik, bir millet yahut devlete münhasır kalmamış, rekabete dönüşen bir ortamda adeta bir bayrak yarışını andırırcasına el değiştirmiştir. Bunun sonucunda ise İslam Dünyası sürekli bir gelişme göstermiştir.

İslam Medeniyetinde liderlik müessesesinin çeşitli dönemlerde el değiştirmesindeki temel faktör ise birçok milletten teşekkül etmiş bir toplumun sürekli bir hareketlilik arz etmesi ve buna cevap verebilmeyle alakalı bir durumdur. Zira bu farklı insan topluluklarının ihtiyaçlarını karşılayabilme ve onları bir arada tutabilme başarılması güç bir iştir. İşte bu noktada liderlik görevini üstlenen unsurun bu ihtiyaçları karşılayamaması ve bu hareketliliğe ayak uyduramaması, hemen yerinin başka unsurlarca doldurulmasına sebep olmuştur. Bu da belirttiğimiz devamlılığı sağlamıştır.

Burada şu noktaya dikkat edilmelidir ki; o da bu el değiştirmenin gerçekleşebilmesi için hareketli bir toplumun gerekliliğidir. Hareketli bir toplum yapısından kastımız sosyal, ekonomik ve tabiî ki fikrî hareketliliktir. Bu etkinlikleri üreticilik olarak da tanımlayabiliriz. Çünkü bir medeniyetin büyüklüğü ve gücü, üreticiliğiyle doğrudan alâkalıdır. Bu üreticilik ise iç dinamikler tarafından elde edilen birikimin kullanılmasıyla gerçekleşir. Zira bir medeniyet için taşıma suyla değirmenin dönmesi durumu söz konusu dahi olamaz. Medeniyet ortak duygu, ihtiyaç ve çıkarların oluşması sonucu teşekkül eder. Bu gerekliliklerin güçlendirilmesi ve devamlılığının sağlanması, bu ortaklığı paylaşanların çabalarıyla doğrudan ilgilidir. Bu çabanın zirvede oluşu, toplumun üreticiliğini ortaya çıkarır. Böylece medeniyet siyasi manada kendisi için atılım yapabilecek liderini çıkarmakta da zorluk çekmez. Böyle bir durumda, toplumun lideri de kendisinden beklenilen atılımları gerçekleştirmekte güçlük çekmez. Çünkü liderin başarısı, lider olduğu toplumun yapısı ve üreticiliğiyle doğru orantılıdır. İşte günümüz İslam Dünyasının yaşadığı sıkıntı burada yatmaktadır.

Zamanımızda İslam toplumu sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarda çeşitli problemlerle karşı karşıyadır. Belki, bundan da vahimi muhatap olduğu problemleri çözebilme dirayetini gösterememesidir. ‘Bundan da vahimi’ ifadesini sarf etmemizin sebebi, İslam dünyasının daha evvel de çeşitli sıkıntılar yaşamasına karşın bunları çözebilme dirayetini göstermesi, günümüzde ise çözüm manasında aynı dirayeti sergileyememesidir. Böyle bir durumun zuhuru ise İslam dünyasında liderlik müessesesinin Osmanlı’dan sonra doldurulamamasından kaymaklanmaktadır.

İslam Dünyası, yaklaşık bir asırdır siyasi manada başıboş kalmış ve tutarlı hareket edebilme kabiliyetini yitirmiştir. Bunun sebebi, günümüz İslam Toplumunun gerek düşünce dünyası bakımından, gerek sosyal hayat tarzı bakımından ve gerekse ekonomik manada üretici konumda olmamasıdır. Bütün bunlar siyasi açıdan da bir liderin ortaya çıkmasını engellemektedir. Çünkü üretmeyen bir toplumun cetvelle çizilmiş sınırlara ve liderlik vasfı taşımayan idarecilere mahkûm olması yadırganmamalıdır.

Daha da evvel belirttiğimiz üzere İslam Dünyası siyasi, iktisadi ve içtimai manada karar verebilecek ve kendi geleceğini vereceği bu kararlarla yönlendirebilecek vaziyette değildir. Çünkü toplum, yaklaşık bir asırdır çalkantılı ve bunalımlı bir dönem geçirmiş, sonucunda da önemli kayıplar vermiştir. Bu kayıpların başında ise ‘insan’ gelmektedir. İnsan kaybını sadece fiziksel manada düşünmemek gerekir. Bu kayıp aynı zamanda, kişinin geleceğe olan inancını yitirmesine ve dolaysıyla düşünce üretebilme kabiliyetinin ortadan kalkmasına neden olmuştur. Zira yapılan savaşların ve yaşanılan buhranların yön verdiği yaşam tarzı, Müslüman’ın sadece hayatta kalabilmek için ömrünü bir mücadele içerisinde geçirmesine yol açmıştır. Bütün bunlardan sonra düşünmeyen bir toplumun, örgütsel manada güçlü devletler meydana getirmesi tahmin edileceği üzere çok zordur. Ortaya çıkan devletlerin de dünya siyasetinde yön verici bir özellik üstlenmesi bir tarafa, başkaları tarafından alınan kararların ya uygulayıcısı ya da kendisine uygulanan taraf olarak karşımıza çıkacağı tartışılmaz bir gerçekliktir ki günümüzde bu tespitimize uygun olaylara şahit olmaktayız. Sonuç olarak İslam Toplumu için sulh ve güçlü devlet arayışı temenniden öte geçememiştir.

Peki, bütün bunlara rağmen İslam Medeniyeti, kuruluşundan bu yana elde ettiği birikiminin sonucu yeni bir atılım gerçekleştirecek iradeyi sergileyebilir mi? Böyle bir soruya iyimserlik ithamıyla karşılaşmadan “evet” cevabını verebiliriz. Zira bu konuda Türkiye, Malezya vb. örnekler rahatlıkla verilebilir. Ancak burada şu belirtilmelidir ki hangi devlet örneği verilirse verilsin İslam Toplumu, geçmiş dönemlerde kendisini başarıya ulaştıran üreticiliğe topyekûn geçmedikçe yapılacak her çalışma sonuçsuz kalacaktır. Topyekûn hareketlilik için de birlik anlayışına yani ümmet kavramını yeniden benimsemeye ihtiyaç vardır. Bu nedenle çeşitli milletlerden oluşan İslam Medeniyetine mensup olan bir birey, ilke olarak; kendisi ve çevresi için “ben değil biz”, bütün İslam âlemi içinse “biz değil hepimiz” düsturunu edinmelidir. Çünkü bir ‘liderin’ büyük başarılar kazanabilmesi için her şeyden evvel birlik ve beraberliğe kavuşmuş bir topluluğa ihtiyacı vardır.

h1

İslâm Kültüründe Sanat Anlayışı

Temmuz 8, 2008

Yazar: İbrahim SARIÇAM- Seyfettin ERŞAHİN

Sanatsız medeniyet, hatta sanatsız insanlık düşünülemez. Sanat, evrensel bir duygu ve ihtiyaçtır. İnsan, yaratılışından kaynaklanan sanat duygularına sa­hiptir. Nicelikleri ve nitelikleri farklı olmakla birlikte tarih boyunca bütün in­san toplulukları sanat ile ilgilenmişler ve sanat eserleri vücuda getirmişlerdir. Bu anlamda sanat evrenseldir; başka bir ifade ile dünyanın her yerinde sanat eserlerine rastlanmaktadır. Sanatın evrenselliğinin bir başka kanıtı da yeryüzü­nün herhangi bir mekanında ve zamanında üretilen bir sanat eseri daha sonraki kuşaklar tarafından takdirle karşılanmaktadır. Sözgelişi, Mimar Sinan’ın veya Mozart’ın veya Da Vinchi’nin bir eseri din, dil, ırk ve sınıf farkı olmaksızın herkes tarafından yüzyıllardır hayranlıkla beğenilmektedir.

Müslümanlar da insanın fıtratı ile, beşeri arzu ve kabiliyetlerinin bir gere­ği olarak gördükleri sanata önem vermişler, sanat eserleri üretmişlerdir. İslâm kültüründe insanın tabiatından gelen fıtrî sanat duyguları yanında bu faali­yetlerin meşrulaştırılması ve teşvikinde en önemli saik Allah’ın “cemâl” (gü­zel) sıfatı olmuştur. Kur’ân’da belirtildiği üzere en büyük sanatkâr Allah’tır. Allah, kâinatı ve kâinatın küçük örneği kabul edilen insanı, üstün yeteneklerle donatarak “en güzel biçimde” (ahsen-i takvim) yaratmıştır. Asıl amacı Allah’ın sıfatları ile sıfatlanmak olan insan da bu sanat faaliyetlerine katılmalıdır ki, ke­mâle erebilsin, iyi insan, iyi Müslüman olabilsin. Müslüman kendisini ve çev­resini güzelleştirmekle sorumlu tutulmuştur. İlke haline gelen “Allah güzeldir, güzeli sever” (Müslim, “îmân 147″) hadisi bu hususta Müslümana yol göster­miştir. Bu ilke doğrultusunda Müslümanlar, sanatın mîmârî, mûsiki, minyatür, hat gibi hemen her dalında özgün ve muhteşem eserler ortaya koymuşlardır.

İslâm’ın bu temel ilkesi Müslümanları sanata teşvik etmenin yanında diğer medeniyetlerin sanat eserlerine karşı da saygılı, hoşgörülü ve hatta korumacı davranmaya yöneltmiştir. Bu ilke ışığında Müslümanlar sözgelişi, Mısır’daki piramitleri, Hindistan ve Afganistan’daki Buda heykellerini insanlığın ortak mirası olarak değerlendirmişler ve tevhid inancını tehdit etmediği sürece koru­muşlardır. Kur’ân yeryüzündeki sanat eserlerinin gezilerek görülmesini ister­ken bunlardan hem ibret hem de ilham alınmasını öngörmüştür.

Müslüman Arap, Türk, Fars, Berber, Moğol vb. toplumların, Uzak Doğu’dan İspanya’ya, Sibirya’dan Afrika içlerine kadar uzanan bölgede VII. yüzyıldan çağımıza kadar geliştirdikleri İslâm Sanatı, dönem ve ülkelere göre bir­lik içinde çokluk niteliği taşımaktadır. İslâm sanatının genel niteliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1. İslâm sanatı esas olarak Kur’ân kaynaklıdır: Başta Allah inancı olmak üzere dinin ana ilkeleri İslâm sanatını şekillendirmiştir. İslâm’ın temel ibadeti olan namazın mümkün olduğunca cemaatle kılınması tavsiyesi cami mimarîsi­nin doğuşunu hazırlayan en önemli âmildir. Hutbe okuma vecibesi minberi, va­az geleneği de vaaz kürsüsünü oluşturmuştur. Aynı şekilde temizlik vecibesi de su mimarîsini geliştirmiştir. Farklı mezhep mensuplarının yaşadığı yerlerde ku­rulan camilerde de söz konusu mezheplerin her biri için mihrap oluşturulmuş­tur. Bunun yanında İslâm’ın ilme ve eğitime verdiği değer medrese mîmârîsini, kitap ve hat sanatını, insan sağlığına verdiği önem sağlık kurumlarıyla ilgi­li mîmârîyi geliştirmiştir.

2. Özellikle dini mîmârî süslemelerinde irrealizm(soyutluk): Her şeyden ön­ce İslâm sanatının en özgün niteliği tevhid, yani soyut (mücerred) bir varlık olan Allah inancı etrafında gelişmiş olmasıdır. Bu ilkeden hareketle İslâm sa­natı esasen soyut bir karakter kazanmış ve bu yönde gelişmiştir. Müslüman sa­natkârlar “Muhalefetü’n li’1-Havâdis” (emsalsiz varlık) Allah’ı asla resim veya heykel ile somut kalıplar içinde tasvir veya tavsif etmemişlerdir.

İslâm sanatındaki soyut niteliği tezyinatta/süslemelerde görmek müm­kündür. Sözgelişi bir cami süslemesinde tabiat aynen taklit edilmemiştir. Renk­te, biçimde çizgilerde kısmen veya kimi zaman oldukça cesaretli farklar yapıl­mıştır. Bu duyarlılık minyatürde daha açık görülmektedir. Kelime anlamı zaten küçültülmüş olan minyatürde boyutlar, şekiller, renkler, gölgeler hatta mekan­lar gerçeğinden oldukça farklıdır. Burada gerçeğini olduğu gibi aktarma veya yansıtma yerine yorumlama öne çıkmıştır. Mesela, geceyi anlatan bir minyatür de nesneler, gün ışığında imiş gibi gösterilmiş, gerçek renklerinden başkaca mesela gökyüzü pembe, atlar mavi veya mor renkte gösterilebilmiştir.

Bu çerçevede, İslâm dünyasında putatapıcılığa yol açabileceği, tevhidi ze­deleyeceği endişesi ile büyük ölçüde somut nitelik taşıyan tasvir/resim ve hey­kel sanatına sıcak bakılmamıştır. Bununla beraber, dini mîmârîde görülmese de kimi saraylarda insan resim ve heykellerine rastlanmaktadır. Öte yandan İslâm dünyasında kısmen soyut resim sanatı kategorisinde değerlendirebileceğimiz, güzel yazı sanatı olan “hat” gelişmiştir.

3. Tefekkür ve hendeseye dayanma: İslâm sanatında tefekkürün en yüce noktalarından olan sonsuzluğa ulaşmak amaçlanmıştır. Allah’a ulaşma düşün­cesi Müslüman sanatkârın daima temel amacı olmuştur. Bu duygularını da, en gü­zel biçimde süslemede dile getirmiştir. Kapı ve kubbe iç yüzeylerinin süslemelerinde, sonsuzluğu ve güveni ifade eden geometrik şekiller sıkça görülmektedir. Başlangıcı ve sonu açık olmayan kimi kompozisyonlar ezelî ve ebedî olan Allah’ı hatırlatmakta, insan ruhunda ve düşüncesinde derin izler bırakmakta ve yeni ufuklar açmaktadır.

İslâm sanatının amaçları arasında Allah’ın varlığını ve sevgisini insanlara hissettirmek de vardır. Bu amaca ulaşabilmek için Müslüman sanatkâr daha çok Allah’ın varlığını ve kudretini ifade eden figüratif ve natüralist geometrik şekiller, yıldız kümeleri ve bitki motiflerini kullanmıştır. Nitekim Kur’ân insanoğlunu Allah’ın varlığını ve kudretini hissetmek için gökyüzüne ve tabiata bakmaya çağırmaktadır.

4. Tabiat ile tabiatüstü arasında denge: Sanatkâr, bir yandan tabiatüstü/metafizik varlıkları hatırında tutarken bir yandan da onları hatırlamaya veya betimlemeye götürecek vasıtaları tabiattan seçmektedir. Tabiat motiflerini kul­lanarak Allah’a ulaşmayı amaçlamıştır. Bu, aynı zamanda İslâm’ın dünya ile ahiret arasında kurduğu dengenin sanat diliyle anlatımıdır.

5. Dünya hayatının faniliği: İslâm inancının temel ilkelerinden olan dün­yanın fânîliği, ahiretin bâkîliği İslâm sanatında tezahür etmiştir. Sözgelişi, bir minyatürde yer alan figürler adeta dondurulmuş bir rüya gibidir. Çoğunlukla, minyatürde resmedilen insanların yüzünden düşüncelerini veya duygularını an­lamak mümkün değildir. Zafer ve eğlenceleri anlatan minyatürlerde de insan­ların yüzünde esasen sevinç ifadesi yoktur. Bu keyfiyet, hep dünya hayatının geçiciliğinin İslâm sanatındaki yansımasıdır.

6. Mimarîde gerçekçilik: Müslümanlar, mîmârî eserlerinin hemen her karesini muhakkak fonksiyonel, dinî veya sosyal bir ihtiyaca binaen yapmışlardır. Bu çerçevede lüks ve israftan kaçınmışlardır. Bu ilke gereğince olsa gerek, dünyanın çeşitli medeniyetlerindeki şehirlerde görülen boş ve geniş şehir meydanlarının yerini İslâm şehirlerinde daha fonksiyonel ve yararlı görülen şadırvan, çeşme veya sebil almıştır. Yine aynı ilkeye bağlı olarak Müslümanlar, muhteşem saraylara meyletmemişlerdir. Herhangi bir İslâm şehrinde olduğu gibi, İstanbul’da bir zamanlar üç kıtayı yöneten Topkapı Sarayı oldukça mütevazıdır.

7. Çevre medeniyetlerin sanatlarını aşma arzusu: Müslümanlar fethettikleri topraklarda karşılaştıkları ihtişamlı mabedler ve diğer sanat ürünlerini göl­gede bırakmayı, onları aşmayı bir amaç ve İslâm’ın yüceltilmesi anlamında di­nî bir vecibe olarak görmüşlerdir. Bu bağlamda, örneğin Emevîler Şam’da es­ki Bizans kiliselerinden daha görkemli Şam Ümeyye Camiini, Osmanlılar İs­tanbul’da Ayasofya’dan daha muhteşem Süleymaniye Camii’ni yapmayı başarmışlardır.

. Birlik içinde çokluk: İslâm sanatı millî, mahallî ve şahsî anlayışlar ve tercihleri kendi bünyesinde yeni bir terkibe kavuşturmuştur. Milletlerin, mahal­lî toplulukların ve bireylerin estetik, güzellik ve sanat anlayışları ve dünya görüşleri de İslâm sanatını etkilemiştir. Mesela, Türklerin defin adeti İslâm sana­tında kümbet ve türbenin gelişip yayılmasında etkili olmuştur. Müslümanlar sa­natın malzemesinde ve şeklinde mahalli zenginlikleri, estetik zevkleri ve biri­kimleri kullanmışlardır. Sözgelişi, fonksiyon olarak aynı olmakla birlikte Sâmerrâ’da kalın spiral, İstanbul’da ince silindirik, Kuzey Afrika’da kalın ve dört köşelidir. Bu bağlamda Müslümanlar fetih veya seyahat yoluyla karşılaştıkları medeniyetler ve kültürlerin sanat mirası ve geleneğinden yararlanmaktan ka­çınmamışlardır. Bizans, Mısır, Sâsânî, Hind ve Orta Asya sanat geleneklerini
kendi potalarında eriterek senteze kavuşturmuşlardır.

h1

Tasavvufun İslâm Düşüncesine Katkısı

Temmuz 8, 2008

Yazar: Ethem CEBECİOĞLU

Yazıya başlarken, önce başlıkla ilgili bir hususu tasrihte fayda mülahaza ediyorum. Başlıktaki tasavvuf ve İslâm kavramları, ayrı birer oluşum gibi görülerek tasavvuf ve onun temsil ettiği anlayış sahiplerinin İslâm’a getirdiği şeyler anlamında kullanılmamaktadır. Zira böyle bir anlayış, sanki İslâm’a alternatif bir tasavvuf anlayışını bazı zihinlere çağrıştırıyor olabilir. Bu nedenle konunun tarihi sürecinin özet olarak hatırlatılmasında fayda görüyorum.

Bilindiği gibi Peygamberimiz (sav), İslâm’la ilgili her şeyi kendi zatında barındırmaktaydı. Efendimiz, dini kimliği yanında dönemin tarihsel şartları gereği ve dönemin kabile, aşiret kültürünün aşılarak ortak bir devlet çatısı altında toplamanın Müslümanların kimliğini muhafazadaki önemi nedeniyle devlet başkanlığı görevini de zatında deruhte etmişti. Efendimizden (sav) sonra Müslümanların farklı kültürlerle karşılaşmaları, muterizlere karşı İslâm’ın savunulması, Müslümanların kendi dinleri konusunda bilgilendirilmeleri vb. bir takım sebeplerden mütevellit olarak fıkıh, kelam, hadis, tefsir gibi İslâmî ilimler teşekkül etti. Ancak bu ilimlerle birlikte giderek İslâm’ın şekli öğelerinin ağırlık kazandığı bir İslâm yorumu kendini hissettirdi. Bu süreçte daha müreffeh bir hayatın Müslümanları, İslâm’ın özü yerine bu şekilcilikle yetinmelerine ittiğini yani yaşanan toplumsal değişimin de bunda etkili olduğu söylenebilir. Anılan şekilcilik anlayışına şöyle bir örnek vermek mümkündür. Namazın kılınması ve diğer ilmihal bilgilerine dair bir çok şarttan bahsedilmesine rağmen namazda sahip olunması gereken kalbin huşûu ve huzuru gibi hususlar sayılan bu zahiri şartların sisi ardında ötelenmeye başlandı. İşte sûfîler, İslâm’ın bu mana yönünün ihmal edilmemesi gereğinden yola çıkarak önce ameli bazda kendi yaşamlarındaki gösterdikleri farklılıklar daha sonra da bu amel ve tecrübenin söze dökülmesiyle tasavvufi İslâm yorumunu ortaya koydular.

Ancak şunu belirtmek gerekir ki tasavvufu tefsir, hadis, fıkıh gibi diğer İslâmi disiplinlerden ayıran önemli bir yönü; onlardan farklı olarak tasavvufun bütünüyle bir hayat görüşüne, felsefesine sahip olmasıdır. Tasavvuf bu görüşünü dile getirirken tefsiri, hadisi, fıkhı inkâr etmez, onların malzemesini işler; ancak onların sahip olmadığı bir takım görüşleri de dile getirir. Buna örnek olması bakımından Gazali, dönemindeki İslâm yorumlarını Munkız’da sıralarken muhaddislerin, fakihlerin ve sûfîlerin İslâm anlayışı gibi bir tasnif yerine felsefecilerin, kelamcıların, batınilerin ve sûfîlerin İslâm anlayışları şeklinde bir tasniften söz eder. Bundan anlaşılmaktadır ki tasavvuf; tefsir, hadis, fıkıh gibi İslâmi ilimlerden sahip olduğu vizyon genişliği bakımından ayrılmaktadır.

Tasavvufun zühd döneminden kısa bir süre sonra sûfîlerin amele yaptıkları vurgu, onlar için amelden mütevellit yeni bir bilgi kaynağını gündeme taşıdı. Sûfînin keşfinden, müşahedesinden hasıl olan irfan, sûfîlerin akıl ve nass yanında bir diğer bilgi kaynağını kabul etmeleri bakımından kendileri ile artık zahir ulema dedikleri kesimler arasındaki metod farklılığını ve bundan doğan diğer farklılıkları iyice belirginleştirdi. Sûfîler bu keşf kaynağına sığınarak diğer zâhir ulemanın ele alamadığı bir çok meseleyi ele aldılar. O konularda söz söyleyip eserler yazdılar. Sûfî edebiyatın klasiklerinin birçoğu böylesi bir ilham sonucu yazılmıştır. Bu açıdan tasavvufla dinin normatif yönünün statik kalıbının revize edilerek inananlara sunulmasında önemli bir açılım sağlandı.

Sûfîlerin bir diğer özelliği insanın ahlaki gelişimini esas almalarından dolayı insan üzerinde yoğunlaşarak insanın kişilik ve ruh dünyasına ilişkin söz söyleyen İslâm dünyasının ilk empiristleri olmalarıdır. Bu meyanda insan kişiliğini, onun duygularını tahlildeki isabetleri ile ön plana çıktılar. Diğer bilginlerin İslâm yorumları, insanların aklına hitap etmeye çalışırken, sûfîlerin muhatabı daha ziyade insanın gönül/kalp denilen manevi yetisine yöneliktir. Bu derinleşmeleri sûfîleri sevgi, muhabbet ve aşk kavramına götürdü. Bir mütekellimin yahut bir filozofun eserlerinde görülmeyecek tarzda ilahi aşk ve marifetullahı işlediler. Bunu dile getirirken de kimi muhafazakar ve statik çevrelerden tepkiler aldılar. Örneğin Yunus Emre’nin

“Cennet, cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene sen ver anı, bana seni gerek seni”

beyti sonraki dönemlerde bir Osmanlı şeyhu’l-İslâmı tarafından “İlahi cennet nimetini tahkir ediyor” gerekçesiyle tekfir edilmiştir. Sûfîlerin Allah ile kul arasındaki sevgi ve velayete dair fikirleri Allah ile insan arasında Rab ve kul ilişkisi dışında bir aşık-maşuk, seven-sevilen ilişkisi kurulamayacağı tarzında tenkit edilmiştir.

Ancak sûfîler keşflerinin sonucu olarak ortak olarak dile getirdikleri bu husustan vazgeçmediler. Bu konuyu eserlerinde tenkitlere rağmen işlediler, hayatlarında yaşadılar. Ve günümüzün İslâm anlayışı üzerine konuşacak birisi İslâm’ın sevgi, muhabbet boyutunu Yunus Emre’ye, Mevlânâ’ya veya bir başka sûfî anlayışla yetişen bir mutasavvıfın görüşlerine veya hayatına atıfta bulunmadan dile getirmesi çok zordur. Bu açıdan İslâm tarihinde sevginin bayraktarlığını onlar yapmıştır denilebilir.

Tasavvufun amele eşlik eden düşünce boyutunun zirveye çıkmasından sonra bu anlayışın tarikatlar yoluyla kurumsallaşarak faaliyet göstermesi, tasavvufi düşüncenin daha geniş kitlelere ulaştırılmasında ve yapılan hizmetlerin boyutunda bir artış meydana getirdi. Tarikatlar bu anlamıyla teorinin pratize ediliş şeklini gösteren kurumlar olarak dönemlerinde birer sivil toplum kuruluşu gibi değişik toplumsal faaliyetleri de organize ederek sivil bilincin gelişimine katkıda bulundular. Ancak bilinen her kemmiyetteki artışın keyfiyette bir zaaf ve düşüş göstermesi kuralı sonucu, geniş kitlelere ulaşan tasavvufi düşüncenin keyfiyet düzeyinde aynı kaliteyi müntesipleri arasında koruduğu söylenemez. Bu husus, hemen her büyük mutasavvıf tarafından da bir öz eleştiri mahiyetinde eserlerinde dile getirilmektedir. İnsanlık tarihi şunu göstermiştir ki her değerli şeyin muhakkak bir de taklidi ve istismarı yapılmıştır. Tasavvuf da subjektif doğası nedeniyle kimi şahısların elinde bu istismardan nasibini almıştır. Ancak sûfî öğreti kendilerinden olmayan bu anlayışları tenkit ve onları ıslah konusunda yine öncü işlevi üstlenmiştir.

Sonuç olarak on asrı aşkın bir süre boyunca tasavvufî düşüncenin geride bıraktığı eserler ve mutasavvıflar, İslâm yorumunun zenginleştirilmesinde ve geliştirilmesinde büyük katkılarda bulunmuşlardır. Toplum hafızamızı gösteren Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki tasavvufi literatür bunun tanıklarından biridir.

h1

Gerçekçi Olmak, İmkânsızı İstemek: İsmet ÖZEL

Temmuz 8, 2008

Yazar: Emre YÜKSEK

“İslam” ve “Müslüman” kelimelerinin sarf edildiği zeminlerde bir tür gerilimin, tarafları etkilediğine, makul platformdan uzaklaştırdığına çok defalar şahit olmak, söyleyecek sözü olan kimseleri, anlatma isteğini sessiz kalma tavrıyla değiştirdikleri bir sürece dâhil etmiştir. Gerilimin kaynağını ise, içeriğin, ilgisiz unsur ve kişilerin konuyla ilişkilendirilip yapılan her açıklamaya bir değer atfeden ama bunu yaparken esası gözlerden saklama gayretiyle hareket eden art niyetli çabalarda görmek gerekir.

Bu yazımızda bu çabaları, şahsiyeti ve yazılarıyla bertaraf etme kararlılığını sürdüren İsmet Özel’i anlama gayretinde olacağız. Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, otuz küsür eser telif etmiş, her bir şiirinden hareketle çeşitli disiplinleri kapsayan tezler ortaya konabilecek bir şahsiyeti bu sütunlara sığdırmak mümkün değildir. Hele süreli yayınlarda yazmayı bıraktıktan sonra verdiği mülakatlar ve yaptığı konuşmalar hesaba katılacak olursa bu gayretin sorumluluğunu taşımak güçleşecektir. Ancak hedefimiz biyografisinden ve eser tahlilinden ziyade onun düşünce ve ruh dünyasına şekil veren önemli gördüğümüz hususları aktarmak olacaktır.

Zaman algısı, meseleleri değerlendirirken hesaba katılması gereken belki de en önemli öğedir. Modern anlayışın getirdiği “doğrusal ve ilerleyen zaman” varsayımı pek çok ideolojiye esas teşkil etmiş, birbirine aykırı görünen ideolojiler için bile temel ve değişmez referans olmuştur. Oysaki bu durum, zamanı parçalayan, her bir zaman diliminde farklı davranış kalıplarını benimsemeyi meşrulaştıran bir işlev görmüştür. Ancak İslam anlayışında durum bunun tam tersidir. Din olarak kendini türedi bir zeminde inşa etmeyen İslam, ilk insan ve ilk peygamberden başlayan bir zincirin son halkası olduğunu ısrarla vurgulamıştır. Bir dinin sahip olması gereken mekânlar ötesi olduğu kadar zamanlar ötesi bir anlayışı bu algı üzerine inşa etmiştir.

İsmet Özel’e baktığımızda bu temel yaklaşımı açık biçimde müşahede etmekteyiz. Kimilerinin bir çelişki olarak gördüğü “Şair, Komünist, Müslüman” tanımlaması içindeki son iki unsur aslında yaşam serüveninin parçalanmadan anlaşılması gerektiğini anlatmaktadır. İhtida öykülerinde sıkça karşılaşılan yapay bir “milat” oluşturma ve öncesini sanki hiç yaşanmamış gibi reddeden tutumun aksine Özel, hayatı kopmaz bir bütün olarak algıladığını, ilke ve tavırlarını her döneme göre ayrı ayrı değil tek bir düzlemde uygulamaya çalıştığını ifade etmiştir. Bu durum, fikirlerini “Dün şartlar öyle gerektirdiği için oradaydım bugün ise durum beni burada bulunmaya sevk ediyor.” tarzı edilgen ve kararsız bir görüntüden her zaman ve her yerde savunulan “ilkeler” düzeyine çıkartmıştır. Nitekim ortaya konulan çağrının evrenselliği onun ifadesiyle “Milli Davanın Beynelmilel”[1] olabilmesi öncelikle zaman boyutunda bir kopukluğa uğramamış olmasını gerektirir.

Özel’in “şair” kimliği O’nun anlaşılması çabasında, başlangıçtan öte asli bir unsuru işaret etmektedir. Düz yazılarını şiirinin devamı gören Özel “Halbuki ben o şiirleri yazmamış olsaydım benim için düz yazıları yazmak büsbütün muhâl olacaktı. Şiirlerimle başlayan ibadetimin sona ermediğini düzyazılarım belli etti.”[2] demektedir. Şiir sayesinde düz yazının “tehlikeleri”ni bertaraf etmek, yani kelimeleri olası anlam kaymaları ve bozulmalarından uzak tutmak, muhatabıyla/okuyucusuyla çıkar ilişkisinden öte bir düşünce iklimi kurabilmek mümkün olmaktadır. Bu iklimin ayrılmaz bir öğesi olan sembolik anlatım düz yazılarının tahlilinde bizlere önemli ipuçları sağlamaktadır. Onun için şiirlerinde yoğunlaştığı kavramlar ışığında sözlü ve yazılı değerlendirmelerini incelemek yerinde olacaktır. Bu çerçevede belli başlı konuları izah etmeye çalışalım.

İsmet Özel en başta hak-batıl ayrımının keskin çizgilerle yapılmasına dikkat etmiştir. Tam bir sebat göstermeksizin girişilecek çabaların fayda getirmeyeceğini, bahsettiğimiz edilgen tabloda silik ve ürkek bir yer tutacağını belirtmiştir. Safların net olması İslami tutum ve davranışların savunmacı ve adeta mazeret bildiren bir sığlıktan açık ve vakur bir hüviyete kavuşmasını sağlayan yegâne yoldur. Sünni geleneğin hâkim olduğu Türkiye ve onun gibi pek çok ülkede karşılaşılan güç ve iktidar karşısında esnek davranış kalıpları geliştirme çıkmazı ve bunun bir sonucu olarak maruz kalınan takiyye ithamı dikkate değer ironilerden birisi olarak karşımızda durmaktadır. Oysaki sahih olan dirayet ve sebatı fikren göstermek olduğu kadar uygulamada da ortaya koyabilmektir. Birbirinden tamamen farklı referanslara sahip iki anlayışın uzlaşısı uğruna sahihden fedakârlık, müslümanları inşa ve dönüştürme imkânlarını sıfırlayan bir sürece dâhil edecektir. “Evet’le Hayır arasına Belki Sokulduğunda Felâket gelir.”[3] diyen Özel’in çabası, hayatı “beyaz ve siyah yerine farklı tonlarla analiz etme” gibi Müslümanları bertaraf edecek safdil söylemlerden uzak durmak gerektiğini ifade etmektedir.

Özel’in izlediği çizgideki önemli hassasiyetlerden birisi de özgünlüğünü korumak için fedakârlıkta bulunmadığı izzet ve vakar anlayışıdır. Kimilerince “benmerkezci ve tevazudan uzak” olarak tanımlanmasının gerçekle bir ilgisinin bulunmadığını “tevarüs edilmemiş asaleti” ve “kadirşinas itaatsizliği”[4] ile açıklayan Özel, en ciddi konuları bile magazinel bir dile çevirerek ifsat eden anlayışa karşı tavrını net olarak ortaya koymaktadır. Kitle psikolojisinin insafına terk edilmeyecek kadar mühim bir davanın mensupları olan Müslümanları “popülarite” tuzağından uzak tutmaya gayret etmektedir.

Bu çerçevede soyut önerilerden ve hamasi söylemlerden ziyade uygulanabilir bir anlayışa işaret eden Özel, zannedildiği gibi son dönemlerde ortaya çık(arıl)mış bir “Türklük” kavramından bahsetmemektedir. “İslamcı” gibi köksüz, “Muhafazakâr” gibi yetersiz ve hapsedici kavramlar yerine Müslüman-Mü’min-Muhsin mertebelerini mündemiç bir duruşu haber vermektedir. Etnik ve Siyasi referanslar yerine Tarihi ve Siyasi bir açıyla değerlendirilmesi vurgusunu sıklıkla yapan Özel, kurulu “Dünya Sistemi”ndeki yerimizi sorgulamaktadır: “Ağzında Geveleme; Türk müsün, Gâvur musun; Çabuk Söyle!”[5].

Araçların ve simaların farklılaşması dışında nitelik bakımından sürdürülen mücadelede bir değişiklik bulunmamaktadır. Cari yapı muhaliflerinin doğrudan veya dolaylı katılımlarıyla zulmünü icra ettirmektedir. Bu yüzden yapay sınıflamalar yerine bugün burada yaşayan Müslümanlar olarak bizlerin üzerindeki sorumluluğa atıf yapan Özel, küreselleşme ve kapitalizm karşısında hala söyleyecek sözümüz olduğunu bildirmektedir. Türklük muhtemel bir alternatife değil; varlığını ve kimliğini bu topraklarda, dayatılan bir sisteme karşı sürdürdüğü bir mücadele sonucu oluşturan ve diğer coğrafyalara aynı adla taşıyan bir kimliğe işaret etmektedir. Sistemin açtığı yerde ancak tepkilerin hedefsizce boşalıp Müslümanları yormak ve ümidini kırmaktan öte bir işlevinin olmayacağını “Ne Dün Boşnak ve Çeçen Bayraklarını Sevdiğim Ne de Bugün Irak’ta Ölenlere ve Olanlara Ağladığım Vakidir.”[6] diyerek ifade eden Özel, ulus-devlet kavramının hapsettiği bilinçleri kendi varlık alanlarını açmaya davet etmektedir.

Bugün bir Müslüman ülkenin daha nükleer silah edinme çabasına veya bir başka beldede İslamcı bir partinin iktidara gelmesine önem atfetmekle sistemin yerini sağlamlaştırmasına hizmet etmek yerine imkânlarımızın idrakine vararak “kâfirle çatışmayı göze almayı” bu topraklarda bu dille anlaşan kimseler olarak Özel’in çağrısına kulak vermeyi zorunlu kılmaktadır: “Müslümanlar önce dünya siyasetinin ne ifade ettiğini öğrenip, sonra müslümanca tavrın ne olacağını hesaplamak mevkiinde değildirler. Önce müslümanca tavırlarını edinirler yani bu tavrı takınmak için gerekli merkeze sahip olurlar ve dünya siyaseti içindeki yerlerine bakarlar.” [7]


[1] İsmet Özel, “Cuma Mektupları 5”, Çıdam Yayınları, İstanbul, 1992, s.15

[2] İsmet Özel, “Bilinç Bile İlginç”, Şûle Yayınları, İstanbul, 2000, s.10

[3] İsmet Özel, “Bir Yusuf Masalı”, Şûle Yayınları, İstanbul, 1999, s.79

[4] İsmet Özel, “Waldo Sen Neden Burada Değilsin?”, Şûle Yayınları, İstanbul, 1986, s.19

[5] İsmet Özel, “Cuma Mektupları 10 ”, Şûle Yayınları, İstanbul, 2004, s.34

[6] a.g.e.,s.53

[7] İsmet Özel, “Faydasız Yazılar ”, Şûle Yayınları, İstanbul, 1986, s.87

h1

Dün ve Bugün Yarınların Babasıdır

Temmuz 8, 2008

Yazar: Emir Sultan DEMİREŞİK

19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan psikoloji ve sosyoloji bilimleri, o dönemlere kadar göz ardı edilen insan ve toplum hayatının, aslında ne derece etkin bir âmil olduğunu gösterdi. Sosyo-psikolojik şartlar, geleceğin habercisidir. Yani ictimâî durum, kaderimizi çizmektedir:

“Bir toplum kendi halini değiştirmedikçe, Allah da onların halini değiştirmez.” (Rad 11 )

Kuru teknolojik bilgi, insânî değerlerden mahrum ellere düşünce, milyonları katledebilen bir ölüm vasıtası hâline dönmektedir. Önemli olan çok bilmek değil, bildiğini insanlık yolunda kullanmak, insan hayatına bir katma değer olarak yansıtabilmektir. İlim ve irfan ya da öğretim ile eğitim arasındaki ince fark da budur. Esasen Doğu ile Batı arasındaki anlayış farkı da buradadır.

İlmî ölçülere uymayan eğitim motifleri de, ilk zamanlarda yarar sağlasa da zamanla faydadan çok zarar getirmeye başlamıştır. Belirli bir birikimin sonunda oluşan geleneksel anlayışlar, devrin değişmesi ile kendini var eden şartlardan koptuğunda, toplum içinde ifâ ettiği eski görevleri için yeterli olmamaktadır. Bu sebepledir ki toplumumuzda sebebi-membaı unutulmuş bir çok geleneksel motif, din olarak algılanmakta, bu da çoğu zaman “modern aydın”la halkın karşı karşıya gelmesine sebep olmakta, seküler kaynaklı odaklara, dine karşı hamle fırsatı vermektedir.

Tanzimat’la resmiyet kazanan yaklaşık bir asır boyunca yükselme trendini koruyan batılılaşma eğilimleri ile geleneğin bilinçsiz, fakat kararlı direnişleri arasında gidip gelen toplumumuz, yeni bir gelecek inşâsı yolunda ilerlemektedir. Ne batılı olabilen, ne kendine dönebilen toplumumuz, tam bir çalkantı ve buhran dönemi geçirmiştir. Seksenli yılların ardından ivme kazanan “kendine dönme” ve doksanlı yılların başında harekete geçen “dünyaya entegre olma” politikaları ve art arda hamlelerle küresel ölçekte yerimizi tazelerken, gelişmelerin hızına, toplum olarak ayak uydurmakta sorun çekiyoruz. Çok kısa bir süre içerisinde küresel dünyanın teknolojik imkanları (bilgisayar, Internet, cep telefonu… vs.) ile dünyanın büyük ekonomileri arasına girdiğimiz bir gerçek. Fakat aynı gelişmeyi “eğitim ve fikrî gelişim alanında sergileyemediğimiz” konusu da aydınlarımız arasında gündem oluşturuyor.

Medeniyetlerin ortak noktası, din olgusundan doğmuş olmalarıdır. Din, insanların tarih boyu, müspet veya menfî sûretlerde bile olsa, kayıtsız kalamadıkları yegâne konudur. Türkiye’de 1949 yılında İlâhiyât fakültesinin açılması ile din eğitiminde yeni bir adım atıldı. Cumhuriyet Türkiye’si Medeniyetini oluşturmak için ilk ciddi adim bu yolla atılmış oldu. İlmî metotlarla incelenen İslâm, çağın anlayışına uygun şekilde yeniden yorumlanmaya başlandı. Kadınların eğitimi, İslâm ekonomisi, musikî, terör ve insan hakları vs. gibi bir çok konu, biraz oryantalistlerin çabalarıyla, biraz da onlara karşı savunma durumuna geçen ilim adamlarınca, meselelerin Asr-ı Saadetteki zemininde yeniden ele alınmasına vesîle oldu. Bütün bunların sonucu olarak, İslâmî öğretinin, yeni yöntemlerle, aslına uygun bir yorumuna ulaşılacağını söylemek zor olmasa gerek.

Bunun haricinde, küreselleşme ile gelen, fikirlerin ve sorunların sınırlar ötesinde bir paylaşıma ulaşması, her ne kadar bazı kesimler tarafından istenmese bile, ortak dertleri olan insanları birbirleri ile tanışarak ortak çözümler aramaya sevk etmektedir. 3. Olağanüstü İKÖ- Mekke Platformu’nda alınan “Fıkıh Akademisinin Teşkili” kararı da en azından fikir alanında ümit vermektedir. Belki de bu vesile ile, İslâmî öğreti, yanlış olma ihtimâli yüksek yerel yorumların ötesine taşınacak ve dünya Müslümanlarının ortak çabası ve tenkitleri ile yoğrularak sağlamlaşan bir doktrin(icmâ) hüviyetine kavuşabilecektir.

Medeniyetler Kavgası mı?

Milli ve manevi değerler açısından zengin bir medeniyetiz. Avrupa 2600 yıl öncesinin Aristo mantığı ile bilim ve felsefe yaparken biz daha genç ve dinamik 1400 yıllık mirası kullanıyoruz. Eğer mesele “geri kalmak” ve “tarihi mirası” görmezden gelmekse, bu konuda biz daha ileriyiz.

İmparatorluk bakiyesi toplumlarda aslî unsur, bir zamanlar hâkim oldukları toprakların, hemen her rengini barındırmakla hoşgörülü olmalarıdır. İmparatorluk merkezi de çoğu zaman tüm nimetlerin aktığı, doğal olarak da kültürel seviyenin yükseldiği topraklardır.

Türkiye, hem kozmopolit nüfusu ile hem de üç kıtanın devlet, ilim, fikir ve medeniyet mirasına sahip olmakla, Devlet-i Âlî’den ayrılan diğer ülkelerden ileridedir. Batı ile asırlar süren ilişkisi açısından değerlendirildiğinde, onunla sınır olması ve çoğu zaman pazarlık edebilecek şartlarda bulunması hasebiyle, gerek ilmî ve teknolojik, gerekse fikrî ve kültürel anlamda ondan en fazla nasiplenen coğrafyadır.

İslâm dünyasındaki tarihi konumu açısından Türkiye, fikrî özgürlüklerin en ziyâde kullanıldığı ülkelerdendir. Diğer taraftan Orta Doğu coğrafyasına bakıldığında fikrî serbestinin sınırlı olduğu, diğer Afrika ülkelerinde durumun çok farklı olmadığı, uzak doğuda fakirliğin ve başıboşluğun, Orta Asya’da ise bilgisizliğin hâkim olduğu bir vâkıadır.

Son dönemlerde Türkiye’de zeki ve genç bir nüfûsun oluştuğu görülmektedir. Teknik nimetlerle daha beşikte tanışan yeni nesil, zekâ gelişimi sürecinde teknolojiden bilmeyerek dahi olsa yararlanmakta, giderek yükselen zekâ trendinin en canlı örneğini vermektedir. Mesele bu yönüyle ele alındığında, Avrupa’da genç nüfusun olmayışı ve mevcut nüfusun azalması, ülke idârecilerini gelecek hakkında haklı bir telâşa sevk etmektedir.

Biz yeni nesillere düşen, elinde olan zamanın kıymetini bilmek, geçmişi eleyip yüklenerek, Asr-ı Saadet modelindeki “ideal toplum” doğrultusunda çağın şartlarını kavrayarak kendi medeniyetini inşâ etmektir.

Mesele bir medeniyetler kavgası değildir. Mesele, kader icâbı aynı dünyada yaratılmış iki ademoğlunun birbirini tanımasına yardımcı olmak ve aynı zaman diliminde “kardeşçe” bir arada yaşatmak gayretidir.