Archive for the 'Röportaj' Category

h1

Mehmet GÖRMEZ: “Açılım Derinliği Ortadan Kaldırdı”

Nisan 28, 2007

Sayın hocam, dergimizin bu sayısında ilahiyat ve ilahiyatçı için amaç ve yöntem kavramları ne ifade etmeli sorusuna cevap arıyoruz. Gayesiz çabanın boş, usulsüz vusûlün imkansız olduğunu bilen öğrenciler olarak bu konunun her ilahiyatçının önceliği olması gerektiğini düşünüyoruz. Öncelikle bu mühim mevzuda bizimle sohbet etmeyi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. Ayrıca, bir taraftan, bir öğrencinin yapması gereken bütün görevleri yerine getirirken, diğer taraftan da bu tür sosyal faaliyetler yapmanızı tebrik ve takdir ediyorum.

Sağolun. İsterseniz, hemen, ilk sorumuzla başlayalım. Öncelikle bir durum belirlemesi yapalım. Sizce günümüz Türkiye’sinde ilahiyat ve ilahiyatçının yeri nedir?

Günümüz Türkiye’sinde ilahiyat ve ilahiyatçının yeri hakkında konuşabilmemiz için insanlık tarihinde dinin yeri nedir, İslam medeniyetinin oluşumunda dinin yeri nedir, hatta medeniyetlerin oluşumunda dinin konumu ne olmuştur, bunu bilmemiz lazım. İslam medeniyetinin sürekliliği açısından dini hayatımızın anlamı nedir? Çağdaş bilgiler içerisinde dinî bilginin konumu nedir? Bütün bu sorularda ve konularda hem insanımızın hem de insanlığın beklentileri nelerdir, bunları bilmemiz gerekir. Ancak bu beklentilere göre sorunuzun cevabını bulabiliriz. Bu açıdan bakıldığında şunu söylemek gerekir: Türkiye’de ilahiyat fakültelerinin ortaya koyduğu birikim küçümsenemez. Medrese hayatının sekteye uğramasından sonra, cumhuriyet döneminde, hem normal din eğitimi, hem de yüksek din eğitimi uzun müddet tam manasıyla yapılamamıştır. Aslında, daha Atatürk döneminde İstanbul Üniversitesine bağlı Darü’l Fünûn açılmıştır. Ancak daha sonra kapatılmıştır. Kapatılma sebebi bilinmez. Ama kayıtlarda, öğrenci bulunamadığı için kapatıldığı yazar. Eğer o gelenek başlasaydı, cumhuriyet öncesi birikim ilahiyat fakültelerine çok iyi şekilde yansıyacaktı. Ancak bu olmadı. 1949’da Ankara İlahiyat Fakültesi açıldı. Ankara İlahiyat Fakültesi geçmişten gelen geleneği devam ettirmek üzere değil, yeni bir başlangıç yapmak üzere açıldı. Yeni bir başlangıç olduğu için de, hocalarımız bize sürekli hatırlatırdı, temel İslam bilimlerini okutacak tek bir profesör bulunamamıştır. Ancak, Bosna’dan gelen, o zaman İstanbul’da ikamet eden, merhum hocalarımızın hocası Prof.Dr.Muhammed Tayyib Okiç tefsir, hadis ve fıkıh kürsülerini idare etmek üzere davet edilecektir ve öyle başlayacaktır. O zamanlar büyük tartışmalar yaşanmıştı. Ali Fuad Başgil bu tartışmalarda, bu fakültelerin geleceği hakkında şu tespitte bulunmuştur: “ Bu fakülte, yüksek din bilgini yetiştirmez. Bu fakülte, bu programı ve bu hali ile din münekkidi yetiştirir.” Ancak kuruluş aşaması nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin ortada bir hakikat var. Ankara İlahiyat Fakültesi’nin öncülüğünde, Türkiye’nin diğer fakülteleri, yüksek İslam enstitüleri ve daha sonradan bu kurumların ilahiyata dönüşmesi…bütün bu yüksek din eğitimini veren okulların Türkiye’de oluşturduğu gerçekten küçümsenemeyecek bir birikim vardır. Bu birikimin önünde olmuştur. Bir ülkede, bütün farklı alanlarda üniversiteler, elde ettikleri bilgiyi hep birlikte bir havuza boşaltırlarsa o bilgi o toplumun bütün ihtiyaçlarına cevap verir. Bu bilgi havuzunda ilahiyat bilgisinin olmayışı, o ülke için büyük bir eksikliktir. İşte, Türkiye’de ilahiyat fakültelerinin ortaya koyduğu bilgi, üniversitelerin bilgi havuzuna akamamıştır. Bunun önüne engeller konmuştur. Bu engellerin başında ideolojik tutum gelir. Bu, bilgiye salt bir ideoloji adına değer vermemekten kaynaklanıyor. Bu, birikimin önündeki ilk engel. İkincisi ise, üniversitelerimizin yapısından kaynaklanıyor. Ayrıca, bu birikimin evrenselleşmesinin önünde de bir takım engeller olmuştur. Dil problemi gibi. Batıda, İslam algısından kaynaklanan problemler vardır. Bunlardan başka, bu birikimin, tarihî mirası tam olarak yansıtamamasından kaynaklanan problemler olmuştur. Yöntem sorunu olmuştur.

Burada tam da bu sırada şunu sormak istiyorum. Bu değerlendirmelere dayanarak ve bütün bu lehte aleyhte durumları göz önünde bulundurarak, aslında ilahiyat fakültelerinin ve ilahiyatçıların hem İslam aleminde hem de özelde Türkiye’de bulunması gereken konum nedir?

Bize en çok sorulan sorulardan birisi “İslam ülkelerindeki şeriat fakülteleriyle Türkiye’deki ilahiyat fakülteleri arasında sizce ne fark var?” sorusudur.İslam alemindeki benzeri diğer fakültelerle mukayese edildiğinde, şöyle bir tespitte bulunmak mümkün: Arapça’da hüküm ve hikmet kavramları aynı kökten gelir. İslam ülkelerindeki fakültelerin kahir ekseriyeti, belki istisnalar var ama, daha çok hüküm kavramı etrafında dolaşır. Ancak Türkiye’deki ilahiyat fakültelerinin verdiği eğitim daha çok hikmet kavramı etrafında dolaşır. Bir sorun var ki hüküm öğrenilmeden hikmet bilgisine geçilmez. Yani hüküm bilgisi, hikmet bilgisini önceler. Hikmet bilgisi ikinci basamaktır. Hüküm bilgisi bakımından ve o bilgiye ulaşmanın yöntemleri bakımından sorunlar var. Ancak hikmet bilgisi bakımından önemli çalışmalar yapıldığını düşünüyorum. Hatta İslam ülkelerinde yapılamayan bir çok çalışma yapılmıştır. Fakat söylediğim gibi yöntem sorunu var. Bu sorunu şöyle açıklayabiliriz. Bizim hocalarımız, bize tarihî mirası bir çok yönüyle aksettirdiler; ancak biz öğrencilerimize bu mirası tam veremedik. Biz üçüncü nesiliz. Bilhassa birinci ve ikinci nesil hocalarımız bizlere İslam bilgi mirasını yeterince verdiler ve onlara ulaşmanın yollarını da gösterdiler. Ancak biz bunu yapamadık. Biz, tarihî mirasın kendini vermek yerine, bu mirasın toptan ve yüzeysel eleştirisini öğrettik. Bunun altını çiziyorum. Tarihî mirasın ne olduğundan çok, ne olmadığını öğrettik. Eldeki bilgiyi eleştirmeden, kritiğe tabi tutmadan değerlendirmek olmaz; ama bu farklı bir durum. Eleştiriden eleştiriye fark var. İşte bu durum, tarihî mirasın önündeki en büyük engeldir. Nesillerle tarihî bilgi mirasının önündeki en büyük engel yüzeysel bir değerlendirme yaparak, orada bir şey bulunamayacağını göstermek, öğretmek, bunun propagandasını yapmaktır. Öyle olunca insanlar, o mirasın içine girerek bir şey öğrenemezler. “Zaten biz ondan alacağımızı aldık, o geçmişte yapacağını yaptı, geleceğe ışık tutması mümkün değil. Ben geleceğimi aydınlatmak için halimin bilgisini bulmalıyım, çağdaş bilgiyle donanmalıyım.” anlayışına varır. Halbuki geçmişin bilgisini alamayan, geleceğe ışık tutamaz. Büyük bir geleneğe dayanmayan insanın, geleceğe ışık tutacak bilgileri keşfetmesi de mümkün olmaz.

İlk iki nesil size bu bilgi hazinesini aktarabilmişken, üçüncü kuşağın daha sonrakilere aktaramamasının sebebi nedir?

1990’lı yıllara geldiğimizde Türkiye’de ilahiyat fakültelerinin köklü bir değişime ihtiyacı vardı. Bir açılım yapmaya ciddi bir ihtiyaç vardı. Aslında açılım da gerçekleşti. Ancak, yatay açılım dikey derinliği ortadan kaldırdı. Olumsuz yönde etkiledi. İnsanlar, tarihte elde edilen bilginin önemi konusunda inançlarını kaybettiler. Oraya gitmenin, derinlik olup olmayacağı konusunda kuşkuya düştüler. İlahiyat fakülteleri, diğer bilgileri, sosyal bilimleri de kuşatayım derken dikey derinliğini kaybetti. Böyle olunca, artık geçmiş mirası öğrenciye anlatma imkanı olmadı. Hoca, yurtdışından, batıdan bir filozofun bir tespitini, bir yıllık tefsir dersinde anlatmayı, tarihteki bütün müfessirlerin bütün birikimlerini anlatmaya tercih etti. Böylece o bilgi sonrakilere yansıyamadı.

Madem durum bundan ibaret, o halde ilahiyat mensuplarının tekrar derine inmeleri, dikey yönde gelişimlerini sağlamak mı gerekir?

Amaç, iyi öğretmen mi yetiştirmek, iyi din görevlisi mi yetiştirmek, yoksa amaç, hem geçmiş mirası da içine alacak şekilde hem çağdaş donanımı olan, İslami ilimlerde mütebahhir insan mı yetiştirmek? Bu çok önemli. Birisi pratik ihtiyaca yöneliktir. Diğeri ise mirasın, geleneğin devamıdır. Siz eğer birinci şıkkı amaç edinirseniz, yani sadece öğretim tekniklerini bilen bir öğretmen yetiştirmeyi yahut, namaz kıldırmayı iyi yapabilen bir imam yetiştirmeyi hedef alırsanız, ilahiyat fakültelerini bir nevi eğitim fakültelerine dönüştürmüş olursunuz. Ama ikinci şıkkı amaç edinirseniz, hem onu gerçekleştirirsiniz hem de toplumun o yöndeki pratik ihtiyacını karşılarsınız. Bütün bu ilimlerde derinleşmiş insan yetiştirirseniz, klasik ilimleriyle çağdaş ilimleriyle hepsinde derinleşen ilim adamları yetiştirmeye yönelirseniz, daha sonra o bilginin üzerine malum kurumlar bir hizmet içi eğitimle çok rahat o teknikleri kazandırırlar. Milli eğitim hangi malzemeleri kullanacağınızı  öğretir, hangi yöntemle o bilgiyi vereceğinizi öğretir. Diyenet İşleri Başkanlığı biraz kıraat, tilavet, hitabet öğretir. Ve siz daha önce fakülteden edindiğiniz engin bilgiyi her iki yerde de en iyi şekilde kullanırsınız. Ancak fakülteleri, işin sadece teknik kısmını veren kurumlara dönüştürürseniz, öğrenci o teknikleri öğrenir ama onlar vasıtasıyla hangi bilgiyi vereceği sorun haline gelir. Ben günümüzde ilahiyat fakültelerinin daha ziyade birinci amaca yöneldiğini görüyorum. Halbuki ilahiyat fakültelerinin geleceği açısından, Türkiye’nin geleceği açısından diğer amaç çok çok daha önemlidir. Biz alabildiğine İslami ilimlere yönelelim, alabildiğine klasik mirasımızı öğrenelim, o klasik mirasımızı çağdaş bilgiyle destekleyelim, oradan içtihad seviyesinde bilgiler elde edelim, ondan sonra yetiştirdiğiniz elemanlar hangi kurumda çalışacaklarsa, o kurumlar bir hizmet içi eğitimle teknik bilgiyi verirler ve onu uygulamaya koyarlar. Son yıllarda fakülteler tamamen birinci amaca yönelince, hocalar da kendilerini buna göre ayarladılar, prıgram ve müfredatlar buna göre değişti, ders sayıları buna göre belirlendi. Durum böyle olunca 1950’lerden 1990’lara doğru yükselen ilahiyat eğitimi kendi alanlarında yüzeysel kaldı, derinliğini kaybetti.

Peki sizce, derslere de giriyorsunuz, kendi gözlemlerinizle, bugünkü ilahiyat öğrenci kendi kalsik mirasını değerlendirerek çağdaş düşüncelerle buna katkı sağlayarak yeni açılımlar kazandıracak bir öğrenci profili çiziyor mu?

Bilhassa son sınıfa geldiklerinde öğrencilerimizin çok büyük bir acı yaşadıklarına şahit oluyorum. Öğrencilerimiz de son sınıfa geldiklerinde İslami ilimlerin temel kavramlarından, kaynaklarından bile mahrum kaldıklarını görünce ve sadece sathi bir takım teknikleri öğrenmiş olmaktan elbette büyük bir acı duyuyorlar. Bu noktada öğrencilerin hazır olmasından çok müfredatın, programın, hocaların topyekün öğrenciyle birlikte karar vermeleri gerekiyor.

O zaman biraz somut olarak düşünelim. Söylediğiniz amaca yönelik ilahiyatın mevcut müfredatında ne gibi değişiklerin yapılması gerekir? Örnekler vererek konuyu açabilir miyiz?

Cevap: Ben ilahiyat bilgilerini ikiye ayırıyorum. Bir, sadece bilgi edineceğimiz bilim alanları var, bir de bu ilimleri nasıl öğreneceğimizi, nasıl kullanacağımızı, onlardan nasıl sonuçlar çıkaracağımızı öğreten bilimler var. Bilhassa her disiplinin bir usulü var. Bu usüllerin öğretilmediği kanaatindeyim. Öğretilmediği için de geliştirilemediğini düşünüyorum. Eğer öğretilirse, bu konular da içtihadi olduğu için, hocanın ve öğrencinin katkısıyla o yöntemler geliştirilebilir. Ben özellikle hazırlanacak bir programın salt bilgi yüklemekten çok, İslami ilimlerin nasıl öğrenileceğini, nasıl elde edileceğini, nasıl anlaşılacağını ve nasıl yorumlanacağını öğreten usullerin öne alınması gerektiğini düşünüyorum. Bir de çok önemli bir husus var ki, Arapça öğrenilmeden İslami ilimler öğrenilmez. Bunu herkes biliyor. Ancak herkes şunu da çok iyi biliyor: Türkiye’de ilahiyat fakülteleri hiçbir zaman Arapça’yı iyi öğretememiştir. Bu çok acı bir durumdur. Mesela, Türk cumhuriyetlerinden, balkanlardan gelip bizim fakültelerde okuyup dönen ve gidip kendi bölgelerinde müftü olan insanlar var. O kadar zorluk çekiyorlar ki… Bununla beraber temel İslami ilimlerin ve bunların temel kavramlarının inşa edilmesi lazım. Tabi, öte yandan bu bilgilerin çağdaş bilgiyle desteklenmesi gerekir. Çağdaş bilgi ve yöntemler ancak tarihi mirasımızdan elde ettiğimiz bilgilerle birleşince hayatiyet kazanır. Mesela, Ankara İlahiyat Fakültesi’nin çok ciddi bir felsefe geleneği vardır. Cumhuriyet döneminin felsefe hocalarının büyük bir kısmı Ankara İlahiyat Fakültesi menşelidir. Ancak temel İslam ilimlerindeki geleneğimizin sekteye uğramasıyla beraber felsefe geleneğimiz de sekteye uğradı. Paralel olarak orada da derinliğimizi kaybettik. Bu açılardan müfredatın yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.

Mevcut ÖSS sistemini düşündüğümüz zaman, ilahiyat fakültesinde okuyan imam hatip menşeli öğrenciler, isteyerek ya da istemeyerek bu fakülteleri tercih etmek zorunda kalıyorlar. Dolayısıyla bu fakültelere, imam hatip liselerinin en başarılı öğrencileri geliyor. Bu durum size, ilahiyat fakültelerinin geleceği hakkında neler düşündürüyor?

Ben ÖSS sisteminin ilahiyata gelen öğrenciler için bir ölçü olduğunu düşünmüyorum. Ancak bu bir vakıadır ki, dediğiniz gibi ilahiyat fakültelerine şu anda imam hatip liselerinin birincileri ve en başarılı öğrencileri geliyor. Üzülerek söyleyeyim ki, o öğrencilerin gelmeye başladığı tarih ile fakültelerin yatay alanlara yayılıp kendi alanlarında derinliğini kaybetmeye başladığı zaman birbirine denk geldi. Ve baştan beri anlatmaya çalıştığım sebeplerden dolayı biz bu potansiyelden yararlanamadık. Geçmiş dönemlerde yetişen ve bugün Türkiye’nin pek çok yerinde, pek çok alanda başarılı ilahiyat mezunları vardır. Maalesef , bugünkü ilahiyat fakülteleri bu başarıları elde edecek güçte değil. Ancak bu, öğrencilerin suçu değil, fakültelerin suçudur. Eğer fakülteler, onları sadece teknik bilgilerle donatıp göndermeyi hedef olarak seçmeyip gerçekten bu arkadaşların potansiyelinden İslami ilimlerin derinlemesine tahsili yönünde istifade etseydi, o zaman çok daha farklı bir tabloyla karşı karşıya olurduk.

Hocam, ilahiyat fakülteleri öğrencilerinde bir isteksizlik sorunu var. Öğrenciler heyecanını kaybetmiş gibi. İlim yolculuğunun ayrılmaz parçası olan bu iştiyakı ve ihlası kaybetmeye mi başladık?

Hakikaten biz, dinî bilginin metafizik boyutunu kaybettik. İşin gönül boyutunu kaybettik. Salt akademik amaçlarla İslami ilimler tahsil edilmeye başlanınca, bilginin niteliği değişti. Böyle olunca bilgi sahibinin konumu da değişti. Halbuki bizde bilgi, aynı zamanda bir ahlak ve sorumluluktur. Bütün hadis külliyatında “kitabu’l ilm”ler vardır. Eğer bir ilim amele dönüşmüyorsa, orada sorun vardır. Sadece amele dönüşmesi yetmez, bir ihlas ve samimiyete dayanması gerekir. Dolayısıyla klasik çağlardaki bilgiyle modern zamanlardaki bilgi arasında böyle bir fark ortaya çıktı. Bu da ciddi bir sorun olarak duruyor. Ben öğrencilerimize şunu tavsiye ederim: Sadece bilgiyle bu derinlik elde edilmez. Aynı zamanda bu bilginin yaşanan bir ahlaka, sorumluluğa ve erdeme dönüşmesi gerekiyor.

Son olarak eklemek istediğiniz şeyler var mı?

Hem Türkiye’deki gelişmeler hem de dünyadaki gelişmeler, dinî bilgiyi ilahiyat bilgisini çok önemli kılmaktadır. Bunu öğrencilerimize yönelik söylüyorum: Gerçekten bugün, bütün dünyada, iyi yetişmiş bir ilahiyatçı kadar aranan bir kimse yoktur. Fakülteler herşeyi vermez. Fakülteler anahtar verir. Çok hızlı bir şekilde anahtarları alarak kendi kendilerini yetiştirmeleri, önlerine çıkan bütün fırsatları değerlendirmeleri gerekiyor. Her arkadaşın kendine özgü programı olmalı. Fakültenin dışında da gece gündüz İslami ilimlere zevkle yönelerek, ne kadar derinlere inerse, inci mercanı o kadar fazla bulur. Onun için her öğrenci arkadaşımızın bütün bunları dikkate alarak, hem mevcut eğitim öğretim sisteminden kaynaklanan sorunları bilmesini, hem de Türkiye ve dünyadaki ihtiyaçları göz önünde bulundurarak kendisini geliştirmesini öneririm.

Röportaj: Abdullah KAVAKLI, Bilâl DEĞİRMENCİ, Hadi Ensar CEYLAN

h1

Ahmet TAŞGETİREN: “Bir Müslüman AB’yi neden ister veya neden istemez?”

Şubat 17, 2007

Bir Müslüman AB’yi neden ister veya neden istemez?

Bir Müslüman’ın temel tercihi kaygısı değerlendirme noktası Müslümanlığını daha iyi yaşayabileceği bir ortamı bulmaktır. Müslümanlığını daha iyi daha diri yaşayabilmektir. Allah’ın huzuruna götüreceği hayatı o huzura sunulabilecek bir hayat tarzını gerçekleştirmektir. Bu tabi ki bir iklim meselesi ortam meselesidir. Yani insan kendi hayatını bir toplumsal ortamla paylaşıyor. Bu hayat sizin Müslümanca yaşayışınızı o ortam kolaylaştırıyor mu zorlaştırıyor mu? Bu önemli bir meseledir. Türkiye sosyal vasatına da belki böyle bakılabilir, AB’nin sosyal vasatına da böyle bakılabilir. Bu açıdan baktığınızda AB bir Müslüman’ın hayatını kolaylaştıracak mı zorlaştıracak mı diye bakmak mümkün. Tabi burada özgürlük bir temel kriter. Ne kadar özgür olacağız.Aslında belki bir Müslüman’ın hayatı açısından en sağlıklı sosyal ortam İslam tarafından şartları belirlenen bir ortamdır. Yani o ortam ne kadar İslam tarafından belirlenirse Müslüman o kadar sağlıklı uyum gösterir.İslam dışı her düzenleniş Müslüman’ın hayatını zorlaştırır. Onun için İslam özgürlüğe çok büyük ehemmiyet verir. Bazı ibadetleri Müslüman’ın özgürlük olmadan gerçekleşmez. Mesela Cuma namazının farziyeti ile özgürlük arasında birebir bağlantı vardır. Dolayısıyla özgürlük temel bir kriter. Bununda en uygun şartı sosyal ortamın İslam tarafından belirlenmesidir. Ama şu anda dünyada hayat çerçevesi İslam tarafından belirlenen bir ülke yok denebilir. Hemen tüm dünyada belki küçük istisnalar dışında İslam toplumlarının hayatı İslam’a göre önceliği İslam olmayan sistemler tarafından belirleniyor. Bu açıdan bakıldığında AB de bir Müslüman arasında şartları İslam tarafından belirlenmeyen bir sosyal vasat olacak. Ancak gene AB genel insani çerçevede özgürlüklerin önemsendiği bir yapıyı arz ediyor. Yani insan hakları son çağların önemsenen bir yönelişi. Uluslar arası planda insan hakları önemseniyor. Ve her toplumun her ülkenin her devletin insan haklarını birinci planda önemsemesi gerekiyor. AB kriterleri diye bildiğimiz pek çok kriter insan haklarını ilgilendiriyor. İnsan hakları içerisinde ifade özgürlüğü, inanç ibadet özgürlüğü, seyahat özgürlüğü gibi temel özgürlükler teşkil ediyor. Bu açıdan bakıldığında mesela inanç özgürlüğü bir Müslüman için de önemli bir özgürlük alanı. İfade özgürlüğü de bir Müslüman için önemli bir alan. İnanç özgürlüğü içerisine inanma kendi inançları istikametinde ibadet etme bunu görünür kılma kendi ianancının gereklerini görünür kılma. Bunun eğitimini yapma ve örgütlenme özgürlükleri gibi bunlar tabi bir müslümanın da kendi inancına göre bir hayat yaşaması için benimseyeceği özgürlük alanlarıdır. Tabi bunları AB Müslümanlar için gerçekleştirecek mi? Diye de bir soru var. AB inanç özgürlüğü alanında iddialı olmasına rağmen son zamanlarda bu alanda özellikle Müslümanların daha yoğun bir biçimde Avrupa içinde yer almaları ve inançlarını yaşama taleplerini ortaya koymaları sonucu bu özgürlükler alanında problemler çıkmaya başladı. Özellikle de 11 Eylül sonrasında Amerika’daki olaydan sonra terör-İslam ilişkisi yoğun biçimde gündeme getirilmeye ve bir müslümanın varlığı bile terörle bağlantılı olarak algılanmaya başladı. Buradan da bir örtülü gözaltı her müslümanın hayatı için söz konusu olmaya başladı. İslamın bazı görünürlükleri tezahürleri sembol gibi simge gibi algılanmaya ve yasaklanmaya başladı. Bilhassa başörtü konusunda böyle bir yasaklama sürecinin ülkeden ülkeye intikal ettiğini görüyoruz. Dolayısıyla özgürlükler alanı biraz problemli bir alan olmaya başladı. Buradan şu soru çıkabilir acaba uzun vadede Türkiye diye bir ülkenin AB’ye girdiğinde AB’nde Müslümanlara yönelik özgürlük çerçevesi ne olur?

Yani Fransa ve Almanya’daki gibi keyfi uygulamaları Türkiye’de de görebilir miyiz?

İlginç olan şu, bir süre öncesine kadar Fransa ve Almanya’da, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerde Türkiye’den daha geniş bir inanç özgürlüğünden söz etmek mümkündü. Bilhassa başörtüsü konusunda. Malum, Türkiye’de başörtüsü yasak. Avrupa’da ise böyle bir yasak söz konusu değildi. Ancak 11 Eylül’den sonra Fransa özellikle ilköğretim okullarına başörtüsü yasağı getirdi. Almanya’nın bazı eyaletlerinde kamu görevlilerinin başörtüsü takması yasaklandı. Ve onlar şunu söylemeye başladılar; biz İslam ile ilgili düzenlemelerimizi Türkiyede’ki laiklik uygulamalarından yola çıkarak oluşturmaya çalışıyoruz. Yani Türkiye laikliği Fransa’dan aldı, şimdi Fransa Türkiye’nin laik modelini kendisine ithaf etmeye yöneliyor, gibi bir görüntü ortaya çıktı. Yani Türkiye’de bir ara Müslümanlar, AB’ye girersek oradaki inanç özgürlüğü kriterleri bize de yansır. Dolayısıyla Türkiye’deki çerçeve genişler, gibi bir değerlendirme yaptılar. Ancak son zamanlarda İslam-Terör denklemi kurularak, Müslümanların özgürlük alanı Avrupa’da da kısıtlanmaya başladı. Bu Avrupa’yı kendi içinde bir tutarsızlığa düşürüyor. Yani herkese tanınan özgürlük, Müslümanlara tanınmıyor, şeklinde bir görüntü ortaya çıkıyor. Avrupa da bundan rahatsız. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi var, bu sözleşmede inanç özgürlüğü çerçevesi, biraz önce ifade ettiğim niteliktedir. Yani inanmayı, ibadet etmeyi, dini öğrenmeyi, onun tezahürlerini yaşayabilmeyi hatta bir başkasına anlatabilmeyi-tebliği… Bütün bunları öngören bir inanç özgürlüğü çerçevesi son zamanlarda kısıtlanmaya başladı. Bu da Avrupa içinde tartışmalara yol açıyor. Biz Müslümanlara bu tarz kısıtlayıcı davranarak kendi özgürlük kriterlerimizin gerisine düşmeye başladık diye eleştiriler geliyor. Bir de şu var; Müslümanlara kısıtlama getirdiğimizde bunu başka inanç gruplarına da –tutarlı olmak bakımından- getirmemiz gerekiyor. Yani başörtüsünü yasakladığınızda Hıristiyan öğrencilerin haç takmasını, Musevilerin de kippa takmasını yasaklamış oluyorsunuz. Oysa Avrupa geçmişten getirdiği Hıristiyanlık mirası ile bir Hıristiyan sembolünü yasaklamak durumuna düşmüş oluyor. Bu da kendi toplumlarının tepkisini çekiyor, dünya Musevi toplumunun tepkisini çekiyor. Bu Avrupa içinde Türkiye’nin üyeliği ile beraber Avrupa içindeki 25 milyona yakın Müslüman varlığı ve İslami tezahürleri sebebiyle inanç özgürlüğü tartışması içine girmiş oluyor. Dolayısıyla bu alan problemli bir alan olmasına rağmen ben uzun vadede özgürlüklerin daha geriye gidemeyeceğine, bunun Avrupa’nın da taşıyamayacağı bir sonuç olduğuna inanıyorum.

Yani Avrupa kendi içinde tartışarak bu sorunu kendi kendine mi çözecek? Böyle bir sorun ileride olmayacak mı?

Gelişmeler özgürlüklerden yana. Medya ve iletişim bu kadar gelişmiş durumda . internet gibi bir alan var. Düşünceleri sınırlayamıyorsunuz. Postmodern düşünce hiçbir yasağı ve kuralı üstün kabul etmiyor. İlginç bir şey bu. Niye yasaklayacaksın? Hangi gerekçeye dayanarak yasaklayacaksın? Bu yasağın tabanı yok, gerekçesi yok, bunu sürdürmenin imkanı yok. Dolayısıyla uzun vadede yasakçılıkta direnmek söz konusu değil. Müslüman varlığını sınırlayabilirsiniz. Nasıl? Şu anda 25 milyon Müslüman var; diyor ki biz bir entegrasyon sorunu yaşıyoruz. 4-5 milyonu Türk asıllı geri kalanı, Kuzey Afrika, Pakistan vs. asıllı 25 milyon Müslüman var. Biz bu Müslümanları uzun vadede entegre ederiz, özümseriz, kendi kültürümüzü onlar tarafından da yaşanır hale getiririz, diye ümit ediyorlardı. Bu olmadı. Genç nesil –üçüncü, dördüncü kuşak deniyor bunlara- yeniden İslam ile buluşmaya, İslam’ı özgün biçimde kendi kaynaklarından öğrenmeye ve yaşamaya yöneldi. Dolayısıyla bir İslam karşıtlığı, yabancı karşıtlığı, zaman zaman ırkçılık gibi tepkiler gelişiyor. Mesela en son bazı zenci futbolculara karşı stadyumlarda ırkçı tepkiler gösterildi. Onlardan birisi Anelka; Fenerbahçe’ye geldi. Avrupa’daki ırkçı tepkilere –İspanya’da vs.- tepki göstererek Avrupa’dan ayrılmaya başladılar. Bu defa Avrupa bunu tartışmaya başladı. Biz bu ırkçı söylemlerle nereye gideriz diye. Şu anda Avrupa’nın da kafası ciddi anlamda karışık. Yani gerek Müslümanlara karşı tavırda karışık gerekse öteden beri Avrupa kökenli olmayan göçmenlere karşı karışık; uzun vadede ne olur bilemeyiz. Nereye doğru sentez oluşur bilemeyiz. Ama gittikçe küreselleşen bir dünyadan söz ediyoruz. Yani AB’nin temel esaslarından birisi, insanların serbest dolaşımı, sermayenin serbest dolaşımı, kültürün serbest dolaşımı değil mi? Türkiye ile ilgili en son Kopenhag zirvesinde alınan kararda Türkiye ile anlaşma yapalım ama serbest dolaşım olmasın gibi bir karar alındı. Büyük bir kitlenin AB’ye girmesi ve orada serbest dolaşımı tedirginlik uyandırıyor. Nasıl sonuçlanacak bilemiyoruz. Tabi bizim açımızdan da –bir Müslüman açısından da- uyum önemli bir şey. Biz neye uyum göstereceğiz veya uyum göstermemeliyiz?

Burada şunu sorabilir miyiz: Türkiye’nin Avrupa Birliği serüveni bir entegrasyon mudur, asimilasyon mudur?

Olayın bir boyutu da iki farklı medeniyet dünyasının, medeniyet camiasının karşılaşmış olmasıdır. Avrupa bir medeniyet camiası, Türkiye bir medeniyet camiası. Her ne kadar kendi medeniyet tarihimizle aramıza mesafe koyduğumuzu düşünsek, bir takım sistem değişikliği olduğunu düşünsek bile, bin yıldan beri bir kültür, bir medeniyet camiasının içerisinde kişiliğini bulmuş bir toplum söz konusu Türkiye’de. Türk toplumu dediğimizde bunu anlıyoruz. Dolayısıyla Avrupa ile ilişkide sık sık bizim liderlerimizin de dile getirdiği biçimde, iki medeniyetin birbiriyle teması ve ilişkisi söz konusu. Avrupa Birliği kendi açısından baktığında diyor ki yeni giren toplumlar bizimle uyum sağlamalı. Bu uyumun Fransızcası entegrasyon. Asimilasyon ise kimliğini kişiliğini değiştirip onun kimliğine bürünmek anlamına geliyor. Asimilasyon kabul edilmiyor. Genelde kendi kültürünüzü terk edeceksiniz, medeniyet değerlerinizi terk edeceksiniz,bir başka medeniyetin ve kültürün değerlerine göre yeniden biçimlendireceksiniz bu asimilasyon bu kabul edilmiyor. Ne olsun, iki medeniyet camiasının ilişkileri olsun, birbirini zenginleştirsin. Şimdi aslında Avrupa bunu kabul ediyor gözükse bile özde kabul etmediği intibaını veriyor. Almanya’da şu kadar Müslüman Türk var, onlar şöyle diyordu: birinci nesil sizin, ikinci nesil ortadadır – yani bir kültürel karmaşa içindedir- ama üçüncü nesli biz kazanırız. Dördüncü nesilde sizin hiçbir iziniz kalmaz.

Nitekim o yolda gidiyor.

Öyle bekleniyordu. Bu bir ölçüde gerçekleşti. Ama tam onların istediği gibi de olmadı. Yani birinci nesil hakikaten Avrupa toplumuna karışmadan kendini korumaya çalıştı. Bir tür gettolar oluşturdu. Kendi mahallelerini oluşturdu. Sadece kendi insanları ile hemhal oldu. Avrupa kültürünü üzerime kondurmam dedi. İkinci nesil arada kaldı. Yani hakikaten kültürel bir karmaşa yaşadı. Üçüncü nesilde bir yandan bunalım var. Yani Avrupa’nın değerlerini alıyorum diye kişilik bozucu bir takım özellikler içerisine girdiler. Ve genelde problemli çocuklar ortaya çıktı. Mesela şu anda Almanya’daki cezaevlerinde kalan insanların büyük bir kısmı Türk gençlerden oluşuyor. Maalesef! Başka ülkelerde, Fransa cezaevlerinde Kuzey Afrikalı, Faslı, Cezayirli Müslüman gençler, yani ailesinden Müslüman gençler var. Gençlik genelde problemli. Ama bu arada bir şey daha oldu. Gene bu üçüncü nesilde de, dördüncü nesilde de İslam ile buluşanlar oldu. Yani hem Almanya’da hem Fransa, Belçika, Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde İslam ile buluşan yeni bir genç nesil ortaya çıktı. Her halükarda Avrupa Birliği görüyor ki AB ülkeleri Müslümanları halledemiyorlar. Yani asimile edemiyorlar. Kültürel bir dönüşüme uğratamıyorlar. Uğratamayınca da diyorlar ki: bu bir kültürel gerilim doğuracak, kültürel çatışma doğuracak. Dolayısıyla mesafeli duruyorlar. Biz 25 milyonu entegre edememişken, asimile edememişken, 70 milyonluk bir ülkeyi nasıl kendi içimizde eritebiliriz. Bu Avrupa’daki sosyal gerilimi daha da derinleştirir, diyorlar. Onun için belki, öncelikle serbest dolaşımı önlemeyi düşünüyorlar. Yani bu 70 milyon insan birdenbire Avrupa’ya akar ve Avrupa’da ciddi toplumsal gerilimler ortaya çıkar gibi bakıyorlar.

Türk gençliğinde serbest dolaşım hakkı sağlandığında daha büyük bir yozlaşma görecek miyiz?

Tabi az önce de söylediğim gibi küresel bir yapı söz konusu. Bu küresel yapı içerisinde fikirlerin düşüncelerin dolaşımı artık kolay sınırlanamayacak bir mahiyet kazanıyor. Düşünceler sadece medya yoluyla dolaşmıyor. Sinema gazete internet ve saire yoluyla dolaşmıyor. İnsanlar kanalıyla da dolaşıyor ya da tersinden söylersek sadece insanlar kanalıyla olmuyor, düşüncelerin dolaşımını sağlayan çok geniş bir alan ortaya çıkmış durumda. Diyelim ki Avrupa kültürü türkiye’ye sadece Avrupalılar kanalıyla mı, yani onların türkiye’ye gelip gitmeleri kanalıyla mı gerçekleşecek? Böyle gerçekleşmeyeceği açık bir şey çünkü televizyonlarımız batıda üretilmiş filmleri taşıyorsa insanımızın önüne, başka kültür ve iletişim organları değer taşıyorsa türkiye’deki herhangi bir insan batılı değerler ile buluşmaktan kaçınamaz. Dolayısıyla serbest dolaşımın türkiyeye getireceği şey şu andakinden çok da fazla olmayacak.

Sokakta net bir değişim ile karşılaşacak mıyız?

İstanbulun veya ankaranın sokaklarına baktığınızda bir Almanya İngiltere sokağından çok farklı olmadığını görürsünüz. Belki diyelim ki Maraşın sokakları böyle olmayabilir. Veya mardinin vanın sokakları öyle olmayabilir. Bununla beraber Avrupa’nın sokaklarında bazen türkiyeden daha muhafazakar ortamları görebilirsiniz. Avrupa toplum olarak mutlak bir şeyi yaşamıyor. Sokağa taşmış bir pisliği yaşamıyor. Dejenerasyon yaşamıyor. Ya da şöyle bir şey orada ne kadar yaşanıyorsa türkiyede de benzeri şeyler var. Tabi biz genel kimliğe bakıyoruz. Türkiye Müslüman kimliği ile görünüyor. Avrupa daha farklı bir kimlik yapısına sahip. Onlar kendi kimliği içinde bir bütün arz ediyorlar, biz kendi kimliğimiz içinde bir bütün arz ediyoruz gibi gözüküyor. Ama vakıa tam olarak öyle değil. Siz, dindar insanlar olarak avrupaya gitseniz, avrupada kendi dindarlığınızı ortaya koyabilirsiniz. Bir Avrupalının diyelim ki değer yargıları itibariyle yozlaşmış bir kesimi türkiyeye gelse o da kendine uygun bir ortam bulabilir. Çok katı şeyler söz konusu değil Türkiye ile Avrupa arasında. Türkiyede yüzde yüz bu var avrupada yüzde yüz şu var diyemiyoruz. Ama tabi Türkiye Müslüman bir ülke, ezanın minareden yüksek sesle okunabildiği bir ülke. Avrupada ezan duyamıyorsun.

Peki bu değişim metropollerle sınırlı kalacak mı yoksa taşraya da sirayet eder mi?

Bu tür endişeler var ama sosyal olayların nasıl gelişeceği önceden öngörülemiyor. Belki de siz avrupaya değer taşıyacaksınız. Bu biraz da bilinçli sosyal grupların çalışmalarıyla alakalı bir şey. İslam, toplumumuzun İslami özellikleri belki de Avrupa insanının aradığı şeyler. Yeter ki taşıyabilen bulunsun. Buna uygun bir dil sahibi olup bir fransıza bir Belçikalıya islamiyeti taşıyabilsin. Orada islamın çok daha büyük bir ilgi göreceğini düşünüyorum.

Sizce buna ön hazırlık Müslümanlarda var mı?

Bu potansiyel yoksa Avrupa birliğine girmeden de kendi zemininizi kaybedersiniz. Avrupa birliğine girmek şart değil onun için. Avrupanın ya da amerikanın kültürü farklı kanallardan akıyor. İlla bir fransızın gelip Fransız kimliği ile sokaklarda dolaşması gerekmiyor. Direnemiyorsak eğer bugün de direnemeyiz. Zaten bir kısım insanımızın zihinleri dönüşüyor, kalpleri dönüşüyor, davranışları dönüşüyor ancak bir kısmının da dönüşmüyor. Aksine diyor ki benim değerim onun değerinden çok daha üstün, ben ona kendi değerimi taşımalıyım diyor. Ve hatta bazı insanlarımız batılı gibi yaşamaya başlamış iken gitmiş duvara toslamış; diyor ki gittim ama orada bir şey yok, orada insanlığımdan çıktığımı düşündüm. Dikkat edin sanatçılar falan var, her türlü aykırı şeyi yapmış ama duvara tosladığını hissediyor, ben yeniden Kuran’a döndüm diyor, Allah’a döndüm diyor. Bu bizim içimizde de yaşanan bir şey. Avrupa’da da görüyorsunuz, tanıdığım birçok insan var yıllarca o kültürün içinde yaşamış ama bir gün islamla tanışmış ve islama yönelmiş. Onun için eğer zayıfsak AB’ye girmeden de ayağımız kayar. Ne yapmak lazım? Avrupa Birliğine girmeden de içeride hem kendi kişiliğimizin inşası noktasında hem de toplumumuzun islamla daha sağlıklı buluşması ve kişiliğini tanzim etmesi noktasında çalışmak lazım. Kendi ülkemizde çalışmak lazım, dünya çapında çalışmak lazım. Bir Müslüman için İslami tebliğ de önemli, islamı yeni insanlara taşımak da önemli. Bir Müslüman inanır ki İslam bir güzelliktir. Bir insanın İslam ile tanışması bir güzelliktir. Kendi yaratılış misyonu ile buluşması demektir. Onun için insanın islamla buluşması misyonu vardır, tebliğ diyoruz buna. Bir Müslüman kendi değerlerini başka topluma taşımak için gayret eder. Bu açıdan baktığımızda tüm dünya Müslüman için ulaşılması gereken insanlarla doludur. Bir müsüman amerikaya da ulaşmak ister, avrupaya da rusyaya da ulaşmak ister. Çünkü kur’an da doğu da batı da Allahındır buyruluyor. Doğuyu biz aldık, batı da falanların olsun diye bir düşünce doğru değil. Müslümanın bir toprakta bulunuşu bir toprağa el koyma hadisesi değil, orada bulunan insanların islamla buluşma hadisesi. Bunun için Avrupa Birliğine girildiğine illa bizim etkileneceğimiz kaygısı değil, bizim bir değer taşıma hazırlığında olmamız lazım. Ben hep şunu söylerim; Ahmet Yesevi türkistanda bir çalışma yaptı: genç insanları yetiştirdi. Kalplerini yoğurdu onların kişiliklerini yoğurdu. Sonra onlara hadi gidin dedi. Onları Anadolu toprağına – o zaman Rumeli diye biliniyor- , Avrupa’ya , Balkanlara gönderdi. Ve onlar bu topraklarda çalıştılar. Anadolu toprağı o gün putperestlerin bulunduğu bir topraktı. Geldiler bu insanlar oraya yerleştiler. Ve gelirken korkmadılar. Biz acaba Müslümanlığımızı kaybeder miyiz diye korkmadılar. Ve bu toprağı ışıttılar. Onun için biz güzel Müslümanlar yetiştirirsek, kendimiz güzel Müslümanlar olabilirsek Avrupa’ya ya da Dünya’nın herhangi bir yerine değer taşıyabiliriz.

Bizim AB ile münasebetimiz Dünya’nın diğer bölgelerinde yaşayan Müslümanlara nasıl yansır? Bu olaydan nasıl etkilenirler? Yani bugün Suudi Arabistan’dan ya da Suriye’den olumlu tepkiler geliyor olabilir. Ancak bu diğer Müslümanlar tarafından da böyle mi algılanır?

Türkiye’nin nasıl olacağına bağlı bu. Ben bu güne kadar ilişkide bulunduğum İslam coğrafyasıyla alakamı kesiyorum, yeni bir medeniyet camiasına giriyorum, zaten bu iki asırdan beri aradığım bir şeydi, dönüşmek için çabaladığım şeydi diye yaklaşırsa, bu Türkiye için bir tür kimlik inkarı olur. Kimlik kaybıdır bu. İslam coğrafyası için bir kayıptır. Ama Türkiye sırtını bu coğrafyaya dayar ve ben bu coğrafyanın temsilcisi olarak giriyorum AB’ye diye bakarsa, bu coğrafyayı bir zenginlik bir kudret olarak değerlendirirse o zaman bu, İslam dünyası için de bir öncülük olur. İslam dünyasının da kendisini geliştirmesini, bugün içinde bulunduğu zaaf halinden kurtulmasına bir öncülük olur. Türkiye AB’ye girmiş olsa dahi İslam Dünyasından kopamaz kopmamalıdır. Kaldı ki AB de Türkiye’yi İslam Dünyasıyla olan ilişkilerinden dolayı bünyesine alıyor. Yani Türkiye üzerinden İslam dünyasıyla olan ilişkilerini düzenlemek istiyor. İslam coğrafyası Avrupa’ya bir globalleşme imkanı açacak gibi gözüküyor. Bunun için Türkiye kendi misyonunu iyi değerlendirmeli. Ben İslam’ın Türkiye için hep çok önemli bir yükseliş değeri olduğuna inandım. Türkiye’nin İslam ile yükselerek geldiğine inandım. Bugün de İslam Türkiye için en temel zenginliklerden birisidir. Onunla beraber yürüdüğü ölçüde İslam Dünyasının önemli bir öncüsü, önderi, parçası olarak Avrupa içinde de ağırlık taşıyacaktır. İslam coğrafyasına da olumlu gelişmeler sağlayacaktır.

Bunların yanında misyonerlik faaliyetlerinden, şimdi olcuğundan daha fazla korkmalı mıyız?

Az önce de söylediğim gibi misyonerlik faaliyetleri, belki biraz daha artacak. Türkiye’de şimdiye kadar bir ölçüde yasakmış gibi bir durum vardı. Bundan sonra öyle bir yasaklama olmayacak. Aynı şekilde Müslümanların da AB ülkelerinde bu tarz çalışmaları yasak olmayacak. Yani bir grup Müslüman gitse fransaya bir caddede Kuran dağıtsa buna Fransız polisinin engel olması söz konusu değil. Bizden bir takım insanların acaba misyonerlerin sözlerine inanmaları ve dönüşmeleri söz konusu olur mu endişesi taşıyorum. Tabi ki çalışan insanlar belli etkinlikler sağlayabilirler. Bunu önleyemezsiniz. Zaten şu anda da insanların bir kısmı Hıristiyan olmasalar bile ateist oluyolar. Agnostik oluyor. Hedonist oluyor. Bir yığın problemli inanç noktasına sürükleniyor insan. Böyle bir inanç aşınması belli kesimlerde var. Bu kesimlere belki ulaşacak Hıristiyan misyonerleri. Ben şunu söylüyorum: İslam’ın anlatılması,tebliği noktasında gayretlerin artması lazım. Bir ülkede İslam’ın yaşamasını falanca grubun az çalışmasına bağlamamak lazım. İnsanların Müslümanlığını besleyici çalışmalara ihtiyaç var. Bundan böyle dindar insanlarımız çocuklarına sahip çıkacaklar. Sokaklarına sahip çıkacaklar,dostluklarına sahip çıkacaklar. Din adamlarımız, sizler gibi ilahiyat öğrencilerimiz İslam’ın birim insana ulaşması noktasında büyük bir gayret içerisinde olacaklar.

Aslolan Müslümanların çalışması yani…

Evet. Yani şimdi bir tehdit gibi ortaya çıkan şey zaman içerisinde etkisini kaybedecek diye düşünüyorum. Şimdi şöyle düşünün: Hıristiyanlık Avrupa’da pek kalmadı. Yani Avrupa Hıristiyan kültürün temsilcisi gibi görünse de kiliseler boşaldı Avrupa’da. Boşalan kiliseleri Müslümanlar satın alıyorlar ve cami yapıyorlar. Yani Hıristiyanlık düne kadar benim dediği Avrupa’da kaleleri kaybetti, şimdi İslam ülkelerinde insan avlamaya çalışıyor. Bu bizim dini zaafımızdan ziyade, ekonomik zaaflarımızın verdiği bir ümit onlara. Kendi zaaflarımızı kapatma yolunda çalışmamız lazım. Fakirimizi , fukaramızı görmemiz lazım. Ezilmiş insanlarımızı görmemiz lazım. Bunlar sağlanabilirse ben misyonerlerin ülkemizde pek etkin olacaklarını zannetmiyorum.

Son sözlerinizi alabilir miyiz?

AB farklı bir medeniyet dünyası ile ilişki demek. Bu ilişkiye girilebilir. Bu ilişkiye hazırlıklı girmek lazım. Bu gerçekleşir mi gerçekleşmez mi çok net de değil. Yani Türkiye için en azından 10 yıllık bir müzakere süreci söz konusu. Bu müzakere süreci tamamlandıktan sonra bile AB’nin Türkiye’yi alma ihtimali ortada. Yani çok kuvvetli değil. Hatta almama ihtimali daha galip. Dolayısıyla bu süre içinde olmazsa olmazlarımız olmalı. Yani şundan geriye gitmeyiz gibi bir hassasiyet noktasında olmamız lazım. Ama bu görüşme sürecini kendi ülkemizin bir takım problemlerini gidermek için değerlendirmeyi düşünmeliyiz. Yani mesela AB’de kadın hakları var, çocuk hakları var, hayvan hakları var… Bunları bize dayatıyorlar. Halbuki bu değerler en güzel ifadelerini İslamiyet’te buluyorlar. Biz kendi Müslümanlığımızı gerçekleştiremiyoruz, sonra da Avrupa zamanında İslam’dan öğrendiği değerleri bize öğretmeye çalışıyor. O yüzden son olarak diyeceğim şudur; Avrupa Birliğine girmekten korkmak değil de, iyi Müslüman olamamaktan korkmamız gerekiyor.