h1

İslâm Kültüründe Sanat Anlayışı

Temmuz 8, 2008

Yazar: İbrahim SARIÇAM- Seyfettin ERŞAHİN

Sanatsız medeniyet, hatta sanatsız insanlık düşünülemez. Sanat, evrensel bir duygu ve ihtiyaçtır. İnsan, yaratılışından kaynaklanan sanat duygularına sa­hiptir. Nicelikleri ve nitelikleri farklı olmakla birlikte tarih boyunca bütün in­san toplulukları sanat ile ilgilenmişler ve sanat eserleri vücuda getirmişlerdir. Bu anlamda sanat evrenseldir; başka bir ifade ile dünyanın her yerinde sanat eserlerine rastlanmaktadır. Sanatın evrenselliğinin bir başka kanıtı da yeryüzü­nün herhangi bir mekanında ve zamanında üretilen bir sanat eseri daha sonraki kuşaklar tarafından takdirle karşılanmaktadır. Sözgelişi, Mimar Sinan’ın veya Mozart’ın veya Da Vinchi’nin bir eseri din, dil, ırk ve sınıf farkı olmaksızın herkes tarafından yüzyıllardır hayranlıkla beğenilmektedir.

Müslümanlar da insanın fıtratı ile, beşeri arzu ve kabiliyetlerinin bir gere­ği olarak gördükleri sanata önem vermişler, sanat eserleri üretmişlerdir. İslâm kültüründe insanın tabiatından gelen fıtrî sanat duyguları yanında bu faali­yetlerin meşrulaştırılması ve teşvikinde en önemli saik Allah’ın “cemâl” (gü­zel) sıfatı olmuştur. Kur’ân’da belirtildiği üzere en büyük sanatkâr Allah’tır. Allah, kâinatı ve kâinatın küçük örneği kabul edilen insanı, üstün yeteneklerle donatarak “en güzel biçimde” (ahsen-i takvim) yaratmıştır. Asıl amacı Allah’ın sıfatları ile sıfatlanmak olan insan da bu sanat faaliyetlerine katılmalıdır ki, ke­mâle erebilsin, iyi insan, iyi Müslüman olabilsin. Müslüman kendisini ve çev­resini güzelleştirmekle sorumlu tutulmuştur. İlke haline gelen “Allah güzeldir, güzeli sever” (Müslim, “îmân 147″) hadisi bu hususta Müslümana yol göster­miştir. Bu ilke doğrultusunda Müslümanlar, sanatın mîmârî, mûsiki, minyatür, hat gibi hemen her dalında özgün ve muhteşem eserler ortaya koymuşlardır.

İslâm’ın bu temel ilkesi Müslümanları sanata teşvik etmenin yanında diğer medeniyetlerin sanat eserlerine karşı da saygılı, hoşgörülü ve hatta korumacı davranmaya yöneltmiştir. Bu ilke ışığında Müslümanlar sözgelişi, Mısır’daki piramitleri, Hindistan ve Afganistan’daki Buda heykellerini insanlığın ortak mirası olarak değerlendirmişler ve tevhid inancını tehdit etmediği sürece koru­muşlardır. Kur’ân yeryüzündeki sanat eserlerinin gezilerek görülmesini ister­ken bunlardan hem ibret hem de ilham alınmasını öngörmüştür.

Müslüman Arap, Türk, Fars, Berber, Moğol vb. toplumların, Uzak Doğu’dan İspanya’ya, Sibirya’dan Afrika içlerine kadar uzanan bölgede VII. yüzyıldan çağımıza kadar geliştirdikleri İslâm Sanatı, dönem ve ülkelere göre bir­lik içinde çokluk niteliği taşımaktadır. İslâm sanatının genel niteliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1. İslâm sanatı esas olarak Kur’ân kaynaklıdır: Başta Allah inancı olmak üzere dinin ana ilkeleri İslâm sanatını şekillendirmiştir. İslâm’ın temel ibadeti olan namazın mümkün olduğunca cemaatle kılınması tavsiyesi cami mimarîsi­nin doğuşunu hazırlayan en önemli âmildir. Hutbe okuma vecibesi minberi, va­az geleneği de vaaz kürsüsünü oluşturmuştur. Aynı şekilde temizlik vecibesi de su mimarîsini geliştirmiştir. Farklı mezhep mensuplarının yaşadığı yerlerde ku­rulan camilerde de söz konusu mezheplerin her biri için mihrap oluşturulmuş­tur. Bunun yanında İslâm’ın ilme ve eğitime verdiği değer medrese mîmârîsini, kitap ve hat sanatını, insan sağlığına verdiği önem sağlık kurumlarıyla ilgi­li mîmârîyi geliştirmiştir.

2. Özellikle dini mîmârî süslemelerinde irrealizm(soyutluk): Her şeyden ön­ce İslâm sanatının en özgün niteliği tevhid, yani soyut (mücerred) bir varlık olan Allah inancı etrafında gelişmiş olmasıdır. Bu ilkeden hareketle İslâm sa­natı esasen soyut bir karakter kazanmış ve bu yönde gelişmiştir. Müslüman sa­natkârlar “Muhalefetü’n li’1-Havâdis” (emsalsiz varlık) Allah’ı asla resim veya heykel ile somut kalıplar içinde tasvir veya tavsif etmemişlerdir.

İslâm sanatındaki soyut niteliği tezyinatta/süslemelerde görmek müm­kündür. Sözgelişi bir cami süslemesinde tabiat aynen taklit edilmemiştir. Renk­te, biçimde çizgilerde kısmen veya kimi zaman oldukça cesaretli farklar yapıl­mıştır. Bu duyarlılık minyatürde daha açık görülmektedir. Kelime anlamı zaten küçültülmüş olan minyatürde boyutlar, şekiller, renkler, gölgeler hatta mekan­lar gerçeğinden oldukça farklıdır. Burada gerçeğini olduğu gibi aktarma veya yansıtma yerine yorumlama öne çıkmıştır. Mesela, geceyi anlatan bir minyatür de nesneler, gün ışığında imiş gibi gösterilmiş, gerçek renklerinden başkaca mesela gökyüzü pembe, atlar mavi veya mor renkte gösterilebilmiştir.

Bu çerçevede, İslâm dünyasında putatapıcılığa yol açabileceği, tevhidi ze­deleyeceği endişesi ile büyük ölçüde somut nitelik taşıyan tasvir/resim ve hey­kel sanatına sıcak bakılmamıştır. Bununla beraber, dini mîmârîde görülmese de kimi saraylarda insan resim ve heykellerine rastlanmaktadır. Öte yandan İslâm dünyasında kısmen soyut resim sanatı kategorisinde değerlendirebileceğimiz, güzel yazı sanatı olan “hat” gelişmiştir.

3. Tefekkür ve hendeseye dayanma: İslâm sanatında tefekkürün en yüce noktalarından olan sonsuzluğa ulaşmak amaçlanmıştır. Allah’a ulaşma düşün­cesi Müslüman sanatkârın daima temel amacı olmuştur. Bu duygularını da, en gü­zel biçimde süslemede dile getirmiştir. Kapı ve kubbe iç yüzeylerinin süslemelerinde, sonsuzluğu ve güveni ifade eden geometrik şekiller sıkça görülmektedir. Başlangıcı ve sonu açık olmayan kimi kompozisyonlar ezelî ve ebedî olan Allah’ı hatırlatmakta, insan ruhunda ve düşüncesinde derin izler bırakmakta ve yeni ufuklar açmaktadır.

İslâm sanatının amaçları arasında Allah’ın varlığını ve sevgisini insanlara hissettirmek de vardır. Bu amaca ulaşabilmek için Müslüman sanatkâr daha çok Allah’ın varlığını ve kudretini ifade eden figüratif ve natüralist geometrik şekiller, yıldız kümeleri ve bitki motiflerini kullanmıştır. Nitekim Kur’ân insanoğlunu Allah’ın varlığını ve kudretini hissetmek için gökyüzüne ve tabiata bakmaya çağırmaktadır.

4. Tabiat ile tabiatüstü arasında denge: Sanatkâr, bir yandan tabiatüstü/metafizik varlıkları hatırında tutarken bir yandan da onları hatırlamaya veya betimlemeye götürecek vasıtaları tabiattan seçmektedir. Tabiat motiflerini kul­lanarak Allah’a ulaşmayı amaçlamıştır. Bu, aynı zamanda İslâm’ın dünya ile ahiret arasında kurduğu dengenin sanat diliyle anlatımıdır.

5. Dünya hayatının faniliği: İslâm inancının temel ilkelerinden olan dün­yanın fânîliği, ahiretin bâkîliği İslâm sanatında tezahür etmiştir. Sözgelişi, bir minyatürde yer alan figürler adeta dondurulmuş bir rüya gibidir. Çoğunlukla, minyatürde resmedilen insanların yüzünden düşüncelerini veya duygularını an­lamak mümkün değildir. Zafer ve eğlenceleri anlatan minyatürlerde de insan­ların yüzünde esasen sevinç ifadesi yoktur. Bu keyfiyet, hep dünya hayatının geçiciliğinin İslâm sanatındaki yansımasıdır.

6. Mimarîde gerçekçilik: Müslümanlar, mîmârî eserlerinin hemen her karesini muhakkak fonksiyonel, dinî veya sosyal bir ihtiyaca binaen yapmışlardır. Bu çerçevede lüks ve israftan kaçınmışlardır. Bu ilke gereğince olsa gerek, dünyanın çeşitli medeniyetlerindeki şehirlerde görülen boş ve geniş şehir meydanlarının yerini İslâm şehirlerinde daha fonksiyonel ve yararlı görülen şadırvan, çeşme veya sebil almıştır. Yine aynı ilkeye bağlı olarak Müslümanlar, muhteşem saraylara meyletmemişlerdir. Herhangi bir İslâm şehrinde olduğu gibi, İstanbul’da bir zamanlar üç kıtayı yöneten Topkapı Sarayı oldukça mütevazıdır.

7. Çevre medeniyetlerin sanatlarını aşma arzusu: Müslümanlar fethettikleri topraklarda karşılaştıkları ihtişamlı mabedler ve diğer sanat ürünlerini göl­gede bırakmayı, onları aşmayı bir amaç ve İslâm’ın yüceltilmesi anlamında di­nî bir vecibe olarak görmüşlerdir. Bu bağlamda, örneğin Emevîler Şam’da es­ki Bizans kiliselerinden daha görkemli Şam Ümeyye Camiini, Osmanlılar İs­tanbul’da Ayasofya’dan daha muhteşem Süleymaniye Camii’ni yapmayı başarmışlardır.

. Birlik içinde çokluk: İslâm sanatı millî, mahallî ve şahsî anlayışlar ve tercihleri kendi bünyesinde yeni bir terkibe kavuşturmuştur. Milletlerin, mahal­lî toplulukların ve bireylerin estetik, güzellik ve sanat anlayışları ve dünya görüşleri de İslâm sanatını etkilemiştir. Mesela, Türklerin defin adeti İslâm sana­tında kümbet ve türbenin gelişip yayılmasında etkili olmuştur. Müslümanlar sa­natın malzemesinde ve şeklinde mahalli zenginlikleri, estetik zevkleri ve biri­kimleri kullanmışlardır. Sözgelişi, fonksiyon olarak aynı olmakla birlikte Sâmerrâ’da kalın spiral, İstanbul’da ince silindirik, Kuzey Afrika’da kalın ve dört köşelidir. Bu bağlamda Müslümanlar fetih veya seyahat yoluyla karşılaştıkları medeniyetler ve kültürlerin sanat mirası ve geleneğinden yararlanmaktan ka­çınmamışlardır. Bizans, Mısır, Sâsânî, Hind ve Orta Asya sanat geleneklerini
kendi potalarında eriterek senteze kavuşturmuşlardır.

h1

MÜSLÜMAN’IN 5N’Sİ

Temmuz 8, 2008

Yazar: Hayri KIRBAŞOĞLU

İslam Dünyasının bir parçası olan toplumumuzun, “ söyleyen” değil “ söylenen” bir toplum olduğu genel kabul gören bir tespittir.Yine bu toplumda “ namuslular”ın “namussuzlar” kadar cesur olmadıkları da bir vakıadır. Her ne kadar zaman zaman bazı tepkiler verilmekteyse de , bunun yerleşik bir kültürün ürünü olmadığını söyleyebiliriz.Çünkü ülkemiz dahil İslam Dünyasında toplumsal,bölgesel ve küresel gelişmeler karşısında zaman zaman verilen tepkiler ,genellikle sistemli,bilinçli ve planlı olmaktan uzaktır.Bu sebepledir ki İslam ümmetinin ortak bir bilinçle ve refleksle hareket ettiği durumlar sayılıdır.Bu sayılı örneklerden birisi de Hz.Peygamber (s.a.v) ile ilgili olarak Batı tarafından kışkırtılan karikatür meselesi dolayısıyla ortaya çıkmış bulunmaktadır.Bu tepkinin haklılığı , bu meselenin faillerinin özür dilememekte direnmeleri ve “hakaret”i ve “ dini duyguları rencide etmeyi” fikir özgürlüğü olarak sunmaya çalışmaları ile tescil edilmiş olmaktadır. Nitekim bu krize yol açanların aynı zamanda neo-con Bush’un hararetli destekçisi çevrelere mensup olmaları meselenin bir provokasyon olma ihtimalini de son derece güçlendirmektedir.Buna rağmen bu krizin mucidi Batılı çevrelerin, hatalarını kabul ve itiraf etmek yerine, suç bastırmak için müslümanlara nasıl tepki vermeleri gerektiğini öğretmeye kalkmaları - ve onların ağzıyla konuşan bizdeki uzantıları -, hemen bize “ yavuz hırsız” benzetmesini hatırlatmaktadır.Halbuki sosyal tepkilerin zaman zaman birtakım şiddet gösterilerine yol açtığı , dünyanın her yerinde görülen bir şeydir.Nitekim bunun en son örneği Fransa’da yaşanan son olaylarda görülmektedir.Müslümanlara “ haklısınız ama böyle de tepki verilmez ki!” diyenler aynı nasihati Fransa’daki olayların faili öğrencilere ve sendikalara da yapsınlar da görelim onların objektifliğini.

Mamafih karikatür krizi vesilesiyle şu soruyu kendimize sormakta da yarar olduğu muhakkaktır:

“Acaba İslam ümmeti olarak bizler , fert ,toplum ve ümmet düzeyinde , ,neye,nasıl,ne zaman,nerede ve niçin tepki göstermemiz gerektiği konusunda sağlam bir bilince ve köklü bir kültüre sahip miyiz ?”

Bu sorunun cevabını bilip bilmediğimizi anlamak, aşağıdaki sorulara verilecek cevaplara bağlıdır:

Neye: Müslümanlar olarak nelere tepki vermemiz gerektiğine,bu konuda önceliklerimizin neler olduğuna dair bir fikre sahip olduğumuz söylenebilir mi? Mesela Filistin konusunda bütün İslam dünyasının Filistinli kardeşlerimizin yanında yer aldığı ne ölçüde söylenebilir? Bırakın bu sorunun cevabını, Filistin meselesini politik amaçlarla Irak’ın işgali karşısında kaç müslüman canlı kalkan olmayı göze alabildik? Londra’da toplanan savaş karşıtı bir buçuk milyon “ hristiyan”a mukabil İslam dünyasının neresinde bu sayının kat kat fazlası “ müslüman”ın meydanlara döküldüğü görülmüştür?

ABD’si ve AB’si ile Batı’ya nefret yağdıran müslümanlar, aynı Batı’nın desteklediği Batılılaşmış ve despot yönetimlere karşı niye sessiz? Cezayir seçimlerini demokratik yollarla kazanan müslümanlara karşı reva görülen Batı destekli despotik baskı ve tehditlere karşı İslam dünyasından kayda değer bir tepki geldi mi?

BOP veya GOP projelerinin destekçisi TÜRKİYE, ÜRDÜN,FAS ve MISIR gibi ülkelerin ABD eksenli politikalarına karşı – 1 Mart tezkeresi hariç- ne tepki verildi? Özellikle Türkiye topraklarından Irak’a 5000 sorti yapıldığı ve İskenderun limanından Irak’a askeri mühimmat sevkinin bütün hızıyla devam ettiği haberleri karşısında müslümanlar neredeler? Bu meselelerle ilgilenmek niçin hala “sol” kanattaki dostlarımızın tekelinde kalmış görünüyor?

Nasıl : İslam Dünyası gelişmeler karşısında ,siyaset,ekonomi, medya,sivil toplum v.b. alanlarda ,hangi metotlarla nasıl bir “ strateji” izlenmesi gerektiğine dair bir vizyona sahip midir? Kişiler ve kurumlar/kuruluşlar arasında bir bilgi ağı ve koordinasyon imkanı var mıdır? Özellikle askeri tehditlere karşı nasıl bir yol izleneceği belli midir? Bu konularda kısa,orta ve uzun vadeli projeksiyonlar yapılmakta mıdır? İzlenecek strateji(ler) gelişmelere paralel olarak güncellenmekte midir? Mesela İslam ülkelerindeki STK’ları tek bir çatı altında toplama yönünde Habitat İstanbul toplantısında atılan adımların, son günlerde bazı hükümet yetkililerinin ve Dışişleri bakanlığının müdahaleleriyle BOP/GOP’a hizmet etmek üzere yönlendirilmesi yönündeki çabalar karşısında nasıl bir muhalefete gerek olduğu konusunda yapılmış bir çalışma var mıdır?

Özellikle İslam dünyasının birbirini bile tanımadığı bir ortamda, Batılı ajansların filtreden geçirilmiş ve yönlendirme amaçlı haberlerine mahkum olan müslümanların, doğrudan ve güvenli bir bilgi ve istihbarat ağı geliştirdikleri söylenebilir mi?

Nerede: Ortaya konması gereken tepkilerin etkili ve verimli olabilmesi için , nere(ler)de bulunmak veya bulunmamak gerektiğini biliyor muyuz?Tepkiler için en uygun yer ve bölgeleri tespit yeteneğimiz var mı; yoksa yer seçimini gelişigüzel mi yapıyoruz?Mesela Abant toplantılarının sonuncularından birinin Siyonist olarak nitelendirilen Wolfovitz ile bağlantılı bir kuruluşta yapılmasının ne anlama geldiğinin farkında mıyız? Aynı toplantının mesela niye bir İslami kuruluşun çatısı altında yapılmadığının cevabı var mıdır?TC DİBaşkanının ABD güvenlik yetkilileriyle ve ilgili kuruluşlarda “ bulunmasının” bile anlamı konusunda fikir sahibi miyiz?Diyalog toplantılarını yeryüzünde zulme uğrayanların yanı başında ve onların yaşadıkları zulüm ve felaketleri birebir hissederek yapmak mı doğru,yoksa lüks otellerde,leziz yemekler yiyip, hoş ilahiler söyleyerek hoşça vakit geçirdikten sonra dağılmak mı?

Ne zaman: Verilecek tepkilerin zamanlamasının ne kadar önemli olduğunu ne kadar biliyoruz? Ortada bütün İslam dünyasını tehdit eden ortak bir tehlike varken, buna karşı ortak hareket etmek gerektiği bir dönemde, basiretsizce kendi ufak iç hesaplaşmalarımızın ve çıkar kavgalarının zebunu olmamak için gerekli zamanlama bilincine ne kadar sahibiz? Keza mesela DİB’in geçen ay II. Terör Hutbesi okutmaya teşebbüs ettiğini, yıllık planlamada olmadığı halde bunun araya sokuşturulduğunu, üstelik Diyanet Aylık Dergisinin Haber Bülteninde de önceden yayınlandığını bilen duyan ; adeta cami cemaatini potansiyel birer terörist yerine koyma anlamına gelebilecek olan bu hutbeyi okuyan ve akabinde hemen protesto için harekete geçen kaç kişi oldu acaba? İş işten geçtikten sonra hayıflanmamak için gelişmeleri önceden takip edecek bir organizasyona sahip miyiz?

Niçin : Belki de beş (N) nin en önemlisi “ niçin” sorusudur.Çünkü bu soru verilecek tepkinin amacını ortaya koyacaktır. Diğer yandan müslümanlar iyi niyetlerinin bir sonucu olarak genellikle bir adımın iyi niyetle atılmasının zorunlu olarak hayırlı sonuçlar vereceğini düşünürler, ama Cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğunu akıllarına getirmezler.Yapılanların sağlamasının niyetle olduğu kadar,doğurduğu sonuçlarla da olacağını göz ardı ederler. O yüzden yine BOP/GOP gibi projelere – demokrasi ve özgürlük söylemine aldanarak- hizmet etme hatasını işlerler, hizmetine koştukları bu projelerin sahiplerinin ve yandaşlarının demokrasi ve özgürlüğü tank ve silahla,yıkım,kan ve gözyaşıyla getirdiklerini(?) gör(e)mezler. Daha doğrusu bizi sömürmek ve köleleştirmek için maşa olarak kullandıkları despot yönetimler yerine demokratik despotizmi yerleştirmekten başka amaçlarının olmadığını fark edemezler.Kadın hakları söylemini müslümanları kendi istedikleri doğrultuda dönüştürmek için kullandıklarını da idrak edemezler. Özgürlük söyleminin Hz.Peygamber’e hakaret noktasına vardığını karikatür krizinde hep beraber görmedik mi?Kısacası attığımız her adımın – zahiren İslam’a uygun görünse bile – gerçekte kimin işine yaradığını ve yarayabileceğini sürekli göz önünde bulundurma alışkanlığımız var mı?

İşte bu ve benzeri sorular üzerinde kafa yoran, cevaplar sunan , bilgi temelli bir bilinç İslam Dünyasının ortaya koyacağı tepkilerde esas olmalı, böyle bir bilinç yaygınlaştırılmalı , bu bilinç doğrultusunda sistemli, planlı,amaçlı ,basiretli adımlar atılmalıdır.Burada bütün bu anlatılanlar ise, aslında İslam’ın “ el-Emru bi’l-Ma’ruf ve’n-Nehyu ani’l-Munker” ilkesinin çağımızdaki gelişmeler karşısında nasıl anlaşılması ve uygulanması gerektiği konusunda bir fikir jimnastiği olarak görülmelidir.Daha doğrusu İslam Dünyasında çok cılız olan “ muhalefet,eleştiri ve direniş” kültürünün müslümanlık tasavvurumuzun ilk sıralarında yer alması gerektiği konusunda müslümanlara yapılmış bir davet olarak kabul edilmelidir.

Unutulmamalıdır ki bu davete icabet etmek , sadece İslam dünyasının değil, yeryüzündeki bütün mazlumların geleceği açısından , hem İslami hem de insani bir görevdir.Bu iş için önümüzde Rasulullah Efendimizin de gençliğinde üye olduğu “ Hılfu’l-Fudûl” teşkilatı gibi ilham kaynağı da bulunmaktadır ki, yaşanmış bu tarihi tecrübeden de pekala yararlanmak mümkündür. Ülkemizde her eğilimden vicdan sahibi aydının başlattığı DOĞU KONFERANSI girişimi bu açıdan çağdaş bir “ Hılfu’l-Fudûl” teşebbüsü olarak rahatlıkla gösterilebilir. Bu gibi teşebbüslerin kemmiyet ve keyfiyet olarak artması , Cenab-ı Hak’tan en büyük dileğimizdir.Çünkü gerek İslam dünyasının , gerek diğer mazlum toplumların geleceği , bu zulümlerin bir parçası ve sebebi olan yönetimlere değil , bu gibi sivil inisiyatiflerin güçlenmesine bağlıdır.O halde beş (N) artık müslümanların da gündeminin ilk sıralarında gecikmeden yer almalı, İslamın şartı beş söyleminden “ Beş N “ söylemine doğru hızla yol almalıyız.

h1

Rüyanın bitişi

Temmuz 8, 2008

Yazar: Hatif BERKÎ

Sözüme kramp girdi.

Sözlüklerin kapağı kapandı, ben seninle konuşmaya sözcük aradığımda. Ne de hoş, ne de rahat cümleler kuracaktım. Olmadı. Rüzgarın esmesi yetti, cümlelerin uçuşması için. Rüzgar esti, rüya bitti. Rüyasız kaldım.

Rüyalarımı götürürken sen, biri düşmüş olacak torbadan. Aldım onu. Sesszice koydum başımın üstüne. Kapadım gözlerimi ve beklemeye başladım. Bayağı beklemiş olmalıyım ki uyuyakalmışım.

Sabaha doğruydu galiba. Bir rüya uyandırdı beni, anladım ki oymuş. Çok acı yerlerden başladık geziye. Cehennemin vadilerinde dolaştık, ateş dolu vadiler… buz dolu vadiler… irin dolu vadiler… Sonra dünyaya geldik, koparılmış güllerin bahçesine, yavrusu vurulmuş ceylanların sesine, ekmek derdindeki babaların yüreğine uğradık. En son kırık tabaklar… En son oraya gittik. Tabakların bini bir arada, bin parça. Hepsi kırılmış.

Rüyaya bu geziden dolayı teşekkür etmeyecektim. Rüya, zamansız gelmişti, istediğim yerlere götürmemişti. Oturduk. İkram edilecek bir tabak yoktu zaten. İkram da etmedim.

Rüya gittiğinde yine başbaşa kaldım kendimle. Rüyasız bir hayatı yaşamayı mı kabuslara katlanmayı mı tercih ederdim? Ama senden artakalan son rüya da gitti artık, benim sorumun da senin cevabının da bir anlamı yok.

Önce tren biletini, sonra gömleğini kaybeden ben; şimdi rüyalarımı gömüyorum kör uykulara.

Rüya bitti.

h1

Muhammed Zahid el-Kevserî

Temmuz 8, 2008

Yazar: Hadi Ensar CEYLAN

Enformatik cehaletin egemen olduğu bir zamanda yaşıyoruz. İnsanlık büyük bir bilgi seli içinde boğulmakta. Ne var ki, bu sele kapılıp giden insan, kendisini ebedi mutluluğa ulaştıracak bilgiden ne kadar uzak kaldığının farkında değil. İnsanlığın dûçar olduğu bu elim hastalığı izale edecek yegane deva, hakikat ve hikmet sevgisinin, marifet bilgisinin peşine düşecek ilim sevdalılarıdır.

Bu noktayı nazar-ı itibara alacak olursak, günümüzde en fazla ihtiyaç duyulan insanların, kendini iyi yetiştirebilmiş ilahiyatçılar olduğunu söylemek pek güç olmasa gerek.

Bizler, bizden önce bu göreve soyunmuş ve sorumluluğunu hakkıyla yerine getirebilmiş mühim şahsiyetleri örnek almak ve onların izinden giderek sünnetlerini tatbik etmek zorundayız.

Bu sayıda, bize örnek olacak, ilmiyle, ameliyle, ihlâsıyla, ahlâkıyla numune bir şahsiyet olan Muhammed Zahid el-Kevserî’den söz etmeye çalışacağız.

Muhaddis, fakîh, mütekellim olarak, ortaya koyduğu eserler ve ilim dünyasına kazandırdığı talebeleriyle bir dönemde son derece etkin olan bir şahsiyettir Kevserî.

Zahid el-Kevserî, 28 Şevval 1296/ 16 Eylül 1879 Salı günü sabah ezanıyla beraber Düzce’ye bağlı Hacı Hasan Efendi köyünde[1] dünyaya geldi. Fıkıh, hadis gibi temel İslam bilimlerini babası Hacı Hasan Efendi’nin yanında okudu. Günümüz tabiriyle, ilkokul ve ortaokulu yine Düzce’de okudu. Bu esnada Düzceli Şeyh Muhammed Nazım Efendi’den alet ilimleri ile tarih, matematik, coğrafya ve bazı şer’î ilimleri okudu. Aynı yıllarda Hüseyin Vecih Efendi’den de alet ilimlerine dair dersler aldı. Ortaokuldan mezun olunca 15 yaşında iken İstanbul’a gitti ve hemen “Kadı asker Hasan Efendi Daru’l-Hadisi”ne intisap etti. İstanbul’da 10 yıllık süre zarfında zamanın mümtaz alimlerinden çeşitli dersler aldı. Bu alimler arasında özellikle hayatına şekil vermiş olan iki şahsiyet çok önemlidir: Eğinli Hacı Hafız diye meşhur olan İbrahim Hakkı ve Alasonyalı Ali Zeynel Abidin. Kevserî, et-Tahrîru’l Vecîz adlı eserinde iki hocası hakkında şöyle demektedir: “Üstadım Alasonyalı, ilimde öncüm, en büyük desteğim ve şeyhim olduğu gibi, üstadım Eğinli İbrahim Hakkı da delilim, rehberim ve en büyük dayanağımdır. Bu ikisinde, sarf, nahv, belagat, edebiyat,fıkıh, usul, tevhid, mustalah, tefsir, hadis, mantık, adab, hikmet ve buna benzer, zamanımda okutulan ilimleri tamamlamış bulunuyorum. İkisi dışında kalan meşayihten yalnızca bazı özel eserleri mütalaa ettim.”

Kevserî 28 yaşında 1906’da 5 yılda bir yapılan Alimlik İmtihanı’na girdi ve şer’î, edebî, aklî ilimlerin tamamında ders okutabileceğine dair icazet aldı. Bu seneden itibaren 1.Dünya Savaşı’nın başlarına kadar, Fatih Camii’nde dersiâm sıfatıyla müderrislik yaptı. Daha sonra, Kastamonu’da yeni açılacak medreseyi faaliyete geçirmek üzere İstanbul’dan ayrıldı. Yaklaşık 3 yıl kaldıktan sonra İstanbul’a geri döndü. Daha evvel girmiş olduğu imtihandaki başarısına binaen genç yaşta olmasına rağmen “Süleymeniye Medresesi Medresetu’l-Mütehassisîn” müderrisliğine atandı.

Müderrislik hayatına atıldığı andan itibaren, bürokrasideki bazı kimselerle, hak bildiğinden hiç bir zaman taviz vermediği için, hep karşı karşıya gelen Zahid el-Kevserî 1922 yılı sonlarına doğru bir gün, hakkında tutuklama emri çıkarıldığını haber alır ve evine dahi uğrayamadan, limana giderek İskenderiye’ye giden bir gemiye biner ve böylece bir daha göremeyeceği yurdundan ayrılır.

İskenderiye’de kısa bir süre kaldıktan sonra Kahire’ye geçen Kevserî, 1930 yılında Mısır Devlet Arşivi’nin açtığı sınavı birincilikle kazanır ve yıllardır ayrı yaşadığı ailesini Kahire’ye getirtir. Kahire’de bulunduğu zaman içerisinde günlerini hep ilimle iştigal ederek geçirmiştir. Evini adeta bir medrese haline çevirerek, burada özel dersler vermiş ve bir çok talebe yetiştirmiştir. Ezher uleması onunla sürekli irtibat halinde bulunmuş ve görüşlerine müracaat etmiştir.

Zahid el-Kevserî ömrünün son demlerinde çeşitli hastalıklara dûçar olmuştu. Bütün rahatsızlıklarına rağmen hafıza ve muhakemesinden en ufak bir şey kaybetmeyen Kevserî,19 Zülkâde 1371/ 11 Ağustos 1952 Pazar günü, yanında yalnızca eşinin bulunduğu bir sırada, ondan kendisine Fatiha Suresi’ni okumasını istemiş ve bu sırada 73 yıllık ilme adanmış ömrünü geride bırakarak ruhunu teslim etmiştir.

İlmî kişiliği hakkında sayfalarca malumatın verilebileceği bir insandı Kevserî. Onun hakkında Şeyhu’l-İslam Mustafa Sabri Efendi şöyle söylemiştir: “Dostum Zahid Efendi’nin sahili olmayan iki deryada yani hadis ve fıkıh ilminde emsalsiz olduğunu itiraf ediyorum. Ve bu itirafı fazilet ve kemâlat ehlini takdir konusunda üzerime düşen vecibelerin en önemlisi olarak telakki ediyorum.” Bundan başka, onun çalıştığı her sahada ne derece yetkinliğe sahip olduğunu gösterir bir değerlendirme de talebesi Ahmed Hayri tarafından yapılmıştır: “İtikadi meseleleri ele alırken sanki karşımızda konuşan İmam el-Mâturîdî veya İmam el-Eş’arî; fıkhî bir mesele üzerinde dururken el-Kerderî; rical tenkidi yaparken Yahya b. Ma’în’dir.” Zahid el-Kevserî, dinin, uygulama olduğunu gösterircesine yetkinliğini yazdığı onlarca makalesiyle, eserleriyle; yaptığı ta’lik ve tahkiklerle ortaya koymuştur.

Kevserî’nin ilmî kişiliğinin en bariz özelliklerinden birisi münakaşa ve tenkitçiliğidir. Öyle ki onun hemen hemen bütün eserleri, ya bir meseleyi savunmak, ya da çürütmek üzere kaleme alınmıştır. O, yeri geldiğinde yenilikçilik adına yapılanların önünde durmuş, yeri geldiğinde ise tarihi, sîgaya çekmiştir. Onun yaptığı çalışmalarda prensibi şu idi: “Yanlışın ortadan kaldırılması görevine suskun kalmak dilsiz şeytanın işidir. Hak ve doğruyu ortaya koymaksa, Rabbine karşı hesap vereceği günü gözeten kişinin şanındandır. Batıl ehline şirin görünmek ve onlara karşı sessiz kalmak güzel ahlâkın gereği değildir.” O, salt nakilcilikle hiç bir zaman yetinmemiş, mesnetsiz tenkitten uzak kalmış, özetle itidal yolunu tutturmuş bir ilim adamıdır. Muhammed Ebu Zehre’nin bir değerlendirmesiyle bu bahsi kapatmak istiyorum: “O, ilmi rızık vesilesi, ya da herhangi bir gayeye ulaşmada vasıta yapmayan selef-i salihînin son temsilcilerindendir.

Zahid el-Kevserî, ismiyle müsemma, onurlu bir şahsiyetti. Talebesi Ahmed Hayri şöyle diyor: “O, elinin darlığına rağmen, gördüğüm en iffetli kişi idi. Dünya metaından el çekmenin zenginler için zor, fakirler için imkansız olduğu bir zamanda Allah, bu imkansızlığı yırtmak istemiş ve karşımıza iffetli birisini çıkarmıştır, o da Zahid el- Kevserî’dir.” Yine Ahmed Hayri’den nakil ile, Kevserî bir gün, bir kitapçı dostuna kendisinden istediği paradan daha fazlasını alması hususunda ısrar ederek, kitabın aslında daha fazla para ettiğini ona söylüyordu. Kitapçının sırf kendisi olduğu için bu indirimi yaptığını ve bu durumun kendisinin kabul edemeyeceği bir şey olduğunu ona belirtiyordu. O, eğitim verdiği hiç kimseden para kabul etmez, tashihini yaptığı hiç bir kitaptan da karşılık almazdı aksine bir dostuna söylediği şeyi söylerdi hep: “ Bununla ahiretteki ecir bir arada olur mu hiç?” Hastalığının arttığı ve ilaç parasının güç yetiremeyecek bir hal aldığı ömrünün son günlerinde ise, talebelerinin yapmış olduğu maddi yardımları geri çevirerek kitaplarını satmaya başlamıştı.

Son olarak kitaplarından ve talebelerinden biraz bahsetmek yerinde olacaktır. Zahid el-Kevserî 54 eser yazmıştır. Bundan başka, mukaddime yazdığı, ta’lik, tahkik ve tashihini yaptığı 40 eser mevcuttur. 25’in üzerinde esere de takdim, takriz ve tanıtım yazısı yazmıştır. En önemli eserleri şunlardır: el-İşfâk ‘alâ Ahkâmi’t-Talak, et-Tahrîru’l-Vecîz, Te’nîbu’l-Hatîb, en-Nüketu’t-Ta’rife ve Makâlâtu’l-Kevserî. Eserler hakkında vereceğimiz bilgi yazının hacmini haddinden fazla uzatacağı için bu boşluğu kaynakçada verilen eserlerle doldurmanız rica olunur. Zahid el-Kevserî yetiştirdiği engin ilim adamlarıyla silsilesini devam ettirmiş ve vazifesini hakkıyla ifa etmiştir. Bunlar arasında Abdulfettah Ebu Gudde, Ahmed Hayri,Muhammed Emin Saraç, Hüsameddin el-Kudsî sayılabilir.

Yüce Allah, kabrini pûr nur eylesin, bizlere de yolunda yürüyebilmeyi nasib etsin. Amin.

KAYNAKÇA:

1- Ahmed Hayri, el-İmam el-Kevserî, Kahire, 1373

2- Mehmet Emin Özafşar, Muhammed Zahid el-Kevserî,Hayatı,Eserleri,Fikirleri ve Hadisçiliği, A.Ü.İ.F. Yüksek Lisans Tezi

3- Seha Neşriyat, Muhammed Zahid el-Kevserî Hayatı-Eserleri-Tesirleri, İstanbul, 1996

4- Ebubekir Sifil, Muhammed Zahid b. Hasan el-Kevserî (Makale), Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bidatleri Tenkit sf.116-127, Bedir Yayınevi, İstanbul, 2005


[1] Köyün günümüzdeki adı Karaçalı olarak değiştirilmiştir.

h1

Erdem

Temmuz 8, 2008

Yazar: Ferhat TAŞKIN

”Ahlâki açıdan daima iyi, doğru, güzel düşünme ve bu düşüncelerini eyleme dönüştürme durumu” diye tanımlayabileceğimiz erdem, esas itibarıyla insanı Tanrı karşısında konumlandırır, aynı zamanda onun insanlık içindeki ahlâki durumunu belirler.

Erdem öncelikle iki olgu gerektirir: Bilgi ve Sorumluluk. İnsan doğası nasıl bilgiyi istiyorsa bilginin asıl doğası da sorumluluğu ister. Sorumluluk da koşula göre ya eylemsel olacak ya da çıkarıma dayalı bir sorumluluk olacaktır. Buna göre bu her iki olgunun asıl doğalarına nüfuz edebilecek kişi erdemli insan olacaktır.

Erdem insanın düşünsel ve duygusal değerliliğini ortaya koyar. Bu unsurları sığlıktan, karmaşıklıktan ve tutarsızlıktan kurtarır, onlara berraklık ve yücelik katar. Bundan dolayı erdemli insanın iyiyi gerçekleştirme konusunda vicdanı ve aklı çatışmaz. Bu sayede genel itibariyle kendisiyle pek tartışmadan düşüncesini gerçekleştirir. Ancak bazı davranışlarını da sıkı bir kafa yormadan sonra gerçekleştirdiğini belirtmek gerekir. Bir bakıma erdemlilik; bilinçlilik ve alışkanlıkla belirir. Her ne kadar alışkanlık kendi içinde bir bilinçsizliği barındırıyorsa da buradaki alışkanlık, bilinçliliğin ortaya çıkardığı birikim veya sonuçtur. Böylelikle erdem sahibi kişi o ana kadar elde ettiği birikimler sayesinde iyiyi gerçekleştirmede dönüşlü bir davranış sergiler. Bundan dolayıdır ki iyi ve insancıl güzelliklere sahip olduklarının bilincinde bile olmayan insanlara erdemli insan diyemeyiz. Çünkü erdem bilinçli, derin ve soylu bir ruh ister. Bu ruh da bir nur gibidir. Kendini aydınlattığı gibi çevresini de aydınlatan bir nur. Ancak modern zamanda suya sabuna dokunmayan, kendini küçük iyilik ve zevklerle tatmin eden ve bundan dolayı da zamanın aktif bir üyesi değil pasif üyesi olan insan için “iyi” sıfatı kullanılmaktadır. Çünkü bu ‘iyi’, kendini sıfatlandıranların iradesine bırakmıştır. Bundan dolayıdır ki bu insan durgun, bulanık ve sınırlandırılmış bir havuz suyuna benzer. Oysa erdemli insan bir nehir misalidir. Aktiftir, hayat verir, etkiler ve etkilenir. Bilinçsizlikten kaynaklanan kofluğu ve sığlığı içinde barındırmaz. Us ve gönül hamuruyla yoğrulmuş, zamanın ateşiyle pişmiştir. Çünkü onun ahlâklılığı sadece düşüncede hüküm sürmez, aynı zamanda pratikte de bu hakimiyeti devam ettirir. Aksi takdirde yapılabilirlik özelliğine sahip olmasına rağmen eyleme dönüşmeyen ahlâki düşüncenin değerinden pek de söz edilemez. Bir bakıma insan ruhunda, ahlâkçılık ile ahlâklılık arasında bir uçurum olmamalı aksine her ikisinin tam anlamıyla içselleştirilmesi gerekmektedir.

Erdem sahibi olma sürecindeki insanı etkileyen ve yön veren en önemli faktörlerden biri öğüttür. Öğüt dayandığı kaynak ve taşıdığı anlam itibarıyla insan ruhu üzerinde önemli bir nüfuz sağlayabilir. Çevremize dikkatlice baktığımızda fert-toplum veya fert-fert iletişiminde gayet güzel öğütlerin (tersi durumların da olduğunu inkar etmiyoruz tabii) verilmekte olduğunu görebiliriz. Sorulduğunda herkes savaşsız, açlıktan kimsenin ölmediği, doyumun veya bir türlü doymamazlığın getirdiği azgınlıkla kimsenin öldürülmediği ve herkese, her şeye güven duyulduğu bir dünya yaşantısı istemekte hararetle. Elbette böyle bir dünya fazla ütopik kaçar ancak toplumlar açısından bunun bir ütopya olduğunu söylemek hayli güçtür. Ki Hz. Peygamber dönemindeki Medine toplumu bize bunun delilini sunmaktadır. Ancak asıl sorun şudur ki herkes bu ortak arzuları dile getirdiği halde insanlığın gidişatı hâlâ böyle bir sürece girebilmiş değil. Bu sorunun nedeni de hiç kimsenin verdiği veya verilen ahlâksal öğütlere göre kendisini şekillendirmemesidir. Bir bakıma ahlâkçıların yeterince erdemli olmamasıdır. İşte bu büyük sorunu ortadan kaldıracak olanlar ahlâkçılık ile ahlâklılığı bünyesinde barındırma soyluluğunu becerebilen erdemli insanlardır. Bu insanlar ki size binlerce kitabın veremeyeceği, binlerce öğretmenin öğretemeyeceği bir mesaj verir. Bazen öğüt ve ikaz gibi mesajlar vardır ancak bu iletişimdeki en büyük mesaj insanın ‘kendi varlığı’dır. İşte bu erdemli insanda, Allah’ın yeryüzündeki halifesini, kutsal değerlere başkaldırıyla değil itaat ederek özgürlüğünü kazanmış bir asiyi ve en büyük Ruh tarafından kendisine üflenmiş bir ruhu göreceksiniz.

İşte bu değerli ruhun en büyük temsilcisi şüphesiz Hz. Muhammed’dir. İnsanlığa büyük bir uyarıcı ve yönlendirici, değerli bir mesaj ve Allah’ın sonsuz bir nimeti olarak gönderilmiş olup insanlığın büyük bir çabayla bulmaya çalıştığı evrensel ahlâkın tek temsilcisi ve sünneti ile beraber kurucusudur. O bize Allah tarafından yapılan büyük bir iyiliktir. Çünkü o kendi varlığıyla döneminin susuzluğunu giderdiği gibi vefatından sonra yaşayan varlığıyla-sünnetiyle- de bizim iyiye ve güzele olan susuzluğumuzu giderecek tek evrensel kurtarıcıdır. Çünkü onun ahlâkî pasifleştiren, köleleştiren, beyinleri koflaştıran bir ahlâk değil aksine yüceleştiren, insanı Allah’ın halifesi kılan, özgürleştiren, haksızlığa karşı başkaldırtan ve ümmetine karşı bir Hz. İsa sevgisi veren bir ahlâktır. Bu ahlâk ‘düşünen hayvan’ı ‘düşünen insan’ yapar. Bu kazandırdığı düşünce, toplumbilimin kullandığı şekliyle sınırlı ve dar bir kavram değildir. Ufku genişleten ve yeni ufuklar yaratan bir düşüncedir. Bu özelliğiyle insana zihinsel bir açılım ve duygusal bir yüceliş kazandırır.

Bahsettiğimiz ahlâk Hıristiyan ahlâk felsefesindeki insan olma amacıyla bir benzerlik taşımaz. Ki Hristiyan ahlâkçıları insanlara 18 yüzyıl boyunca köle ahlâkını (ki günümüzde kapitalizm bunun tek hakimi ve mirasçısı kalmıştır) dikte etmeye çalışmıştır. Bu ahlâk Nietzsche’ye şu sözü dedirtmiştir: ‘Onlarca erdem, alçak gönüllü kılandır, uysallaştırandır; böylece kurdu köpeğe, insanı da insanın en iyi evcil hayvanına çevirdiler.

Bu ahlâktır ki ahlâkı tamamen reddeden Nietzsche’nin nihilist felsefesini ve tüm ahlâkî değerlere başkaldırmayla bir ahlâkî değer yaratma çabasındaki Camus’nün başkaldırı felsefesini yaratmıştır. Ayrıca Montesquieu’nun; ‘Erdem; kamunun çıkarını kendininkinden üstün tutmaktır.’ sözü de toplumsal yığınların bu köle ahlâkına tepkisinin tezahürüdür. Ancak bu tür felsefelerin ahlâk merkezinde Tanrı (insanları din adamlarına köle yapan tanrı değil) kavramı yer almadığı içindir ki batı toplumlarında önemli bir ahlâki boşluk yaşanmış ve 19. asırla beraber varoluşçu felsefeyle şiddetlenen ve günümüzde doruk noktasına çıkan bir ahlâki dayanak arayış çabası baş göstermiştir. Bütün bu nedenlerden dolayı batı ahlâklılığı (her ne kadar ödev ahlâkı kayda değer bir şekilde yer etmişse de) ancak söylemsel bir dille yaşamaktadır.

Böylece ahlâkçılık görevini kendisine vermiş, ahlâklılık (batı için köleleşme) görevini ise doğu toplumlarına vermeye çalışmaktadır. Belirttiğimiz gibi batı toplumlarının ahlâki boşluk yaşamaları ve bu boşluğu ancak başkalarına görev verme yetkisini ellerinde tutmayla kapatmaya çalışması; Hıristiyan kültürüne sahip olmaları ve Hristiyan ahlâkına karşı geliştirilen bir tepkiyle davranmaları hasebiyle bir bakıma insan zihni bu durumu açıklayabilmektedir.

Peki şu anda biz Müslüman toplumlarının acınası halini neyle açıklayabileceğiz? En son ve en yüce olan İslam dini’ne mensup olmamızla mı, içinde ahlâk, fazilet gibi değer kavramları hakkında pek çok ayet bulunduran bozulmamış ve bozulmayacak Kur’an’a sahip olmamızla mı, yoksa gelişiyle insanlığa yücelik kazandıran ve her anında ümmetini düşünen ve onlar için üzülen, sevinen Hz. Muhammed’in ümmetine sahip olmamızla mı?

Gerçek anlamıyla ‘bilmek ve yaşamak’. Belki de bütün bu çözümsüzlükler bu iki kavramda çözülüyordur. Bilenlerimiz yaşamadı, yaşayanlarımız bilmedi, bilemedi. Oysa insancıl yaşamda, bilmek vardır; bilmekte kutsal bir yaşamın var olduğu gibi. Goethe: ‘Düşünmek ve yapmak, yapmak ve düşünmek, işte her türlü bilgeliğin özü bu. Ezelden beri kabul edilmiş, eskiden beri denenmiştir, ama herkes tarafından kavranmamıştır.’ demişti. İşte hayat felsefesi olarak bilmeyi ve bildiğini yaşamayı hayatının her anında her ayrıntısında imkansızlık koşulu olmadığı sürece, devam ettirmeyi seçen erdemli kişiler (Sokrates, Ali Şeraiti vb.) bize gerekmektedir. Ki Sokrates inandığı ilkelerden taviz vermemek için zehir içti. Ali Şeriati   de ilkelerinin onu ölüme götüreceğini bildiği halde onlardan vazgeçmedi. Çünkü onlar; ölü bir yaşamın ne olduğunu biliyorlardı, yaşayan bir ölümün ne olduğunu bildikleri gibi…

Bütün bu nedenlerden dolayı da erdemin temelinde bulunan değer bilgisinin kaynağının ne olduğu iyi bilinmeli ve ona göre davranılmalıdır. Bilmemiz gereken; sonsuza kadar değişmez sürekliliğini koruyacak olan Tanrı’nın koyduğu değerler sistemi mi yoksa ahlâklılığın her çağda kendi doğrusunu yaratan insanın özgür eyleminde ortaya çıktığını kabul eden J.P.Sartre’ın veya herhangi bir insan ürünü olan ahlâk felsefesi mi bizim ahlâki durumumuzu belirlemekte? Elbette akıl ve ahlâk kaynağın değerine göre seçim yapmak zorundadır.

h1

Tasavvufun İslâm Düşüncesine Katkısı

Temmuz 8, 2008

Yazar: Ethem CEBECİOĞLU

Yazıya başlarken, önce başlıkla ilgili bir hususu tasrihte fayda mülahaza ediyorum. Başlıktaki tasavvuf ve İslâm kavramları, ayrı birer oluşum gibi görülerek tasavvuf ve onun temsil ettiği anlayış sahiplerinin İslâm’a getirdiği şeyler anlamında kullanılmamaktadır. Zira böyle bir anlayış, sanki İslâm’a alternatif bir tasavvuf anlayışını bazı zihinlere çağrıştırıyor olabilir. Bu nedenle konunun tarihi sürecinin özet olarak hatırlatılmasında fayda görüyorum.

Bilindiği gibi Peygamberimiz (sav), İslâm’la ilgili her şeyi kendi zatında barındırmaktaydı. Efendimiz, dini kimliği yanında dönemin tarihsel şartları gereği ve dönemin kabile, aşiret kültürünün aşılarak ortak bir devlet çatısı altında toplamanın Müslümanların kimliğini muhafazadaki önemi nedeniyle devlet başkanlığı görevini de zatında deruhte etmişti. Efendimizden (sav) sonra Müslümanların farklı kültürlerle karşılaşmaları, muterizlere karşı İslâm’ın savunulması, Müslümanların kendi dinleri konusunda bilgilendirilmeleri vb. bir takım sebeplerden mütevellit olarak fıkıh, kelam, hadis, tefsir gibi İslâmî ilimler teşekkül etti. Ancak bu ilimlerle birlikte giderek İslâm’ın şekli öğelerinin ağırlık kazandığı bir İslâm yorumu kendini hissettirdi. Bu süreçte daha müreffeh bir hayatın Müslümanları, İslâm’ın özü yerine bu şekilcilikle yetinmelerine ittiğini yani yaşanan toplumsal değişimin de bunda etkili olduğu söylenebilir. Anılan şekilcilik anlayışına şöyle bir örnek vermek mümkündür. Namazın kılınması ve diğer ilmihal bilgilerine dair bir çok şarttan bahsedilmesine rağmen namazda sahip olunması gereken kalbin huşûu ve huzuru gibi hususlar sayılan bu zahiri şartların sisi ardında ötelenmeye başlandı. İşte sûfîler, İslâm’ın bu mana yönünün ihmal edilmemesi gereğinden yola çıkarak önce ameli bazda kendi yaşamlarındaki gösterdikleri farklılıklar daha sonra da bu amel ve tecrübenin söze dökülmesiyle tasavvufi İslâm yorumunu ortaya koydular.

Ancak şunu belirtmek gerekir ki tasavvufu tefsir, hadis, fıkıh gibi diğer İslâmi disiplinlerden ayıran önemli bir yönü; onlardan farklı olarak tasavvufun bütünüyle bir hayat görüşüne, felsefesine sahip olmasıdır. Tasavvuf bu görüşünü dile getirirken tefsiri, hadisi, fıkhı inkâr etmez, onların malzemesini işler; ancak onların sahip olmadığı bir takım görüşleri de dile getirir. Buna örnek olması bakımından Gazali, dönemindeki İslâm yorumlarını Munkız’da sıralarken muhaddislerin, fakihlerin ve sûfîlerin İslâm anlayışı gibi bir tasnif yerine felsefecilerin, kelamcıların, batınilerin ve sûfîlerin İslâm anlayışları şeklinde bir tasniften söz eder. Bundan anlaşılmaktadır ki tasavvuf; tefsir, hadis, fıkıh gibi İslâmi ilimlerden sahip olduğu vizyon genişliği bakımından ayrılmaktadır.

Tasavvufun zühd döneminden kısa bir süre sonra sûfîlerin amele yaptıkları vurgu, onlar için amelden mütevellit yeni bir bilgi kaynağını gündeme taşıdı. Sûfînin keşfinden, müşahedesinden hasıl olan irfan, sûfîlerin akıl ve nass yanında bir diğer bilgi kaynağını kabul etmeleri bakımından kendileri ile artık zahir ulema dedikleri kesimler arasındaki metod farklılığını ve bundan doğan diğer farklılıkları iyice belirginleştirdi. Sûfîler bu keşf kaynağına sığınarak diğer zâhir ulemanın ele alamadığı bir çok meseleyi ele aldılar. O konularda söz söyleyip eserler yazdılar. Sûfî edebiyatın klasiklerinin birçoğu böylesi bir ilham sonucu yazılmıştır. Bu açıdan tasavvufla dinin normatif yönünün statik kalıbının revize edilerek inananlara sunulmasında önemli bir açılım sağlandı.

Sûfîlerin bir diğer özelliği insanın ahlaki gelişimini esas almalarından dolayı insan üzerinde yoğunlaşarak insanın kişilik ve ruh dünyasına ilişkin söz söyleyen İslâm dünyasının ilk empiristleri olmalarıdır. Bu meyanda insan kişiliğini, onun duygularını tahlildeki isabetleri ile ön plana çıktılar. Diğer bilginlerin İslâm yorumları, insanların aklına hitap etmeye çalışırken, sûfîlerin muhatabı daha ziyade insanın gönül/kalp denilen manevi yetisine yöneliktir. Bu derinleşmeleri sûfîleri sevgi, muhabbet ve aşk kavramına götürdü. Bir mütekellimin yahut bir filozofun eserlerinde görülmeyecek tarzda ilahi aşk ve marifetullahı işlediler. Bunu dile getirirken de kimi muhafazakar ve statik çevrelerden tepkiler aldılar. Örneğin Yunus Emre’nin

“Cennet, cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene sen ver anı, bana seni gerek seni”

beyti sonraki dönemlerde bir Osmanlı şeyhu’l-İslâmı tarafından “İlahi cennet nimetini tahkir ediyor” gerekçesiyle tekfir edilmiştir. Sûfîlerin Allah ile kul arasındaki sevgi ve velayete dair fikirleri Allah ile insan arasında Rab ve kul ilişkisi dışında bir aşık-maşuk, seven-sevilen ilişkisi kurulamayacağı tarzında tenkit edilmiştir.

Ancak sûfîler keşflerinin sonucu olarak ortak olarak dile getirdikleri bu husustan vazgeçmediler. Bu konuyu eserlerinde tenkitlere rağmen işlediler, hayatlarında yaşadılar. Ve günümüzün İslâm anlayışı üzerine konuşacak birisi İslâm’ın sevgi, muhabbet boyutunu Yunus Emre’ye, Mevlânâ’ya veya bir başka sûfî anlayışla yetişen bir mutasavvıfın görüşlerine veya hayatına atıfta bulunmadan dile getirmesi çok zordur. Bu açıdan İslâm tarihinde sevginin bayraktarlığını onlar yapmıştır denilebilir.

Tasavvufun amele eşlik eden düşünce boyutunun zirveye çıkmasından sonra bu anlayışın tarikatlar yoluyla kurumsallaşarak faaliyet göstermesi, tasavvufi düşüncenin daha geniş kitlelere ulaştırılmasında ve yapılan hizmetlerin boyutunda bir artış meydana getirdi. Tarikatlar bu anlamıyla teorinin pratize ediliş şeklini gösteren kurumlar olarak dönemlerinde birer sivil toplum kuruluşu gibi değişik toplumsal faaliyetleri de organize ederek sivil bilincin gelişimine katkıda bulundular. Ancak bilinen her kemmiyetteki artışın keyfiyette bir zaaf ve düşüş göstermesi kuralı sonucu, geniş kitlelere ulaşan tasavvufi düşüncenin keyfiyet düzeyinde aynı kaliteyi müntesipleri arasında koruduğu söylenemez. Bu husus, hemen her büyük mutasavvıf tarafından da bir öz eleştiri mahiyetinde eserlerinde dile getirilmektedir. İnsanlık tarihi şunu göstermiştir ki her değerli şeyin muhakkak bir de taklidi ve istismarı yapılmıştır. Tasavvuf da subjektif doğası nedeniyle kimi şahısların elinde bu istismardan nasibini almıştır. Ancak sûfî öğreti kendilerinden olmayan bu anlayışları tenkit ve onları ıslah konusunda yine öncü işlevi üstlenmiştir.

Sonuç olarak on asrı aşkın bir süre boyunca tasavvufî düşüncenin geride bıraktığı eserler ve mutasavvıflar, İslâm yorumunun zenginleştirilmesinde ve geliştirilmesinde büyük katkılarda bulunmuşlardır. Toplum hafızamızı gösteren Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki tasavvufi literatür bunun tanıklarından biridir.

h1

Gerçekçi Olmak, İmkânsızı İstemek: İsmet ÖZEL

Temmuz 8, 2008

Yazar: Emre YÜKSEK

“İslam” ve “Müslüman” kelimelerinin sarf edildiği zeminlerde bir tür gerilimin, tarafları etkilediğine, makul platformdan uzaklaştırdığına çok defalar şahit olmak, söyleyecek sözü olan kimseleri, anlatma isteğini sessiz kalma tavrıyla değiştirdikleri bir sürece dâhil etmiştir. Gerilimin kaynağını ise, içeriğin, ilgisiz unsur ve kişilerin konuyla ilişkilendirilip yapılan her açıklamaya bir değer atfeden ama bunu yaparken esası gözlerden saklama gayretiyle hareket eden art niyetli çabalarda görmek gerekir.

Bu yazımızda bu çabaları, şahsiyeti ve yazılarıyla bertaraf etme kararlılığını sürdüren İsmet Özel’i anlama gayretinde olacağız. Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, otuz küsür eser telif etmiş, her bir şiirinden hareketle çeşitli disiplinleri kapsayan tezler ortaya konabilecek bir şahsiyeti bu sütunlara sığdırmak mümkün değildir. Hele süreli yayınlarda yazmayı bıraktıktan sonra verdiği mülakatlar ve yaptığı konuşmalar hesaba katılacak olursa bu gayretin sorumluluğunu taşımak güçleşecektir. Ancak hedefimiz biyografisinden ve eser tahlilinden ziyade onun düşünce ve ruh dünyasına şekil veren önemli gördüğümüz hususları aktarmak olacaktır.

Zaman algısı, meseleleri değerlendirirken hesaba katılması gereken belki de en önemli öğedir. Modern anlayışın getirdiği “doğrusal ve ilerleyen zaman” varsayımı pek çok ideolojiye esas teşkil etmiş, birbirine aykırı görünen ideolojiler için bile temel ve değişmez referans olmuştur. Oysaki bu durum, zamanı parçalayan, her bir zaman diliminde farklı davranış kalıplarını benimsemeyi meşrulaştıran bir işlev görmüştür. Ancak İslam anlayışında durum bunun tam tersidir. Din olarak kendini türedi bir zeminde inşa etmeyen İslam, ilk insan ve ilk peygamberden başlayan bir zincirin son halkası olduğunu ısrarla vurgulamıştır. Bir dinin sahip olması gereken mekânlar ötesi olduğu kadar zamanlar ötesi bir anlayışı bu algı üzerine inşa etmiştir.

İsmet Özel’e baktığımızda bu temel yaklaşımı açık biçimde müşahede etmekteyiz. Kimilerinin bir çelişki olarak gördüğü “Şair, Komünist, Müslüman” tanımlaması içindeki son iki unsur aslında yaşam serüveninin parçalanmadan anlaşılması gerektiğini anlatmaktadır. İhtida öykülerinde sıkça karşılaşılan yapay bir “milat” oluşturma ve öncesini sanki hiç yaşanmamış gibi reddeden tutumun aksine Özel, hayatı kopmaz bir bütün olarak algıladığını, ilke ve tavırlarını her döneme göre ayrı ayrı değil tek bir düzlemde uygulamaya çalıştığını ifade etmiştir. Bu durum, fikirlerini “Dün şartlar öyle gerektirdiği için oradaydım bugün ise durum beni burada bulunmaya sevk ediyor.” tarzı edilgen ve kararsız bir görüntüden her zaman ve her yerde savunulan “ilkeler” düzeyine çıkartmıştır. Nitekim ortaya konulan çağrının evrenselliği onun ifadesiyle “Milli Davanın Beynelmilel”[1] olabilmesi öncelikle zaman boyutunda bir kopukluğa uğramamış olmasını gerektirir.

Özel’in “şair” kimliği O’nun anlaşılması çabasında, başlangıçtan öte asli bir unsuru işaret etmektedir. Düz yazılarını şiirinin devamı gören Özel “Halbuki ben o şiirleri yazmamış olsaydım benim için düz yazıları yazmak büsbütün muhâl olacaktı. Şiirlerimle başlayan ibadetimin sona ermediğini düzyazılarım belli etti.”[2] demektedir. Şiir sayesinde düz yazının “tehlikeleri”ni bertaraf etmek, yani kelimeleri olası anlam kaymaları ve bozulmalarından uzak tutmak, muhatabıyla/okuyucusuyla çıkar ilişkisinden öte bir düşünce iklimi kurabilmek mümkün olmaktadır. Bu iklimin ayrılmaz bir öğesi olan sembolik anlatım düz yazılarının tahlilinde bizlere önemli ipuçları sağlamaktadır. Onun için şiirlerinde yoğunlaştığı kavramlar ışığında sözlü ve yazılı değerlendirmelerini incelemek yerinde olacaktır. Bu çerçevede belli başlı konuları izah etmeye çalışalım.

İsmet Özel en başta hak-batıl ayrımının keskin çizgilerle yapılmasına dikkat etmiştir. Tam bir sebat göstermeksizin girişilecek çabaların fayda getirmeyeceğini, bahsettiğimiz edilgen tabloda silik ve ürkek bir yer tutacağını belirtmiştir. Safların net olması İslami tutum ve davranışların savunmacı ve adeta mazeret bildiren bir sığlıktan açık ve vakur bir hüviyete kavuşmasını sağlayan yegâne yoldur. Sünni geleneğin hâkim olduğu Türkiye ve onun gibi pek çok ülkede karşılaşılan güç ve iktidar karşısında esnek davranış kalıpları geliştirme çıkmazı ve bunun bir sonucu olarak maruz kalınan takiyye ithamı dikkate değer ironilerden birisi olarak karşımızda durmaktadır. Oysaki sahih olan dirayet ve sebatı fikren göstermek olduğu kadar uygulamada da ortaya koyabilmektir. Birbirinden tamamen farklı referanslara sahip iki anlayışın uzlaşısı uğruna sahihden fedakârlık, müslümanları inşa ve dönüştürme imkânlarını sıfırlayan bir sürece dâhil edecektir. “Evet’le Hayır arasına Belki Sokulduğunda Felâket gelir.”[3] diyen Özel’in çabası, hayatı “beyaz ve siyah yerine farklı tonlarla analiz etme” gibi Müslümanları bertaraf edecek safdil söylemlerden uzak durmak gerektiğini ifade etmektedir.

Özel’in izlediği çizgideki önemli hassasiyetlerden birisi de özgünlüğünü korumak için fedakârlıkta bulunmadığı izzet ve vakar anlayışıdır. Kimilerince “benmerkezci ve tevazudan uzak” olarak tanımlanmasının gerçekle bir ilgisinin bulunmadığını “tevarüs edilmemiş asaleti” ve “kadirşinas itaatsizliği”[4] ile açıklayan Özel, en ciddi konuları bile magazinel bir dile çevirerek ifsat eden anlayışa karşı tavrını net olarak ortaya koymaktadır. Kitle psikolojisinin insafına terk edilmeyecek kadar mühim bir davanın mensupları olan Müslümanları “popülarite” tuzağından uzak tutmaya gayret etmektedir.

Bu çerçevede soyut önerilerden ve hamasi söylemlerden ziyade uygulanabilir bir anlayışa işaret eden Özel, zannedildiği gibi son dönemlerde ortaya çık(arıl)mış bir “Türklük” kavramından bahsetmemektedir. “İslamcı” gibi köksüz, “Muhafazakâr” gibi yetersiz ve hapsedici kavramlar yerine Müslüman-Mü’min-Muhsin mertebelerini mündemiç bir duruşu haber vermektedir. Etnik ve Siyasi referanslar yerine Tarihi ve Siyasi bir açıyla değerlendirilmesi vurgusunu sıklıkla yapan Özel, kurulu “Dünya Sistemi”ndeki yerimizi sorgulamaktadır: “Ağzında Geveleme; Türk müsün, Gâvur musun; Çabuk Söyle!”[5].

Araçların ve simaların farklılaşması dışında nitelik bakımından sürdürülen mücadelede bir değişiklik bulunmamaktadır. Cari yapı muhaliflerinin doğrudan veya dolaylı katılımlarıyla zulmünü icra ettirmektedir. Bu yüzden yapay sınıflamalar yerine bugün burada yaşayan Müslümanlar olarak bizlerin üzerindeki sorumluluğa atıf yapan Özel, küreselleşme ve kapitalizm karşısında hala söyleyecek sözümüz olduğunu bildirmektedir. Türklük muhtemel bir alternatife değil; varlığını ve kimliğini bu topraklarda, dayatılan bir sisteme karşı sürdürdüğü bir mücadele sonucu oluşturan ve diğer coğrafyalara aynı adla taşıyan bir kimliğe işaret etmektedir. Sistemin açtığı yerde ancak tepkilerin hedefsizce boşalıp Müslümanları yormak ve ümidini kırmaktan öte bir işlevinin olmayacağını “Ne Dün Boşnak ve Çeçen Bayraklarını Sevdiğim Ne de Bugün Irak’ta Ölenlere ve Olanlara Ağladığım Vakidir.”[6] diyerek ifade eden Özel, ulus-devlet kavramının hapsettiği bilinçleri kendi varlık alanlarını açmaya davet etmektedir.

Bugün bir Müslüman ülkenin daha nükleer silah edinme çabasına veya bir başka beldede İslamcı bir partinin iktidara gelmesine önem atfetmekle sistemin yerini sağlamlaştırmasına hizmet etmek yerine imkânlarımızın idrakine vararak “kâfirle çatışmayı göze almayı” bu topraklarda bu dille anlaşan kimseler olarak Özel’in çağrısına kulak vermeyi zorunlu kılmaktadır: “Müslümanlar önce dünya siyasetinin ne ifade ettiğini öğrenip, sonra müslümanca tavrın ne olacağını hesaplamak mevkiinde değildirler. Önce müslümanca tavırlarını edinirler yani bu tavrı takınmak için gerekli merkeze sahip olurlar ve dünya siyaseti içindeki yerlerine bakarlar.” [7]


[1] İsmet Özel, “Cuma Mektupları 5”, Çıdam Yayınları, İstanbul, 1992, s.15

[2] İsmet Özel, “Bilinç Bile İlginç”, Şûle Yayınları, İstanbul, 2000, s.10

[3] İsmet Özel, “Bir Yusuf Masalı”, Şûle Yayınları, İstanbul, 1999, s.79

[4] İsmet Özel, “Waldo Sen Neden Burada Değilsin?”, Şûle Yayınları, İstanbul, 1986, s.19

[5] İsmet Özel, “Cuma Mektupları 10 ”, Şûle Yayınları, İstanbul, 2004, s.34

[6] a.g.e.,s.53

[7] İsmet Özel, “Faydasız Yazılar ”, Şûle Yayınları, İstanbul, 1986, s.87

h1

Dün ve Bugün Yarınların Babasıdır

Temmuz 8, 2008

Yazar: Emir Sultan DEMİREŞİK

19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan psikoloji ve sosyoloji bilimleri, o dönemlere kadar göz ardı edilen insan ve toplum hayatının, aslında ne derece etkin bir âmil olduğunu gösterdi. Sosyo-psikolojik şartlar, geleceğin habercisidir. Yani ictimâî durum, kaderimizi çizmektedir:

“Bir toplum kendi halini değiştirmedikçe, Allah da onların halini değiştirmez.” (Rad 11 )

Kuru teknolojik bilgi, insânî değerlerden mahrum ellere düşünce, milyonları katledebilen bir ölüm vasıtası hâline dönmektedir. Önemli olan çok bilmek değil, bildiğini insanlık yolunda kullanmak, insan hayatına bir katma değer olarak yansıtabilmektir. İlim ve irfan ya da öğretim ile eğitim arasındaki ince fark da budur. Esasen Doğu ile Batı arasındaki anlayış farkı da buradadır.

İlmî ölçülere uymayan eğitim motifleri de, ilk zamanlarda yarar sağlasa da zamanla faydadan çok zarar getirmeye başlamıştır. Belirli bir birikimin sonunda oluşan geleneksel anlayışlar, devrin değişmesi ile kendini var eden şartlardan koptuğunda, toplum içinde ifâ ettiği eski görevleri için yeterli olmamaktadır. Bu sebepledir ki toplumumuzda sebebi-membaı unutulmuş bir çok geleneksel motif, din olarak algılanmakta, bu da çoğu zaman “modern aydın”la halkın karşı karşıya gelmesine sebep olmakta, seküler kaynaklı odaklara, dine karşı hamle fırsatı vermektedir.

Tanzimat’la resmiyet kazanan yaklaşık bir asır boyunca yükselme trendini koruyan batılılaşma eğilimleri ile geleneğin bilinçsiz, fakat kararlı direnişleri arasında gidip gelen toplumumuz, yeni bir gelecek inşâsı yolunda ilerlemektedir. Ne batılı olabilen, ne kendine dönebilen toplumumuz, tam bir çalkantı ve buhran dönemi geçirmiştir. Seksenli yılların ardından ivme kazanan “kendine dönme” ve doksanlı yılların başında harekete geçen “dünyaya entegre olma” politikaları ve art arda hamlelerle küresel ölçekte yerimizi tazelerken, gelişmelerin hızına, toplum olarak ayak uydurmakta sorun çekiyoruz. Çok kısa bir süre içerisinde küresel dünyanın teknolojik imkanları (bilgisayar, Internet, cep telefonu… vs.) ile dünyanın büyük ekonomileri arasına girdiğimiz bir gerçek. Fakat aynı gelişmeyi “eğitim ve fikrî gelişim alanında sergileyemediğimiz” konusu da aydınlarımız arasında gündem oluşturuyor.

Medeniyetlerin ortak noktası, din olgusundan doğmuş olmalarıdır. Din, insanların tarih boyu, müspet veya menfî sûretlerde bile olsa, kayıtsız kalamadıkları yegâne konudur. Türkiye’de 1949 yılında İlâhiyât fakültesinin açılması ile din eğitiminde yeni bir adım atıldı. Cumhuriyet Türkiye’si Medeniyetini oluşturmak için ilk ciddi adim bu yolla atılmış oldu. İlmî metotlarla incelenen İslâm, çağın anlayışına uygun şekilde yeniden yorumlanmaya başlandı. Kadınların eğitimi, İslâm ekonomisi, musikî, terör ve insan hakları vs. gibi bir çok konu, biraz oryantalistlerin çabalarıyla, biraz da onlara karşı savunma durumuna geçen ilim adamlarınca, meselelerin Asr-ı Saadetteki zemininde yeniden ele alınmasına vesîle oldu. Bütün bunların sonucu olarak, İslâmî öğretinin, yeni yöntemlerle, aslına uygun bir yorumuna ulaşılacağını söylemek zor olmasa gerek.

Bunun haricinde, küreselleşme ile gelen, fikirlerin ve sorunların sınırlar ötesinde bir paylaşıma ulaşması, her ne kadar bazı kesimler tarafından istenmese bile, ortak dertleri olan insanları birbirleri ile tanışarak ortak çözümler aramaya sevk etmektedir. 3. Olağanüstü İKÖ- Mekke Platformu’nda alınan “Fıkıh Akademisinin Teşkili” kararı da en azından fikir alanında ümit vermektedir. Belki de bu vesile ile, İslâmî öğreti, yanlış olma ihtimâli yüksek yerel yorumların ötesine taşınacak ve dünya Müslümanlarının ortak çabası ve tenkitleri ile yoğrularak sağlamlaşan bir doktrin(icmâ) hüviyetine kavuşabilecektir.

Medeniyetler Kavgası mı?

Milli ve manevi değerler açısından zengin bir medeniyetiz. Avrupa 2600 yıl öncesinin Aristo mantığı ile bilim ve felsefe yaparken biz daha genç ve dinamik 1400 yıllık mirası kullanıyoruz. Eğer mesele “geri kalmak” ve “tarihi mirası” görmezden gelmekse, bu konuda biz daha ileriyiz.

İmparatorluk bakiyesi toplumlarda aslî unsur, bir zamanlar hâkim oldukları toprakların, hemen her rengini barındırmakla hoşgörülü olmalarıdır. İmparatorluk merkezi de çoğu zaman tüm nimetlerin aktığı, doğal olarak da kültürel seviyenin yükseldiği topraklardır.

Türkiye, hem kozmopolit nüfusu ile hem de üç kıtanın devlet, ilim, fikir ve medeniyet mirasına sahip olmakla, Devlet-i Âlî’den ayrılan diğer ülkelerden ileridedir. Batı ile asırlar süren ilişkisi açısından değerlendirildiğinde, onunla sınır olması ve çoğu zaman pazarlık edebilecek şartlarda bulunması hasebiyle, gerek ilmî ve teknolojik, gerekse fikrî ve kültürel anlamda ondan en fazla nasiplenen coğrafyadır.

İslâm dünyasındaki tarihi konumu açısından Türkiye, fikrî özgürlüklerin en ziyâde kullanıldığı ülkelerdendir. Diğer taraftan Orta Doğu coğrafyasına bakıldığında fikrî serbestinin sınırlı olduğu, diğer Afrika ülkelerinde durumun çok farklı olmadığı, uzak doğuda fakirliğin ve başıboşluğun, Orta Asya’da ise bilgisizliğin hâkim olduğu bir vâkıadır.

Son dönemlerde Türkiye’de zeki ve genç bir nüfûsun oluştuğu görülmektedir. Teknik nimetlerle daha beşikte tanışan yeni nesil, zekâ gelişimi sürecinde teknolojiden bilmeyerek dahi olsa yararlanmakta, giderek yükselen zekâ trendinin en canlı örneğini vermektedir. Mesele bu yönüyle ele alındığında, Avrupa’da genç nüfusun olmayışı ve mevcut nüfusun azalması, ülke idârecilerini gelecek hakkında haklı bir telâşa sevk etmektedir.

Biz yeni nesillere düşen, elinde olan zamanın kıymetini bilmek, geçmişi eleyip yüklenerek, Asr-ı Saadet modelindeki “ideal toplum” doğrultusunda çağın şartlarını kavrayarak kendi medeniyetini inşâ etmektir.

Mesele bir medeniyetler kavgası değildir. Mesele, kader icâbı aynı dünyada yaratılmış iki ademoğlunun birbirini tanımasına yardımcı olmak ve aynı zaman diliminde “kardeşçe” bir arada yaşatmak gayretidir.

h1

Cemil Meriç ve “Bu Ülke”de Yaşamak

Temmuz 8, 2008

Yazar: Ekrem ÖZDEMİR

Nasıl anlatmalı, nereden başlamalı, bilmem ki! Mü’min desen değil, kafir desen hiç değil. Kemalist değil, marksist değil, ateist değil, liberal değil, hümanist değil. Değil, değil, değil… Hepsinde var, hiçbirinde yok. İsa’dan Saint Simon’a uzanan Batı’nın inkırazı, Buda’dan Gandhi’yi doğuran Doğu’nun inkısarı, asırlarca kıtalara ferman yazdığı dünyanın kalesinde, köşeye sıkışan bir kedi gibi, Mehdî bekleyen Türk’ün intiharı… Ne söylesen boş, ne anlatsan yalan. Tarih, güçlünün elinde yap-boz tahtası. Kelime, İblis’in mahfesinde, hiç olmadığı kadar habis. “Binbir kalıba bürünen İblis, kelimelerde tecelli ediyor.” Eros’tan başka dostu kalmayan bir dünyada, fikir namusundan bahsetmek, bir nevî hazineyi hırsıza sunmak. Belki bir kuyumcu çıkar da, talip olur defineye. Belki, belkiler…

Kalbi Var Kitapların

Hepimiz Cemil Meriç’in çocuklarıyız. “Ma’şerî vicdanda üç kişinin birleştiği bir hakikat yok.” Hakikat de neyin nesi? İsa’nın havarileri olmasa böyle bir derdi olur muydu insanlığın? Çocuklarına Mahabbarata’nın tanrılarını anlatan Hintli anneler, hakikat bahçesinde mi geziyordu? Herkes yaşadığı hayatı gerçek zannetmekte masumdur. Niyazı Mısrî, “Üzerine marifet giydirilmemiş hakikat, sokağa bırakılmış çıplak bir kadına benzer.” diyor. Herkesin horladığı hakikat. Çıplak gözle güneşe bakmak zararlıdır. Bir elbise lâzım hakikate. Mânâ sûrete bürünmek zorunda. Cemil Meriç bir elbise mi olmak istiyordu? Tanzimat’tan beri, hazır elbiseye meraklı Türk aydınının içinde, elbisesini kendi kumaşıyla, kendi mi dikmek istiyordu? Ciddiye alınacak bir zemini var mı bu fikrin? “Kimseyi hakir görme” diye uyarıyor Mevlâna, “İster mü’min, ister kafir, hepsinde mukaddes bir emanet gizlidir.” Herkes Allah’ın kulu. Hazret-i Muhammed’den sonra gelen herkes onun ümmeti. Musa, dua ederdi Rabbi’ne: “Beni Muhammed ümmetinden kıl.” İnsandan büyük hakikat var mı bu âlemde? İnsan denen meçhul. Hangi insan? Hangi hakikat? “Bana hakikati değil, muradını söyle.” Beyninde milyonlarca hakikat var, ama hepsi bir insan etmiyor. Cemil Meriç hasta, Cemil Meriç âmâ, Cemil Meriç kederli. Herkes kendi diliyle anlatır hakikati. İnsan sayısı kadar hakikat, insan sayısı kadar Allah tasavvuru. Tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz bu muammanın. “Hakikati tam olarak bilemeyiz. Bilsek de anlatamayız.” Bilemeyiz, çünkü buna ne ruh dayanır, ne akıl. “Göklerde ve yerde ne varsa, gören göz, işiten kulak için hepsi birer hakikat” diyor Kur’ân. İbret olsun diye geçmiş kavimlerin hikayelerini anlatıyor. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Bilmek önemli. Ama nereye kadar? Her şeyi bilmek, herkesi okumak yetmez. İman, başka türlü bir şey. “Hidayet bir Allah vergisi.” Kütüphanesinde on binin üzerinde kitabı olmak, hakikat adamı olmaya yetmiyor demek.

Okuyucusunu gebe bırakmayan yazar, raflarda sürünmeye mahkumdur. Büyük adamlar, büyük ızdırapların çocuğu. Kader, her şeyini ister adamdan. Canını, malını, saadetini. Sevenle sevilen arasına ağyar sokulmaz. Paylaşmak halkın saadetidir, Hakk’ın değil. Sevdiğini kıskanmayan sevilmeyi unutsun. Sen ve ben. Sadece ikimiz varız. Gerisi dünya, gerisi yabancı, gerisi düşman. Her ilişki kendi tabiatında meyve verir. Şeyh-mürid, hoca-talebe, kadın-erkek. İşin edebi bu. İşin başı bu. İlim sonra, kalem sonra. Kitaplarda bile görülen bir hassasiyet: “Kitaplar ancak dostlarına açılıyorlar… Kalbi var kitapların, onları bir kerhane sermayesi gibi haşin parmaklarınla mıncıkladın mı senin oldular sanıyorsun. Gaflet. Senin olan, sadece on dakikalık tenleri… Kahrını çekeceksin kitabın, hizmetinde bulunacaksın. Senelerce, senelerce hiçbir şey beklemeden diz çöküp emirlerini dinleyeceksin.” Mevlâna, Hakk’ın kitabına yaklaşmak için yol gösteriyor: “Kur’ân-ı Mecîd, bir arûs-ı zîbâ gibidir. Birden tülünü kaldırırsan sana kendini tanıtmaz.” Arûs-ı zîbâ; süslü gelin. Yaklaşmayı, sevmeyi bilmezsen hakikat bir canavar kesilir ve seni yutar.

İnsan Tanrıdan Vazgeçtiği Gün

Bir yanlış var ortada. Allah’a yaklaştıkça dünyaya bağlanmak da neyin nesi? Cemil Meriç kimin Rabb’ini arıyordu? İsa’nın mı, Musa’nın mı, Buda’nın mı, Hazret-i Muhammed’in mi? Rabbü’l-erbâb olan Rab. “İsa ile çarmıha gerilmek isterdim” derken dürüst müydü? Ya da “Düşüncenin gökkuşağını bütün renkleriyle seyrettim” dediği Buda mıydı onun aradığı? En nihayet, “Gençliğimin tanrılarından” dediği Zola, Taine, Ribbot, Nordeau, Marks gibi Batı’nın Tanrı’yı öldüren kullarına sarıldığında ne bekliyordu? Cennetin anahtarını mı? “Hakikat bir
tepenin arkasında sanırdım. Kapital’i okuyunca bütün sırlar çözülecek. Belki birçok sırlar çözülür ‘Kapital’i okuyunca. Ama ‘Kapital’ nasıl okunur? Dilini bilmediğim bir dünya. Her bahis sokaklarını tanımadığım bir şehir, haritam yok. Nereye gidiyorsun? Ve nihayet dünya ‘Kapital’le bitmiyor.” Kapital’de bitmeyen dünya Himalaya’da mı bitecekti? Olemp’e giderken Upanişat’a rastlayan gezgin ruh, ne vakit tatmin olacaktı? “Tanrı öldü” diyordu Nietzsche. Kilisenin tanrısı ölmüştü. “İnsan Tanrıdan vazgeçtiği gün kederinden öldü Tanrı. Onunla
beraber İnsanlık da öldü.” Ne oluyor dünyaya? Tanrı kim, kul kim, peygamber kim? “Beni bulmamış olsaydın aramazdın, diyor Tanrı.” İnsanlık bir yalanın peşinde mi koşuyor yoksa? Niçin yaratıldı bu kâinat? Bu hırgür niye? Tanrım! Beni niye yarattın? “Tanrının alkışa ihtiyacı olmasaydı insanı yaratmazdı.”

“Her gördüğü aydınlığı yangın zannedip söndürmeye çalışan halk”, Cemil Meriç’i dinleyecek değildi herhalde. Efendisini yutan Caliban, bir araya toplanıp kararını vermişti: Bu memlekette yaşanmaz. Kaçan kaçana, bavulunu toplayan ver elini Avrupa. Nedir senin derdin? “Bu memlekette yaşanmaz, diyenlerin yüzüne tüküresim geliyor… Bu memlekette yaşanmaz diyenler bu memleketi yaşanmaz yapanlardır.” Kapakları açılmış bir baraja benziyor memleket. İpini koparan kaçıyor. Kalabalığa ‘dur’ denilir mi? “Kime anlatıyorsun sen? Domuzlar mukaddes kitaplarla beslenmez.” İstanbul sokaklarında aç, sefil, yalnız gezen
bir adam. “Yok senin vasfettiğin dilber bu şehr içre Nedim.” İstanbul’u kurtlar kemiriyordu. Gövdesi, tarihi oyulan şehir, kendini zor tutuyordu ayakta. Kimseyi görmek istemiyordu, Cemil Meriç’i de görmedi. “Yıllarca aç kaldım. Koca bir şehirde yapayalnız… Ama beni isyana sürükleyen açlıktan çok tek oluşumdu. Aç ve tek olmak. Gurbet ve açlık. Bu şehrin kaldırımlarında bir başka aç Cemil Meriç hiçbir zaman dolaşmamıştır diye düşünürdüm.” Sadece sen misin aç ve tek olan? İstanbul hasta, İstanbul yatakta, kangren olmuş. Hastalar birbirini tedavi edebilseydi tabiplere ne hacet! Aşk yarası değil ki bu!

Daima Başka Daima Yabancı

Yirminci yüzyılın hayat danışmanı Freud’a göre, kişinin yaşadığı her olay çocukluğuyla ilgili. Her şey, babamıza duyduğumuz nefretin, anamıza duyduğumuz şehvetin bir ürünü: Ödip kompleksi. Ne ki, Cemil Meriç’in hayatı, “göbeklerine bakıp tanrıyı keşfeden” bu zihniyetin pek işine yaramıyor.

Çocukluktan başlayalım. Hangi çocukluk? Çocuk olmadı ki hiç. Evcilik oynadığı komşu kızı, saklambaç oynadığı arkadaşları yoktu hayatında. Düşman bir çevre ve insansız bir dünya. Asık suratlı, eski bir yargıç olan baba ve hasta ve mızmız bir anne. İtilip kakılan, hor görülen, dışlanan çocuk kitaplarda bulur çareyi. “Okumak için okumak” gibi bir şeydir yaptığı. Her yıl gözleri biraz daha zayıflayan, her gittiği okulda bilgisi ve zekasıyla önce takdir, sonra tahkir edilen Cemil, iyice kapanır içine. Sevmekten büyük suç, sevilmekten büyük ceza
yoktur bu dünyada.

Arkasından lise yılları. Eğitim ağırlıklı olarak Fransızca. Reyhanlı’dayız. Hatay henüz bir Cumhuriyettir o tarihlerde. Tecessüsü sınır tanımayan çocuk, Rıza Tevfik’ten Engels’e, Nazım Hikmet’ten Marks’a, dünyayı dolaşır kitaplarda. Önce camiyi terkeder, sonra duayı, sonra her şeyi. İmandan şüpheye, şüpheden inkâra, inkârdan maddeciliğe geçişin yaşandığı bu yıllar, “fırsat yoksulu” olarak kazınır Cemil’in beynine. “Yıldız” isimli dergide çıkan “Unutma ve Affetme Türk Genci” başlıklı yazı, mektep idaresiyle çatışma, sınavlara on beş gün kala okuldan ayrılış, kaçan imkânlar. Türkiye’de, özellikle Mülkiye’de okuma imkânı…

On dokuz yaşında bir genç. Dayıyor tabancayı şakağına. Basıyor tetiğe, patlamıyor. Alıp toprağa sıkıyor, silah patlıyor. “On dokuzunda putperesttir insan. Kurtulmak ister kozasından.” Neden intihar? L. Meynard’a göre intihar; “Kişinin kendisini en üst derecede reddetmesidir.” Her şeyi bilmek, her şeyi yaşamak isteyen genç, ümitsizliğe kapıldığında kendi dahil, her şeyi reddeder. “12 Aralık’ta doğan çocuk itilip kakılmış, düşman bir dünyada dostsuz büyümüş. Daima başka, daima yabancı… Hasta bir gurur, pencerelerini dış dünyaya kapayan bir ruh…” Yirmi yıllık Hatay safhasında ferahlatıcı tek bir hatıra yok. Ve İstanbul… Açlık, sefalet, kimsesizlik.

Onlar Sürü Yavrum

İstanbul. Bir kitap için 24 saat aç kaldığı şehir. Pertevniyal Lisesi’nde on ikinci sınıfa devam edip tahsilini tamamlar. Yokluk yapışır yakasına. Vapurla İskenderun’a dönüş. İlkokul öğretmenliği, Tercüme Bürosu’nda reis muavinliği, Aktepe’de yirmi iki günlük nahiye müdürlüğü,… Tekrar Reyhanlı, tekrar ilkokul öğretmenliği, THK’da sekreterlik, Belediyede kâtiplik,… Yıl 1939. Cemil Meriç tutuklanır. Yirmi üç yaşında, Marksist bir delikanlıdır. Kitaplarına ve dergi koleksiyonuna el konur. Suçu; Hatay Hükümeti’ni devirmek. İdam talebiyle yargılanır, iki ay sonra beraat eder. Tekrar İstanbul. İki yıllık Yabancı Diller Okulu, ardından tayin: Elazığ. Elazığ’dan önce evlilik. Karısı olmaya, adını taşımaya razı olan kadın: Fevziye Menteşoğlu. Elazığ, acının ve ızdırabın, şekil ve mekân değiştirmiş hali. Üst üste iki çocuk düşüren karısı, aşırı derecede miyop gözleri, anlaşılmaz biçimde polis takibi ve bir sabah aniden evinin aranışı.

Nezarethane

Boğulacaksan büyük denizde boğul. Kaderin istikameti: İstanbul. “Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti” ile çağlayıp “Kültürden İrfana” varıncaya değin akan su yatağını bulur: Babıali. Yıl 1945. Millî şef dönemindeyiz. Tek partili yönetimden çok partili hayata geçmektedir Türkiye. Bu karar, emekleyen demokrasiye yürümeyi öğretmek içindir. Acaba? Öyle mi gerçekten? “Türkiye’de partiler yok. CHP var ve onun kolları.” Yatak odalarını kitaplara taşıyan romanı, ‘Garip’ akımıyla yolunu değiştiren şiiriyle, yeni bir iklime geçmiştir Babıali. Uzun bir yolculuktur başlar Cemil Meriç’in hayatında. Hedef ne? Hakikat mi yine? “Yol, yolculuktan sonra belirmeye başlar.” Nerede bulunur bu cevher? Kiminle gidilir oraya? Klavuz gerekir mi? Kiminin Simurg, kiminin Upanişat, kiminin de Promete dediği yerler var. Hangisi doğru? Aradığın her şey senin içinde. Doğru. Peki oraya nasıl gidilir? “Olemp’e yalnız gidilmez. Yoldaş gerek. Senin yoldaşın korkuların, acıların, utançların. Olemp’e yalnız gidilmez. Kervanla çıkılır yola. Bin çıkılır, bir varılır. Bir çıkılıp, bir varılmaz.” Yalnızsın. Etinle, kemiğinle, ruhunun en ücra köşelerine kadar yalnız. Hakikat paylaşılmaya gelmez. Yalnız gideceksin. Tanımayacaklar seni, tanımlayacaklar. Zincirleyip kilitleyecekler sandığın içine. Kim onlar? “Onlar sürü yavrum. Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok.” Kendi ehramlarından bihaber kadınlarıyla, yüzüne küfretmek için sıraya geçmiş bu adamlara ne verebilirsin ki! Bir elbise lâzım sana. “Sevenlerin kavuşması çıplak olsun isterim.” diyen Mevlâna, vuslat öncesine usûl gösteriyor: “Kayısı çekirdeğini kabuksuz ekersen yetişmez. Onu koruyacak bir kabuk lâzım.” Mânâ sûrete bürünmek zorunda. Hakikatin elbisesi olmak isterken, kendi elbisesiz kalan bir Mecnun: Mü’min değil, kâfir değil, kemalist değil, marksist değil. Değil, değil, değil,.. Vurun kahpeye.

Ve kadın: Biraz Sessizlik

“İnsan mağarasını terketti edeli kaderle boğaz boğazadır.” İhtiyaçlarını hep gayr-ı meşru yollardan gidermek zorunda kalmak, büyük adamların kaderi midir acaba? Fevziye Menteşoğlu ile evleninceye kadar beş ayrı kadın girer Cemil Meriç’in hayatına. Linda, Emine ve sonrakiler… Abanozdan Sevim, pansiyon komşusu Alis. Sonra Rayegân. Hepsi kaderin karşısına çıkardığı kadınlar. Açlık bu. Tenin, midenin ve ruhun açlığı. Karşısına çıkan kadınların üçü fahişe idi. İkisi yıllanmış, biri acemî. Emine ile Rayegân’ın elini bile sıkmadı. Bu kadınların hepsi, Cemil Meriç’in hayata tutunmak istediği birer daldı. “Düşen tutunacağı dalları seçmez.” Hepsini sevdi, Rayegân hariç, hepsine evlenme teklif etti. “Bütün kadınlar reddettiler. Bütün kadınlar. Hepsi bu.” “Bir adamı tanımak için, düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmek lâzım hiç değilse. Hayatın maddî olaylarıyla ancak kronoloji
yapılabilir. Kronoloji aptalların tarihi.” Sahip olduğumuz dil, hayatımızı şekillendiren fikir, bir insanı tanımaya yetiyor mu ki! Kitap okumak için odanın ortasına masayı yerleştiren, üstüne çıkıp lambanın altında dünyasını aydınlatan bir aydının ızdıraplarını hissedecek hayatı kim yaşıyor? Üniversite profesörlerinin sökemediği kitapları, ilkokul çağında hocalarına yorumlayan bu adam, gerçekten de dünyamıza yabancı olmaya mahkum. Konya yolculuğunda ona, “Sen bizden değilsin” diyen genç, belki de onu en iyi tarif eden kişidir. Tek bir işçinin bile elini sıkmayan bir Marksizm, Ziya Gökalp’i beğenmeyen bir Türkçülük tecrübelerinden sonra, ne devlete, ne aydına, ne halka, ne de Allah’a güvenen, sadece kitaplara dost, sadece kütüphanede huzurlu bir ruhtan bahsediyoruz.

Nedir istediği peki Cemil Meriç’in? Hiçbir şey olamadı hayatta. Ne iyi bir baba, ne de iyi bir koca. “Siz, gönüllerini bir ideale verenler, ne koca olabilirsiniz, ne baba.” Nesin sen? Hiç. “İnsan ya Tanrı olmalı ya da Goril.” Tanrıyı mı kıskanıyordu? Yeni bir dünya mı yaratmak istiyordu? Her kadında aradığı kadın, fildişi kulesinin şuh kadını Lamia Çataloğlu acıyla kıvranan ruha üflemektedir: “Daima dikkat ettim, hiçlerle konuşur, tartışır, onları konuşturur, onları takdir eder, sonra içinden eğlenirsin. Sen cüceler ülkesindeki Güliver, Sen Lucifer, sen Wuthering, Heghist Hecliff ve sen beni didikleyen, harabeden, öldüren Cemil Meriç…” 48 yaşında, evli, iki çocuk babası Cemil Meriç’in hayatına giren Lamia, gözlerini kaybetmiş bir adama, karısında, çocuklarında, iş hayatında ve dostlarında bulamadığı bir iklim bahşetmektedir: “Sizinle insan büyüyemiyor, daima sizin hükümranlığınıza tabi. Ama bu tabiyette bir yücelik var. Sizin sevginize layık olmanın, aşılmaz his aleminize yaklaşmanın gururu ile sarhoşum. Sizde her şey hoş, bambaşka olsa bile hoş. İnsan size rehberlik ederken dahi bir rehber tarafından idare edildiğini anlıyor.”

Kim bu Lamia Çataloğlu? Kaderin bir lütfu mu? Yıllarca, ama yıllarca çekilen açlığın, sefaletin ve yalnızlığın, ızdırabın bir hediyesi mi? Nietzsche, “Kadın, sevmeyi bilmez” diyor. “O ancak sevişmeyi bilir.” Yoksa sevmeyi de bilen bir kadınla mı muhatap oluyoruz? En son değil de, ilk kadın olsaydı Lamia, acaba Cemil Meriç diye birinden bahseder miydi tarih? “Her kadın bir Messalinadır ve yumurtalıklarıyla düşünür.” diyen adam, her şeyiyle sahip olmak istediği kadını göklere çıkarır: “Kalbimi kelimelerle doldurdum. Mektuplarım onun için parmaklarını yakıyor. Dudaklarını da yakacak. Ben pervane değil, ateşim. Kıskanıyorum kelimeleri. Birer kelebek gibi sana uçuyorlar. Kelimeler, senin kokunla sarhoş. Saçlarını okşayan rüzgârı kıskanıyorum. Tenine sarılan entarini kıskanıyorum. Saçlarında dolaşan tarağı kıskanıyorum. Anlıyor musun? Aynanı kıskanıyorum. Yatağını kıskanıyorum. Yılları kıskanıyorum. Kimsin sen? Kadın veya serap. Tanrıyı kıskanıyorum: seni beraber yarattık. O başladı, ben tamamladım. Sevmek yaratmak demektir.” Kendine dünyada bir yer arayan adam, her şeyini, tanrılarını dahi bırakıp, bir kadının kollarına koşuyor. “Tanrı, onun bütün günahlarını affedecek, çünkü çok sevdi, diyor İsa.”

Bir devletin, bir aydın sınıfının, bir toplumun, bir şehrin, bir mesleğin ve bir ailenin vermediği güveni, sevgiyi ve huzuru, Antakya’da İngilizce Öğretmenliği yapan yabancı bir kadınla yaşadığı evlilik dışı bir ilişki verir Cemil Meriç’e. Ne hazin! Büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladı olmak zorunda mı? Padişah İbrahim’i Deli İbrahim yapan tarih, Cemil Meriç için de geçerli galiba. Konyalı genç, efendisinin hizmetkârı olan tarihin hükmünü koyuyordu ortaya: “Sen bizden değilsin.”

İnsanla Kelime Arasında

Spinoza düşünmüş: “Havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, kendi isteğiyle yolculuğa çıktığını söylerdi.” Kurallarını kabul etmediği bir oyunun içindedir üstad: Babıali. Kavgasıyla, gürültüsüyle, aşkları ve ihanetleriyle, her sokak başında bir yazar, her kaldırımda bir şair üreten, edebiyatın, şiirin, ideolojilerin cenk meydanı. Cemil Meriç kurtlar sofrasında. “Altınlarını cam karşılığı dağıtan kızıl deriliye” kadeh şangırtıları arasında kahkahayla gülünen bir sofra. İnsanlar bir yana, ölümün bile sağcı ve solcu diye ayrıştığı bir yerdeyiz. “Kavga, insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında.” Gerici, ilerici diye birbirini yaftalamakla meşgul, her biri “ehramlara taş taşıyan birer köle” hayatına namzet aydın sınıfı içinde, kim kabul eder bu imansız kalemi? “Sağ okumuyor, sol küskün.” Asya’dan Avrupa’ya dünyayı İstanbul’a taşıyan seyyah, gördüklerini anlatacak adam aramaktadır. Ne söylediğin değil, kim olduğun önemli. Çalınan her kapıda aynı cevap: “Sen bizden değilsin.”

Bu ‘lânet çemberi’nin içinde, gene de düşünceyi hoş gören birkaç yer bulunur: Hisar, Türk Edebiyatı ve Hareket dergileri. Ayrıca Yeni Devir gazetesi de üstada kapısını açanlardan. Saint Simon’u basınca sol, Hint Edebiyatı’nı basınca sağ damgasını yemekten kendini kurtaramayan Cemil Meriç’e, mücadeleyi devam ettiren amaç neydi acaba? Baki kalan bu kubbede bir hoş sadâ bırakmak mı? Yazmak niye? “Yazı, meçhule atılan bir kement… Denize atılan şişe.” Anlatmak niçin? “Her söz bir davettir.” Neye veya kime davet? “Düşünceye… Düşünce şüphe demektir… Düşünce tezatlarıyla bütündür.” Kime arzediyorsun? “Elinde hiçbir adres yok”ken hem de. Vigny’nin dediği gibi, “En muhteşem cevap sükût” değil mi? Birilerinin rahatını kaçırmak için mi doğdun sen? Havarilerin nerede? Efendisini şeyh yapan müritlerin hani? Yalnızsın. Dostun yok. O halde niye? Hak bildiğin yolda yalnız yürümek mi? Senin hakikatin yok ki! Nedir seni ayakta tutan? “Hiçbir zaman iktidar rüyası görmedim. Ama her büyük adam ismi telaffuz edilirken içim ürperdi.”

Cemil Meriç, Tanrıdan kaçan bir mü’min. Dostoyevski gibi. “Dosto ve Biz” Büyük adam kaderle savaşmak zorundadır. “Bu bir keşifti. Kristof Kolomb’un önüne Amerika’yı çıkaran kader, benim karşıma da Dosto’yu çıkarmıştı, Dosto’yu yani sonsuzu. Bu girdaplar ve zirveler dünyasında, tek başıma dolaşacak yaşta değildim. Kıyıdan seyrettim ummanı. Aylarca Raskolnikov’u yaşadım. Sonya’yı sayıkladım aylarca…Bir ölüyü öldürmüştü Raskolnikov, bir abesi yok etmişti… Anlayamazdım Dosto’yu. İnsanın kendi kendisi ile kavgasını anlayamıyordum.” Sadece Cemil Meriç değil, Türk milleti anlayamazdı Dosto’yu, yılların geçmesi gerekiyordu. Gün geldi, Türk insanı anlayamadığı Dosto’yu yaşamak zorunda kaldı. “Dosto’yu anlayabilir miyiz? Evet. Hem de Batı’nın bütün romancılarından çok. 1968′den beri kurbanı veya seyircisi olduğumuz trajediyi, bütün çıplaklığı, bütün eziciliği ile Ecinniler’de yaşıyoruz. Sosyalizm, anarşizm, batıcılık… Dosto, bütün dertlerimizin üstünde düşünmüş, tabiî bir Rus milliyetçisi olarak.”

Fildişi Kule

“İsa otuz üç yaşında ölmüş, Nitezche otuz üç yaşında delirmiş. Ben yolumu otuz üç yaşından sonra buldum.” Otuz dokuz yaşındaydı, artık gözleriyle değil, beyni ve kalbiyle seyrediyordu ummanı. Diliyle bütün dünyayı dolaşan adamı idamla yargılayan devlet, üniversiteye çağırdı.

Okutmanlık yaptı, yıllarca. Ne ki, Türkiye’de üniversite yoktu, varsa da ilim yoktu. “Çünkü üniversite ilim yeri değildir.” Her şey, ama her şey kuru bir taklitçilikten ibaretti. Öğrenciler bölünmüştü, kitaplar bölünmüştü, düşünce bölünmüştü. Kelime ikiye bölünmüştü, kullarına ayrı dünyalar anlatıyordu. O a’raftaydı. Bazen Asya’ya kanat çırpıyor, Ganj kıyılarında dolaşıp, topladığı meyvaları ülkesine sunuyordu. (1964, Hint edebiyatı- Bir Dünyanın Eşiğinde). Kızıyordu Babıali, sağcı oldu diye. Bazen Avrupa’yı dolaşıyor, kilisenin yerine makineyi, vahyin yerine aklı tercih eden Batı insanını çağırıyordu ülkesine. (1967, Saint Simon, ilk Sosyolog- İlk Sosyalist). Kızıyordu Babıâlî, bu kez solcu oldu diye. Yine de yazıyordu, (1941′den beri, İnsan, Yücel, Gün, Ayın Bibliyografyası gibi dergilerde) bıkmadan, usanmadan yazıyordu. Bu lanet çemberinden kurtulamazdı. Çare yok, ‘Fildişi Kule’sine çekilmeliydi. Hisar’da anlatmaya başladı ‘Fildişi Kule’sini. Mümkün değil, düşünce tezatlarıyla bütünleşmek istemiyordu. Herodott’tan bu yana insanlık Doğu-Batı diye ikiye ayrılmıştı.

Ve 1974. Cemil Meriç, elli sekiz yıllık hayatında gördüğü ‘Bu Ülke’yi yazdı. Yer yerinden oynadı. “İzmler üzerimize giydirilmiş birer deli gömleğidir.” diyordu. Olacak şey değil. Herkes masallarını yakmalıydı. “Düşüncenin kuduz bir köpek gibi takip edildiği bir ülkede, düşünce adamı…” çıkmayacağını herkes bilmeliydi. Şair duruşlu adam, kustu bütün öfkesini. Hiçbir kalıp tanımıyordu. Hemen ardından ‘Umrandan Uygarlığa’ (1974) geçişin öyküsünü yazdı. Medeniyetleri anlatıyordu üstad, ‘Medeniyet üç günde inşa edilmez’ diyordu. İdeolojinin macerasını koydu Babıali’nin sofrasına. Vuzuhu kilitleyen anahtar kelimeyi. Tanıyordu insanını. “Aydınlarımız ne yapsın? Mefhumun kendisi kaypak ve karanlık”tı. Ve A’raftakiler. Yeryüzünün en büyük beyinlerinden birini anlattı onlara: İbn Haldun. “Kendi semasında tek yıldız” bu adam, belki bu lanet çemberinin içinden çıkarabilirdi Babıâli’yi. Ne ki, “Herkes, hangi düşünceye kulak kesilmişse öbürüne sağır”dı. Devlet böyle istiyordu çünkü. Emir büyük yerdendi.

Ve Mağaradakiler. 1978. Bazen Asya’yı, bazen Avrupa’yı anlatan üstad, hemen üstümüzde duran devasa Rusya’nın macerasını da okudu müritlerine. Ülkesi giderek geriliyor, asker dipçiğinin ayak sesleri duyuluyordu uzaktan. Kalbi kanıyordu memleketinin. Akacak kan damarda durmazdı, ve durmadı. 1971′de sağ gösterip sol vuran devlet, yeni bir balans ayarına ihtiyaç duymuştu. Ve 1980. Tarih kanla yazılmaktan vazgeçmiyordu. Kırkambar (1980) çıktı bu dönemde. Sular kabarmaya devam ediyordu üstadın ruhunda. Kendine dünyada bir yer arayan adam, dalgalarla kelimelerle yoğuruyordu dünyasını. Hâlâ a’raftaydı, yani ortada. Henüz taraftar değildi. Düşünce ve fikirleriyle sağa, eylem ve yaşantı tarzıyla sola yakındı. Henüz Tanrı’yla barışmamıştı a’raftaki adam. Dostoyevski gibi, Raskolnikov gibi. Tanrı’ya yenik düşmüş, ama henüz onunla anlaşmamıştı.

Sen Bizden Değilsin

1981. Bir Facianın Hikayesi yazıldı. Suların niye kabardığını anlatıyordu üstad. Belki de Tanrı’yı anlamaya başlıyordu. Kâinatın düzenini, doğanın yasalarını. Dostoyevski’nin Alyoşa’yı yazdığı süreçti belki de bu. Zaman ilerliyordu ve güneş her günkü gibi Doğu’dan doğuyor, Batı’dan batıyordu. “Beşerin yavuz, sonsuz, perişan, dastânı”nı yazdı üstad. (1984, Işık Doğudan Gelir). Güneş yakındı artık. Işığı gören kalp, onunla ısınıyordu artık ve “hakikati bulan veya bulduğunu sanan kişi, ne olursa olursa olsun, onu haykırmak zorundaydı.” Asya’ya çevirdi bakışlarını. ‘Avrasya’ dedi. Kurtuluşumuz, “Avrasya Düşünce Topluluğu”dur. Ve zaman devrini yapa yapa merkeze yaklaşıyordu üstadın ruhunda. “Kültürden İrfana” (1985) geldi son olarak. ‘Bu Ülke’, nasıl olmuş da, efendilik ruhunu terketmiş, azad kabul etmez bir köleliğin kollarına atılmıştı. Îmandan inkâra, inkârdan şüpheye, şüpheden maddeciliğe, Türk’ün bulduğunu sandığı şeyi anlatıyordu üstad. Bu, insanlara yazdığı son mektuptu. Yaptığı son davet. 13 Haziran 1987. Cemil Meriç öldü. “Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez” diyordu Yunus. Ölmeden önce, zaman devrini bitirmiş, döne döne çıktığı noktaya geri gelmişti: “Muhammed Sevgilim.” Bu bir tercih miydi, yoksa bir mecburiyet mi? Gizli ve açık herşeyi bilen Allah’ın ilminde saklı. “Her şey bulunur, derde devadan gayrı.” A’raftakilerin hükmünü Hakk’tan başkası veremez. Efendisinin hizmetkârı olan tarih, bu yüzden onu kucaklamadı: “Sen bizden değilsin.”

h1

Bin İkinci Masal: BAĞDAT

Temmuz 8, 2008

Yazar: Bilal ÖZKAN

Bağdat sadeftir güheri dürr-i Necef’tir

Yanında anın dürr ü güher seng ü hazeftir (Ruhi)

Tanrı’nın yeryüzüne armağanı bir şehir; BAĞDAT.

Yeryüzünün cenneti.. Daru’s-selam yani!

İmam-Azam’ın mübarek elleriyle koyduğu ilk taş üzerine yükselen ulu şehir.. Şiirin şairlerin ve güllerin şehri.

Dar’ul-Halife yani. Halife Mansur’un, Harun Reşid’in başşehri..

BAĞDAT.. Düşleri, hayalleri ve efsaneleri süsleyen şehir. Bin bir geceden bin bir geceye; doğunun gizemli masal şehri..

Yüzyıllar boyunca İslam coğrafyasına binlerce eren, gönül sultanı, edip ve imam yetiştiren, tarihin yeni baştan yazıldığı çağlarda medeniyetimize başkentlik eden bir şehir ; BAĞDAT…

Matematikten zoolojiye, astronomiden kimyaya, felsefeden edebiyata, tarihten sanata, tıptan mantığa kadar pek çok ilim bu topraklarda neşv-ü nema bulmuş, -Fergani’den Farabiye, Biruni’den Kindi’ye, İbn Sina’dan Ebu Bekir Er-Razi’ye pozitif ilimlerde bugün ünü kıtalar aşmış pek çok bilim ve fikir adamı bu topraklarda yetişmiştir.

Mezhepler bu topraklarda doğmuş, tasavvufun ilk temelleri yine bu topraklarda atılmıştır. İmam-Azam’ın sohbet meclisleri burada kurulmuş, talebeleri buradan yetişip

dağılmışlardır dünyanın dört bir yanına..

Hallac-ı Mansur bu topraklarda boy vermiştir. Bişr-i Hafi’nin, Cüneyd-i Bağdadi’nin ayak izlerini taşır bu topraklar. Peygamber (s.a.v) in o kutlu sözleri bu diyarın elinde Müsned (Ahmet b. Hanbel) olmuştur.

Yolu Bağdat’tan geçmeyen imam, Dicle’nin suyunu içmeyen eren yok gibidir.

Bağdat; İmam-ı Şafi’dir, Suhreverdi’dir, Maruk Kerki, Halid-i Bağdadi, Hasan Basri’dir.

Horasan, Kufe, Semerkant, Bursa, Edirne, İstanbul neyse; Bağdat da bizim için odur.

Bağdat bizim için biraz Tuğrul Bey’dir, biraz Timur, biraz Şah İsmail, biraz kanuni, IV.Murat, biraz da Genç Osman..

Bağdat’a giren Kanuni’yi “Geldi burc-i evliyaya padişah namdar” diyerek selamlayan Fuzuli’nin diyandır Bağdat.

Aşk ve aşık şehridir Bağdat. “Aşığa Bağdat sorulmaz” denir. Her aşık Bağdat’ı bilir ve aşk adamı için her yer Bağdat gibidir çünkü…

Ruhi’nin, Zibni’nin, Cahız’in beyitleri yankılanır hala semalarında Bağdat’ın.. Şiirin ritmine hükmeden Ahmet Haşim, bu toprakların çocuğudur.

“Yanlış hesap Bağdat’tan döner”miş.

Bu sefer ‘yanlış hesap’ Bağdat’tan dönmedi ; bilakis Bağdat’ı vurdu.’Haklı söz’ bu kez ‘haksızı Bağdat’tan çevirmeye’ yetmedi.

Geylani’nin soluk alıp verdiği topraklar , kan ve barut kokuyor şimdilerde. Her gece rahmetin nur olup yağdığı şehre , azap bombaları yağıyor.

..Ya güzelim Dicle—Fırat!..

Hak dostlarının beş vakit temizlendiği, günahlardan arındığı , kıvrım kıvrım kıvrılan /kıvranan/ Dicle – Fırat!..

Kaderimidir ki (Moğol dehşetiyle) aylarca mavi -mürekkep rengi- akan o sular, bugünlerde (Haçlı vahşetiyle) kırmızıya -kan rengi- ve ihanetin rengine boyanmakta…

Bağdat bize ırak düşmüştür.

Şairlerin cenneti cehenneme dönmüştür.

Canlar pazarında bir ‘Bağdat’ satıldı ; can pahasına, kan pahasına….

‘Ana gibi yar’, Bağdat gibi bir diyar’ yok artık..

Bilmez misiniz ki; Bağdat’a atılan her füze, tonlarca ağırlığındaki her bomba; koca bir medeniyet coğrafyasının başkentine, tarihimizin, kültürümüzün köklerine atılmaktaydı aynı zamanda.

Bombalanan, parçalanan, yağmalanan, paylaşılan Bağdat değildi ki sadece; bir medeniyet köprümüzdü, şiirimiz, dilimiz, dinimizdi.

Bilmez misiniz ki; Bağdat’ta sıkılan her kurşun, önce İmanı-ı Şafi’nin kalbinden geçer, Gazali’nin , Basri’nin, Geylani’nin kalbinden.. Öylece yarar Bağdatlı çocuğun kalbine..

Oradan yükselen her çığlık, her inleme, gökkubbeyi sarsan her feryat, bir hançer gibi saplanır Fuzulî’nin, Ruhi’nin yüreğine…

Kerbela artık sadece Hz. Hasan, Hüseyin için değil, binlerce Bağdatlı Hasan ve Hüseyin için de gözyaşı dökmektedir.

Şimdilerde çocuklar Bağdat’ı ; Ali Baba’yla, Sinbat’la, Alaaddin’le , uzun kuleleri ve süslü kubbeleriyle değil, patlayan bombalar ve parçalanan çocuklarla, akan kan ve gözyaşıyla hatırlıyor.

Bağdat’ı bin bir gece masallarıyla tanıyan çocuklar, yarın ‘bin ikinci masal’ olarak Bağdat’ın kendisini okuyacaklar.

Varın biz bu ölüm masalını nasıl anlatacağız?! Siz onu düşünün…

Gökten üç bomba düştü:

Üçü de yüreğimize…