h1

O’na Giden Yol

Temmuz 8, 2008

Yazar: Aydın Enes Kayaer

Allah Teala’yı, ne bu dünya gözüyle görebilir ne de doğrudan işitebiliriz. İletişim iki taraf arasında tahakkuk eden bir fiil olduğuna göre görmediğimiz, duymadığımız bir varlıkla iletişim sağlamamız mümkün müdür? Kuşkusuz mümkün dür.

“Resulüm De ki: “Kulluk ve yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkan 77) der Yüce Yaratıcı; ve burada dua fonksiyonu önem kazanır.

“Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki) gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” Bakara (186)

Dua lügatte istemek, dilemek, çağırmak, seslenmek, yardım talep etmek ve yalvarmak gibi anlamları ifade eder. Istılahi olarak ise “ İnsanın zaaf ve ihtiyacını görüp, her şeye gücü yeten Allahu Telaya yalvarması, halini arz etmesi, istek ve arzularını bildirmesidir.

Kuran’a göre “kulun bütün benliğiyle Allah’a yönelmesi” ya da “gücü sınırlı ve sonlu bir varlık olan insanın, sınırsız ve sonsuz bir kudret karşısında acizliğini kabul ederek yardım dilemesi” şeklinde tanımlanmaktadır.

Dua; bir kulun, kendisini duyan, derdine derman olan, ona merhamet eden, gücü her şeye yeten yüce yaratıcısına, acizliğini, zayıflığını ve ihtiyacını hissedip yönelmesi, Rabbine yakarışı, ondan bir şeyler istemesidir.

Dua, Allah’la ilişki kurma ve ondan yardım dileme halidir. Dua insana güç veren en önemli psikolojik güdü, ümit-umuttur. İnsan umutsuz-ümitsiz yaşayamaz. Dua eden kimseler Yüce Allah’ın yardımı ve desteği konusunda ümitli kimselerdir. Dua gök kapılarını açan, beyaz ellerimizi dolduran, siyah defterimizi boşaltan büyük güç, dua Allah’ın adını anmak için bir gece yarısı, belki bir seher vakti kulun pişmanlığı, acizliği, düşkünlüğü çaresizliği ve yakarışı.

Dua ibadetin ve kulluğun özüdür, sınırlı varlık olan insanın Kadir-i Mutlakı imdada çağırmasıdır. Dua Ruhun Allah (cc)a yükselmesidir, Kalbin Allah (cc) ile konuşmasıdır. Alemin yaratılma sebeplerinden biridir, Hz. Peygamberin (SAS) ibadetinin ruhudur, esasıdır, Cennetin icadına, ebedi saadetin gelmesine bir sebeptir. Dua bir sesleniştir, bir serzeniştir, bir umuttur, bir kunuttur, bir duruştur, bir sunuştur, yücelere giden yoldur, yolluktur. Rahmanın beklediği kulluktur. Dua diğergâm olma ninnisidir, Dua hüzünlü gönüllerin iniltisidir, umut kapısının tınısıdır, yanan gönüllerin kokusudur, acıyla inleyen gönüllerin âhıdır, yanlışı derinden duyanların vâhıdır, dua en sevgiliye yolculuğun başıdır, kalbi kırık bağrı yanıkların aşıdır, dertli gönüllerden dökülen bestedir, sözde değil, iniltiyle yükselen sestedir. Dua gök kubbede bırakılan bir hoş sedadır, dua günahlara, kusurlara, yanlışlara vedadır, gönülde açılan yeni sayfa, bembeyaz kağıttır, boşa geçen ömre, hatalara ağıttır, dua ruhun zaman ve mekan ötesine miracıdır. Dua arınmış, muştulanmış, gülen yüzün tacıdır. Dua mütevazi, gizli, sessiz, nazik bir yakarıştır. Dua çok yücelerden kendi hata, kusur ve günahlarına bakıştır. Dua yaratanla baş başa hasbihaldir, aczi itiraftır, samimiyettir, içtenliktir. gerisi kıl-u ka dir. Dua ilk insandan, son insana sevgidir, selamdır, dua lal olmuş gönüllerden yükselen sesiz kelamdır, dua emek veren kutlulara hürmettir, vefadır, dua zalimlere zillet, tutkulara vurulan kilittir. Dua mutluluk, saadet, huzur ve safadır, miraca yükselen ruhtan arda kalan mâ siva, mâ verâdır. Duanın ruhi ve bedeni tesiri vardır çünkü bir bakıma en büyük hürmet duygusunun ifade vasıtası olan dua hem ruh hem de beden için tedavi edici büyük bir tesire sahiptir. İnsan kulluk bilincinde olduğu sürece Allah Katında bir değer kazanabilir. Bu yüzden insanın Allah’a yönelmesi, hataları konusunda Allah’a itirafta bulunması ve sadece Allah’tan yardım dilemesi gerekmektedir. Bunun dışında bir davranış tarzı Allah’a karşı büyüklenmektir ki, Kuran’da bunun cezasının sonsuz cehennem olduğu bildirilir.

Her kutlu Peygamberin vazifesi, konumu gereği yaşatılanlardan süzülen dualar bunlar. Yönelişler, arz-ı haller. Her kulun miracı kendine göredir. Dualarımızı hayat tasavvurumuz, tutkularımız, Ruhi yüceliğimiz ve özümüz şekillendirir. Samimi dualarımız halimizi olduğu gibi arz eder.

Elbette duanın boyutları yukarıda verdiğimiz örneklerle sınırlı değildir. Kavli duanın yanında bir de fiili dua vardır ki, asıl niyetin samimiyetle birleşip, eyleme dönüşüldüğü noktada ortaya çıkar. Fiili dua kişinin herhangi bir arzusuna ulaşmak için elinden gelen her şeyi tamamen yapmasını ifade eder. Bunu en güzel açıklayan örneklerinden biri tevbedir. İnsanın işlediği bir günaha karşı tevbe etmesi ve bağışlanma dilemesi sözlü bir duadır. Ancak insanın sorumluluğu bununla bitmemektedir. Kendisini kötülüklerden koruması için Allah’a dua eden insanın, bu konuda bir çaba göstermesi tevbe edip vazgeçtiği kötü davranışına bir daha geri dönmemesi gerekmektedir.

Amellerimizin sonucu; onlar hakkındaki niyet ve isteklerimizi gerçekleştirirken yaşayacağımız gerilim ve heyecana, tembellikten uzak olan sürekli bir gayret ve çabaya bağlıdır. Ne yalnız başına sebeplere sarılarak çalışmak ne de sadece dilden dökülen ama yürekten olmayan, iradenin zorlanmasıyla kopup gelmeyen cümlelerle yalvarıp yakarmak doğrudur. Önemli olan kendimizin ve sınırlarımızın farkında olmak, rabbimizin kudretin sonsuzluğuna inanmak ve bu ikisi arasında sahip olduğumuz tüm imkanları kullanarak irademizin hakkını vermektir.

Sonuç olarak, Allahın rahmetinden ümit kesmeden ona yönelelim ki her iki dünyamızda huzurlu ve mutlu olalım.

h1

Bir Daha Ne Zaman? - M. Said Hatiboğlu

Temmuz 8, 2008

Yazar: Ahmet Dursun Karaca

Onu, elini beyaz saçlarının hemen yanına kaldırarak aldığı selamınızla ilk fark edersiniz. Yüzünden hiç eksik olmayan tebessüm sanki tüm bedenine sirayet etmiştir de, o yüzden, hemencecik ısınıverirsiniz.

Celalli, kavî duruşu, sanki yeri sallamaktadır da o yüzden titriyorsunuzdur.

Öpülesi elleri –ne yapsanız– öpemeden “uzun ince bir yol”a “safalar getirerek” girersiniz.

Siz, daha hocadan gözünüzü alamazken bir ikinci göz kamaşması yaşarsınız: İki güzellik ancak birbirine bu kadar yakışır dersiniz. Hemencecik uzun ince yolun girişinde başlamıştır kitaplar ve onların kokuları. Hani çok güzel bir koku alınca, içinize çekip uzun müddet onu hissetmek istersiniz ya… Hoca, koku hırsızlığınızı fark edinceye kadar nefesinizi bırakmak istemezsiniz.

Kokusu sinmiştir zira buraya, hocanın uzun ilmî çalışmalarının, titizliğinin. O emekler başka nasıl çıkar ki. Acaba hocanın ilmi bu kokuda mı gizli dersiniz ve buram buram çekersiniz içinize.

Uzun ince bir yol bir ilim meclisine açılır. Bir kenarda Schimmel oturur, bir kenarda Okiç, bir kenarda Hatib Hoca, bir kenarda Lügal, bir kenarda Hamidullah. Bu mecliste, bir aralığa sıkışmak için çırpınırsınız, kenarsız kalırsız, rahat koltukta rahatsız olursunuz.

Schimmel’in ayrılırken verdiği masaya oturunca artık onu tanıyamazsınız. Belki gözü yaşarmıştır yine, “Cemile Bacı”nın kadrosunu kendisine vermesini, derslerini, masayı hediye edişini hatırlamıştır.

Küçük bir sessizlik… Ortama uyum sağlamaya çalışır gözleriniz: İki güzellikten hangisini seçeceğinizi bilemezsiniz. Kelimeler ağzından tane tane dökülür. Acaba hiç kalın harf yok mudur bu zatın lisanında dersiniz. Korkarsınız, ağzınızdan kalın harfler çıkarken. Her gidişinizde sanki ilk kez konuşuyormuş gibi donup kalırsınız da sıcacık kelimeleri karşısında ısınıverirsiniz.

Ânı bile değerlendirmek istersiniz burada; bir şeyler kaçırdığınızın korkusuna kapılır, terlersiniz.

Masaya açılmış onlarca kitap içerisinde hoca yine ya bir kelimeyi araştırıyor ya da bir dipnotu tahkik ediyordur. Eserlerine, tahkik etmediği hiçbir notu almadığını bilirsiniz.

Önce dış yüzünü görürsünüz kitabın, deri ciltlidir ve cilt hocaya aittir. Cildin üzerindeki hattın hocaya ait olduğunu da bilirsiniz. Bombesini, şirazesini yine kendisinin yaptığını, yüzlerce kitapta olduğu gibi bilirsiniz.

İlk sayfada yazarın doğum ve ölüm tarihi vardır kurşun kalemle. Hemen arka sayfa bir ömre bedeldir. Hocanın notlarını okumaya can atarsınız. Bir hayatın özeti yatar burada, özeti daha doğrusu eleştirisi. Kitaba yapılan atıflar, sataşmalar, kitaptaki tutarsızlıklar hep buradadır ve bu sayfanın en altında kitabın alınış tarihi, kim vasıtasıyla alındığı, yeri yazılmıştır yine kurşun kalemle.

Ve kitabın içi. Bir çocuk okşar gibi, sevgiyle açar sayfaları. İlgili bölüme gelince fark edersiniz isimler kırmızı, kitaplar yeşil, önemli görülen yerler kara kalemle ve cetvelle itina ile çizilmiştir.

Her sayfada kenarlara iliştirilmiş onlarca not dikkatinizi çeker, ya bir kitaba gönderme ya bir uyarı ya da ayet, hadis notları, Arapçaları vardır. Eski kitapların içinde mürekkeple yazılmış güzel bir rika görürsünüz. Baba yadigarıdır bunlar, değerli.

Ve eldeyken kitap, Hoca, yine kaybolur hatıralar arasında. Hocasının hastalanmasını ve bir Mart günü Maltepe camiinden cenazesini kaldırmalarını, cenazeyi Bosna’ya göndermek için çektiği sıkıntıları, Hocasının değerli kitaplarını İzmir İlahiyat’a göndermesini anlatır, siz gözlerine bakamazsınız. Gözünüz duvardaki fotoğrafa gider de acaba Hocasının hayatta gülümsediği tek ân mı dersiniz. Hoca buradan itibaren yaşıyordur artık anlatmıyordur. Sanki duvardaki fotoğraf canlanmıştır da kendi dilinden dinliyorsunuzdur hâdiseleri.

“Oğulları”nı yetiştirmek için çektiği cefaları bilirsiniz. Fransa’da doktorasını bastıramadığını, bu nedenle de Dr. ünvanını kullanmadığını bilirsiniz artık.

Ağzınızı açtığınız her kelimede bir kitap gelir önünüze. Sanki her kitap, Hoca rahatça bulsun diye, dile gelmiştir de kendisine çağırıyordur. Kitapların her sayfasından notlar yazılı, zarif kağıtlar dökülür. Hepsini okumuş mu diye düşünürsünüz yutkunarak, soramazsınız. Her kitapta bir not, her notta bir zerafet görürsünüz. Bir kitabın kapağına sıkışıp kalmak istersiniz orada, sonsuza kadar.

Ve her kitabı eline aldığında, hüzünle karışık, okumak istediği kitapları dizer önünüze. Elinizde “günler yanmıştır” artık.

Bitmişsinizdir… Ne bedeninizi taşıyan ayaklar ne de omuzlarınız üzerinde kafanız kalmıştır. Hocaya bakarsınız, sanki daha yeni başlamış gibidir, raflardan yeni kitaplar indirmekle meşguldür.

“Vaktini alma”yı bahane edersiniz son çare.

Sizi kapıya kadar uğurlarken, kapı zilinin üzerindeki adına göz ucuyla bakarak zoraki çıkarsınız kapıdan. Çiğerlerinize dolan kokuyu bırakmamak için çabalarsınız ve dersiniz kendi kendinize “bir daha ne zaman?”

h1

Doğu ve Batı Muhasebesi: Aliya

Temmuz 8, 2008

Yazar: Abdullah Ramazan IŞIK

Aliya İzzetbegoviç, 1925 yılında Bosna’da dünyaya geldi. Hukuk, sanat ve çeşitli bilim dallarında eğitim gördü. Hayatı boyunca İslami harekette aktif rol almıştır.

1983 yılında, bütün dünyada büyük yankılar uyandıran ve birçok dile tercüme edilen “Doğu ve Batı Arasında İslam” adlı eserini yayınladı. Kitap yayınlandıktan üç sene sonra, Aliya ve 12 Müslüman aydın, Yugoslav yönetimi tarafından 14 yıl hapse mahkum edildi.

1989 yılına gelindiğinde dünyanın düzeni değişmiş; iki kutupluluktan tek kutupluluğa doğru hızlı bir geçiş yaşanmıştır. Bu ortam içerisinde, zaten rejim sıkıntısı yaşayan yönetim, uluslararası baskılara daha fazla dayanamadı ve Aliya ile arkadaşlarını serbest bırakmak zorunda kaldı. Aliya, aynı yılın sonbaharında Muhammed Çengiç, Cemaluddin Latiç ve Ömer Behmen’le birlikte Demokratik Hareket Partisini (SDA) kurdu. 1990 yılının Haziran ayında yapılan seçimlerde SDA, birinci parti oldu ve Bilge Kral Aliya İzzebegoviç, devlet başkanlığı koltuğuna oturdu.

“Ben bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum. Ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü islam, benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayatın kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır. (Tarihe Tanıklığım, sy: xx)”

Aliya İzzetbegoviç’in, 1983 yılında tamamladığı ve dilimize, 1994 yılında Salih Şaban tarafından çevirilen “Doğu ve Batı Arasında İslam” adlı eseri, iki kısım, 11 bölüm ve 72 başlıktan oluşmaktadır. Anlaşılacağı üzere, Doğu’nun İslam anlayışı ile Batı’nın dinî ve materyalist yaklaşımlarını bu kısa yazıda değerlendirmek pek mümkün olmayacaktır. Ancak, kısıtlı imkanlar içerisinde yapacağımız incelemenin tadını iyi tutturduğumuz takdirde, kendimizi başarılı addedebiliriz, sanıyorum.

Dünyamız, uzun zamandır ardı arkası kesilmeyen iktidar mücadelelerine ve ideolojik çatışmalara sahne olmaktadır. Bizler de bu satranç tahtası üzerinde bazen piyon, bazen de şahı korumak için öne sürülen vezir oluyoruz. Acaba bu dev satranç oyununda İslam’ın rolü nedir? Bugünkü dünyayı şekillendirmede İslam’ın herhangi bir rolü var mıdır? Bilge Kralın kitabı, işte bu soruları cevaplandırmaya çalışmaktadır.

Yazar, dünya görüşlerini üç ana başlık altında toplamaya çalışmıştır: Dinî, materyalist ve İslami görüşler. Bu başlıkları da şöyle açıklamıştır:

“Bunlardan birincisine göre, yegane veya esas varlık, ruhtur. İkincisine göre, maddedir. Üçüncüsüne de gelince o, ruh ve maddenin bir arada var oluşundan yola çıkmaktadır. Çünkü yalnızca madde olsaydı, materyalizm tek tutarlı felsefe, maneviyat ise tamamen manasız bir tutum olurdu. Diğer yandan eğer ruh varsa, o zaman insan da vardır. Maneviyat ve ahlak olmadan insan hayatı manasızdır. En yüksek şekli insanda sergilenen ruh-madde birliği prensibinin adı ise İslam’dır.”

Ahlak kavramı, yüzyıllardır hayatımızın içinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Dünya yaratıldığından bugüne kadar gelen bütün ilahî dinlerin -mutlaka- ahlaki bir sistemi vardır. Bu dinler, insanlar tarafından bir süre sonra tahribata uğratılmış olmasına rağmen, yine de bu dinsel öğretilerin bir kısmı ahlak olarak karşımıza çıkmaktadır.

“Ateizm, eninde sonunda ahlakı inkar eder. Öbür taraftan ise her gerçek ahlaki diriliş, dini bir yenilenme ile başlar. Ahlak, isteklere ve davranış kaidelerine dönüştürülmüş dindir veya başka bir ifade ile insanın istekli davranışı veya Allah’ın varlığı gerçeğine uygun bir şekilde diğer insanlara karşı tavrıdır.”

“Ahlaklı ateist olabilir ama ahlaklı ateizm olamaz. Din dışı insanın ahlaklı olmasının kaynağı da dindir. Ancak, geçmişteki eski bir dindir. Ve insanın ondan haberi bile yoktur. Bu din, muhit, aile, edebiyat, film ve mimarinin içinden sayısız şekilde tesir icra etmeye, ışımaya devam etmektedir. Güneşin çoktan battığı yerde, gecenin bütün sıcaklığı yine güneştendir.”

Ahlak, ne derece dinin içinde yer alıyorsa ilim de o derece materyalizmin içerisinde yer almaktadır. Bu iki kavram, hiçbir zaman yan yana gelmemiştir. Ancak İslam, bu iki kavramı birleştirmiş ve yeni bir dünya görüşü ortaya çıkarmıştır. Çünkü insanlar, ne sadece dünyadan soyutlanarak uhrevi bir yaşam sürebilirler, ne de manevi bir huzuru aramadan dünyadaki hayatlarını idame ettirebilirler.

Avrupa tarihi, yüzyıllarca dinî düşünce ve pozitivizm-materyalizm arasındaki fikir savaşlarına sahne oldu. Dinî düşünce, temellerini Hz. İsa’ya dayandırmaya çalışsa da bunu tam anlamıyla gerçekleştiremedi. Hz. İsa, Tanrı ile insanlar arasında bir elçi olarak kabul edilmesi gerekirken, onun, Tanrı’nın oğlu olduğu hakkında bir dogma ortaya kondu. Ve Hıristiyanlık’ın normal hayat içerisinde fiilen mümkün olmadığı ortaya çıkmıştır.

“Son Hıristiyan, çarmıhta ölmüştür.”

Hz. İsa’da kendini bulan Hıristiyanlık, onun ölümünden sonra saf din olmaktan çıkmış, bir ideoloji olma yolunda ilerlemiştir. Roma döneminde Hıristiyanlar, baskı ve zulüm altında tutulmuş, daha sonra birtakım imtiyazlar verilmiş ve bir süre sonra devletleşmiştir. Tabii ki bu devletleştirme sırasında Hıristiyanlık, büyük bir dezenformasyona uğratılmış; putperestlikten kalma bazı dini ritüeller de Hıristiyanlığın içine alınmıştır.

“Hıristiyanlığın aşı Hz. İsa’dır. Kilisenin başı ise Paul’dur (veya Augustine). Hıristiyan etik’i, birine; Hıristiyan teolojisi öbürüne aittir.”

“Hıristiyanlık, bütün çağlarda ahlaki bir din olarak İncillerde; sır olarak, kurtuluş dini olarak ise havarilerin yazılarında aranıp bulunuyordu. Kilise, daima Paul ve mektuplarını; din ve ahlak ise daima Hz. İsa ve İncilleri merci olarak gösteriyordu.”

Batı, 16. yüzyıldan itibaren tahrip edilmiş dinî düşüncenin hegemonyasından kurtulmaya başlamış ve pozitivist-materyalist bir bakış açısına sahip olmuştur. Bunun neticesinde de ilmî ve sosyal alanda vizyonu değişmiş; böylece yeni bir uygarlık kurulmuştur. Tabii ki bu teknolojik ve fikri değişim, dinî düşünceyi hayatın içerisinden çıkarmış; sadece Pazar günlerine has bir seremoni haline getirmiştir. Bir süre sonra da hiçbir dinî düşüncesi olmayan ateist bir nesil ortaya çıkarmıştır. Bu nesil, ileriki dönemlerde (günümüzde rahatlıkla görülmektedir) manevi sıkıntılar çekmeye başlamış ve toplum içerisinde huzursuzluk ortaya çıkmıştır. Batı, her dönemde insanların bir yanını eksik bırakmaktadır. Nasıl ki, uçağın uçması için kanatlarının ve motorunun olması gerekiyorsa insanların da hayatlarını rahat bir şekilde idame ettirebilmeleri için maddi ve manevi rahatlığı yakalamaları gerekmektedir. Tabii ki biz de bu ortamdan kendimizi, tereyağından kıl çeker gibi kurtaramayız. Yüzyıllarca dünyaya yön veren ve bir kaç yüzyıldır da fetret devrini yaşayan bizlerin takkemizi önümüze alıp düşünmemiz ve hesaplarımızı buna göre yapmamız gerekmektedir.

İzzetbegoviç, kitabında Batı’nın din anlayışını ve materyalizmini, bir tez ve antitez olarak ele almış; sonuç olarak da İslam’ı bir sentez olarak ortaya koymuştur. Çünkü İslam’da, ne sadece Batı’nın din anlayışı, ne de sadece materyalizmin maddeci bakışı vardır. İslam, bu iki görüşü içine almış, harmanlamış, kendinden de bir şeyler katarak yeni bir yaşam biçimi ortaya koymuştur.

Sonuç olarak kitap, eksileriyle (olduğuna inanmıyorum), artılarıyla okura farklı bir bakış açısı kazandırması bakımından okunmaya değer bir kitap. İzzetbegoviç, Batı’da doğup büyüdüğünden ve Batı tarzı okullarda eğitim gördüğünden, Batı’nın ilmî, fikrî ve sosyal yapısını çok iyi bir şekilde analiz etmiş ve biz Müslümanların ifrat ve tefrit olarak adlandırdığı iki kutupluluğa değinmiş ve “orta yol”u bulmuştur. Kitap, okunmasının ve anlaşılmasının kolaylığını da Salih Şaban’a borçludur. Şaban, kitabı çevirirken anlaşılır ve sade bir dil kullanmış ama bazı yerlerde geçen Latince terimlerin manalarının açıklanması konusunda biraz cimri davranmıştır. Fakat kitap, zevkli okunan, bizlerin özeleştiri yapmasını sağlayan, ilmî özelliği çok fazla olmayan ama giriş için faydalı bir kitap.

“Bu kitabın konusu teoloji değildir; yazarı da teolog değildir. Bu bakımdan kitap, doğrusunu söylemek gerekirse, İslam’ı bugünkü neslin konuştuğu ve anladığı dile tercüme teşebbüsüdür. Bu husus, kitabın bazı hata ve noksanlıklarını izah edebilir; çünkü kusursuz tercüme yoktur.”

h1

Sen Gibi Yar Sen Gibi

Temmuz 8, 2008

Yazar: Ahmet Ufuk Erkan

Yağmurlar yağıyor. Hep, böyle yağmurlarla gelirdin. Yağmur gibi gelirdin.

Tepeden tırnağa ıslak… Sana kesilirdi her şey, yağmura kesilirdi. Hadi… Yine gel… Yağmurlarla… Bir yağmur yağıyor… Sen gibi yar, sen gibi…

Güneş açardı. Gök, gözlerinin renginde. Bulut bulut ışıldardı etraf. Güneş doğuyor üstüme… Sen gibi yar, sen gibi…

Hep seni yazmışım yıllarca, hep sana yazmışım. Biliyorsun, tanımadan sana bağlanmışım. Boynumda bir halka… Sen gibi yar, sen gibi…

Ey bitmemiş şiir, tamamlanmamış şarkı… Kulak eskiten nida… Bir beste geliyor kulağıma… Sen gibi yar, sen gibi…

Bilmiyorlar matemimi. Türkü diyemem, şarkılar uzak. Toprak en sevdiğimle meşgul. Sen gittin… Bir ayrılık yakıyor beni. Sen gibi yar, sen gibi…

Buzullarda dondum, ateşlerde yandım. Semenderim, şikayetci değilim. Yüzün görünürdü her yangınımda ve donuşumda… Bir sekine gelirdi bana… Sen gibi yar, sen gibi…

Deniz kenarlarındayım. İzlerinin peşinde. İşte, bu sen… Bu da… Bir ayak izi, seninkine benzeyen…. Eğilip bakıyorum… Bu iz… Sen gibi yar, sen gibi…

Karlar yağmış. Senin şehrine benzeyen karlar… Adımların, sağlam adımların… İz bırakmışlar, takibindeyim… Bu izler… Sen gibi yar, sen gibi….

Kuşlar adını anıyor. Deniz, köpürüyorsa seni köpürüyor. Yarı belime dek sudayım. Islanmışım… Bu deniz… Sen gibi yar, sen gibi…

Gözlerim kurumuş. Yine de ateşin damlalar, akıyor yakıcılığıyla… Bu yaşlar… Sen gibi yar, sen gibi…

Niye geldin ve gittin neden? Sorular, tüm bilinmezliğiyle sorular… Şahitlerim var, cevaplarım… Aklımı yakan, sorular ve cevaplar… Sen gibi yar, sen gibi…

Sadece nefes alıyorum… Soluklanıyorum… Adın, tüm damarlarımda. Bu zikir, bu nefes, soluklandığım nefes… Sana kesilmişim adeta. Teneffüs ettiğim hava… Sen gibi yar, sen gibi…

Gördüm. Ve bildim… Havaydın, suydun, soluktun… Şiirlerimdeki mavi, beklenilen vuslat, ıslığımdaki tını… Ben sana vurgunum yar… Bir vurgun yemişim…Sen gibi yar, sen gibi…

Bana söyle. Böyle bir sevda, kara toprak bile reddeder… Böyle bir kara sevda, nerede biter?… Avuntum yok, bilirim, sadece benden sanadır… Sana çağlıyor gönlüm, sana akıyor sular, eşiklerine secdede başım… Bir köz düşüyor haneme… Sen gibi yar, sen gibi…

Gülüyorsan gül… Yeter ki gül… Hâlim eserindir, güldüğün kendindir… Bir kahkaha geliyor kulağıma… Sen gibi yar, sen gibi…

Tükeniyorum… Zaten hiç dolmadım… Bilirsin, dizinde ağladım ve anlattım… Tepeden tırnağa senim, tepeden tırnağa bensin… Ey yarım gülüş… Bitmemiş şiir… Bestelenmemiş güfte… Mırıltısı geliyor bir şarkının…. Sen gibi yar, sen gibi…

Ben seni… Ben seni, Yeni Camii güvercinleri gibi ürkek ürkek… Ben seni, Eyüp Sultan duaları gibi titrek titrek… Dalga dalga… Martı ötüşü gibi acemice… Ben seni, taammüden sevdim yar…

Ya dünya daraldı ya da ben hacimlendim. Arza sığmıyorum, gittin gideli… Tepemde bir gök sallanıyor… Sen gibi yar, sen gibi…

Pusulam kırık. Yönler hep ayrı gayrı… Akrebim, yelkovanım, kadranım… Zamansızım, zaman sızım… Darmadağınım, kimse toplamaz… Sen gibi yar, sen gibi…

Ben seni, yanmışım da, sanki bir bardak serin su gibi… Azgın denizlerle boğuşmuş, yıpranık ve sahil özlemli bir tekne gibi… Ağır aksak, dudağa yapışan cümleler gibi… Ben seni, söz gibi sevdim yar…

Ben seni, koşmuş da tere batmışım gibi… Çisil çisil bir ahmak ıslatanda, tepeden tırnağa ıslanmışım gibi… Ateşlenmişim de nemli bir tülbent gibi… Ben seni, sırıl sıklam sevdim yar…

Özlemek böyle bir şeydir. Her kapı çalınışı sensindir; her ayak sesi sana aittir. Bir tutam saç, çarpar öylece gömlek cebimde, kalbimle ritimdaş…

Çilemi haykırdığım kuyu… Çöllerde bulduğum, suyunla avunduğum kuyu… Şimdi nerde otlarla bezenmiş, üstü örtülmüş bir kuyu görsem… Bir su iniltisi… Sen gibi yar, sen gibi…

Tenhayım. Bilmiyorlar, davetlere icabet edemem, dedim ya, ne türkü, ne şiir… Kulağıma yanık bir ezgi erişir… Sen gibi yar, sen gibi…

Bahçem çiçek çiçek. Her yanım çığıl çığıl dost sesi. Yine de bir koku eksik, her şeyi yok saydıran. Bir renk, bir yitik mavi… Sen gibi yar, sen gibi…

Sırtımda kırk hançer, senin sağalttığın yaralar… Elin değdi, sızlamıyor hiç biri… Şimdi, tam göğsümün ortasında, ince mil gibi, ucu kalbe değen, her nefeste hissedilen, nasıl anlatayım işte… Sen gibi yar, sen gibi…

Aklım uçuşuyor. Sanki dereden tepeden bahsediyorum, bir oradan, bir buradan. Takılıp kalmış cümlelerim. Plağımda bir çizik… Sen gibi yar, sen gibi…

Aklım karışıyor…Bilemiyorum artık, sen var mıydın, ben mi uydurdum? Yalansan, bu yangın nereden kaldı bende? Bu kabuk bağlamayan yaralar?.. Belli ki varsın, gerçeksin; peki nerdesin?.. Ne vuslatın gerçek, ne firkatin gerçek; bir yalan kuşatmış beni… Sen gibi yar, sen gibi…

Akılsız başlar görüyorum. Çöplerden nimetleniyorlar. Diyorum ki, âşıktılar, bırakıldılar ya da asla anlaşılmadılar… Birer mecnunlar, aklı yarımlar… Ben gibi yar, ben gibi…

Pişman değiller. Güneştir, bulut kalkar aradan, yine görünür yüzün… Ümit… Toprağa düşüyorum aşkınla. Bir kefen bürüyor bedenimi, bembeyaz…. Sen gibi yar, sen gibi…

Bu ne bir çağrıdır, ne bir vedadır. Sazlıkta kurumuş, ney olmuş gibi, içimden yükselen yanık sedadır. Her rüzgarda bin ah çıkar benden… Sen gibi yar, sen gibi…

h1

Kimliğimize Dair

Nisan 28, 2007

Yazar: Yasin Ramazan

Kültür, edebiyat ve Fikir Vaha’sı, ikinci sayısı ile sizlerle.

Okulla beraber yürütülen her çalışmada olduğu gibi, yorucu bir maraton sonucu yeniden sizinleyiz. Cümleden yakınma anlamı çıkmasın, her şeye rağmen zevk ile yaptığımız bir iş.

Bu sayımızı kendimize ayırdık. Biz kimiz ve biz ne olmalıyız? Türkiye’nin içinde bulunduğu süreç itibariyle konumunu somutlaştıramayan bir nesille karşı karşıyayız. Ve bu durum ne bir İslam ülkesi olması itibariyle ne de tarihteki konumumuz itibariyle hayra alamet değil.

Popüler kültürün her geçen gün nüfuzunu arttırdığı toplumumuzda birçok kavram gibi “ilahiyat” ve “ilahiyatçı/ilahiyatlı” kavramlarının da anlamı bulanıklaşmıştır. İşte bu bulanıklığı gidermek amacıyla kendi cürümümüz kadar bir çaba ile hazırladığımız dosyayı sizlere takdim ediyoruz.

Afiyet olsun.

h1

Bir Bunalımın Tarihçesi

Nisan 28, 2007

Yazar: Ömer Faruk ÇEVİK

“Karalamak yok bak!” dedi ses. “Yazmak var” diye ekledi. Şam’dan bir ses yükseliyordu bu sırada. “Estağfurullah” derken ses, birileri hilafet istiyordu. Kimse kabul etmezdi bunu. Reklamın iyisi kötüsü yoktu. Rüzgar esiyordu bir yerlerden. Rüzgar buradan esiyordu. Sıffin savaşına gidiyordum.

Bir gün bir vatandaş çıktı ve astı elektrik direğine. Kimi? Kendini mi? Bilmiyordum. Filanca filancayı rezil ediyordu. Meşhurlarımız dalaşıyordu. Aralarında olaylar oluyordu. Reklam oluyordu. Magazinciler dolaşıyordu. Benim ayağıma dikenler batıyordu. Kimse bilmiyordu. Birileri aşık oluyordu. Mektup yazıyordu. Gönderemiyordu. Kimse kimseyi bilmiyordu. Hepimiz zanna tabi olmuştuk ama zannın bazısı günahtı. Suizan ediyorduk. Bilmiyorduk. Bilmiyordu. Kimse bilmiyordu. Ama soramıyorduk. Utanıyorduk. Zannediyorduk. Korkuyorduk.

“Arkaya yaz”   diyordu ses, “Karşıya geçmek yok ha…” Ölenlerin ardından siyaset yapılıyordu. Felsefemi eleştirenler, tövbe ediyordu. Tövbekârdı şimdi herkes. Felsefem devam ediyordu. Mezardan kalkamazdım artık. Nasıl olsa bir şey diyemezdim.

Çatışmaların ardında gerçekler aranıyordu. Dikenler vardı. Devlet siyaseti güvenilir miydi acaba? Ayağıma dikenler batıyordu ama bu, ihtilaf olarak yansımamıştı tarihe. Kafam karışmıştı.

Herhangi bir valiydim ama onlardan biri değildim. Yenilmek üzereydiler ama yenmişlerdi beni. Görevden alınıyordum. Bizans, Mısır’ı ele geçiriyordu. Konstantiniyye elbet fetholunacaktı ama dikenler batıyordu ayaklarıma İstanbul’un sokaklarında gezerken. Seviyordum işte. İstanbul’u mu? Evet. İçindekilerden birini mi? Evet. Nasıl? Bilmiyorum.

Bilmiyordum. Herkes karşımdaydı şimdi. Ordumu parçalara ayırıyordum. Her parçama bir diken batıyordu. Bilmiyordu. Bilmiyorlardı. Kimse bilmiyordu. Sadece zanna tabi oluyorlardı. Zannın bu türü günahtı ama. Bilmiyorlardı.

Kuran sayfalarını mızraklarının üstüne takıyorlardı. Bu, bir aldatmacaydı artık. Hakemler gidip geliyordu…

“Tam bir iyi insan” diyorlardı benim için. Dikenler vardı ama yok saymıştım onları. Halimden memnundum. Problemlerimiz bitmişti işte. O halde niye kırıyorduk birbirimizi? Tam zamanıydı uzlaşmanın. Uzlaşma sağlayacaktık az kalsın. Açıklamalar yapılacaktı. Hakemler konuşacaktı birazdan. Kavga başlıyordu işte…

h1

Pakistan Uluslararası İslam Üniversitesi

Nisan 28, 2007

Yazar: Ömer YILDIRIM

Kuruluşu ve Tarihçesi

Uluslararası İslam Üniversitesinin kuruluşu Hicri 15.yüzyılın ilk günü olan 1 muharrem 1401, miladi takvimde 11 kasım 1980 tarihine denk gelmektedir.Kardeş Ülke Pakistancın başkenti güzel ve yeşil İslamabat da OIC ,İslam ülkeleri birliği, ve İslam Kalkınma Bankası gibi bir çok uluslararası kurum ve kuruluşların ortak çalışmaları sonucunda Dünyanın değişik ülkelerinde kurulan 8 Uluslararası İslam Üniversitelerinden biridir İslamabat Uluslararası İslam Üniversitesi.

Fakülteleri ve kampusu

İlk kurulduğu yer ve ilk kampus Alanı Pakistan’ın ve dünyanın güzide Camilerinden birisi ve İslam kardeşliğinin sembolü olan Şah Faysal Camii’ mücavirinde olan külliyedir.1980 yılından 2001 yılına kadar Suudi Arabistan kralı Faysal tarafından yaptırılan Şah faysal Camii bitişiğindeki Alanda 21 yıl,Arap Dili ve Edebiyatı,İngiliz Dili ve Edebiyatı,İslam Hukuku ve Batı Hukuku karşılaştırmalı Hukuk fakültesi,Usul ud din fakültesi-Tefsir/Hadis,Mukarenetul’Edyan,felsefe,Da’wa ve İrşad,Da’wa Akademi,İslam İktisat okulu,Uluslararası İlişkiler,İslamî Araştırmalar merkezi,Bilgisayar Mühendisliği ve,İş idaresi gibi fakülteler ve bu fakültelerin programları geniş alt bölümleriyle hizmet verdi, 2001 yılı sonunda uzun bir yapım ve inşaat döneminden sonra H-10 sektöründeki kendi kampusuna geçti .

Yeni erkek kampusunda 2 devasa blok -Ibn Haldun ve Ebu Hanife bloklarıyla 4 halifelerin adlarını taşıyan 4 erkek yurt blokları,Bayanlar kampusunda ise bütün bölümleri içeren 1 blok ve Aişe sıddıqa ve Fatıma zehra isimlerini taşıyan 2 kız yurdu blokları vardır .

Yeni kampuse geçildikten sonra IT teknoloji ve informasyon bölümleri,Uluslararası ilişkiler ve bu bölümlerin mastır ve Phd. Doktora bölümlerinin açılmasıyla Güney Asmanın En güzide İslam ve Modern ilimlerinin beraber okutulduğu üniversitelerinden birisi olma unvanını aldı. Hali hazırda Bütün Pakistan’da Halk tabakasından olan insanların özel üniversitelerde okutamadıkları gençlerini rahat ,eğitim seviyesi yüksek ve kaliteli böyle bir üniversiteye yerleştirebilmenin rahatlığındalar.

Üniversiteyi ayrı kılan özellik

Bu Şaheser Üniversitenin diğer bir özelliği ise Güney Asya gibi Hala Modernist ve Gelenekçi çizginin bariz bir şekilde ayrıştığı ve sadece Pakistan’da resmi- gayri resmi irili ve ufaklı 17.000 ‘in üzerinde medresenin bulunduğu bir ülkede modern ve geleneksel İslamî ilimlerin sentezlendiği ve medrese mezunu olanlarında topluma faydalı bir şekilde kazandırılması noktasında faydalı olduğunu herkes bilmektedir.Yani medreseyi bitiren bir insan Pakistan’da bir çok üniversitede ve özellikle İslamabad İslam Üniversitesinde eğitimlerini tamamladıktan sonra hakim,uluslararası ilişkiler mezunu,yada bilgisayar mühendisi olabilmektedir ve bu yolla hem ilimlerini legalleştirmiş olup hem de topluma faydalı olabilmektedirler.

Ayrıca bugün Pakistan’daki En kaliteli Avukatlar,hakim ve yargıçlar Hem İslam hem de Batı hukuklarını iyi bildiklerinden dolayı İslam Üniversitesi mezunları olanlardır ayrıca uluslararası bankacılık ve islamic finance konusunda revaçta olan gençler yine bu üniversitenin İktisat ve İdarecilik fakültelerinden mezun olan gençlerdir.

 

İslam Ülkeleri ve Müslümanların Azınlıkta oldukları Ülkelerle ilişkiler bakımından önemi

İslamabat İslam Üniversitesi Hem Orta Asya,Hindistan, Pakistan, Afganistan hem de TÜRKİŞ Cumhuriyetler,Nepal,ve Hint okyanusundaki Sri Lanka ve maritus adaları gibi ada ülkeler,Çin Halk cumhuriyeti gibi Müslüman nüfusun Ekalliyyat (azınlık) olarak 100 milyon’u Aştığı bir ülkeden gelen kız ve erkek öğrencilerin dinlerini öğrenip hem meslek sahibi oldukları hem de ülkelerine döndüklerinde en azında Arapça ve İngilizce gibi iki dile sahip olarak tebliğ ve irşada faaliyetlerinde bulunabilecekleri Eğitimi alabildikleri bir üniversitedir.

Da’wa akademi

Ayrıca Da’wa Akademisi gibi,2 yılda bir yada 3 yılda bir Mühtedilere (yeni Müslüman olan) yönelik ve Müslümanların Azınlık olduğu Tayland ve Turki Cumhuriyetler ile müellefetün qulub diye bilinen Güney Amerika’da asılları Müslüman olup zamanla bunu unutan veya unutturulan insanlara yönelik Din adamları yetiştirme ve İmam -Hatip dönemlik kurslar düzenleyen akademilere sahip bir üniversitedir.

Eğitim kadrosu

İslamabat İslam Üniversitesi, başta Pakistan ve Mısır’ın Ezber Üniversitesinden olan misafir hocaları gibi en Kaliteli Üniversitelerinden yetişmiş profesör ve doktorlarının yanı sıra,Suudi Arabistan,Bosna Hersek,Sudan,Sri Lanka,Afganistan,Bengladesh ve bir çok ülkeden gelen Eğitmen kadrosuyla bu Ümmetin evladlarına 25 yıldır Hizmet vermekte ve her Alanda ve İslam Coğrafyasının her köşesine ilim ve tebliğ adamı ve hiç olmazsa uluslararası unvanı olan ticaret ve devlet adamları yetiştiren bir ilim ve irfan yuvasıdır.

Orta Asya’nın komünizmden kurtulmasından hemen sonraki dönemde Orta Asya’dan resmi hükümet kanallarıyla gelen öğrenciler ve Bosna Hersek ve Balkanlardan, Güney Doğu Asya ,Malezya, Endonezya,Tayland gibi ülkelerden ve neredeyse çoğu fakir olan Afrika ülkelerden gelen öğrenciler dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların destekleriyle eğitimlerini tamamladıktan sonra bugün onları kendi ülkelerinde insanlarına ve halklarına yararlı mevkilerde görebilirsiniz.

Tanıdık simalar

İslamabat İslam Üniversitesinde Türkçe bilen ve daha önce Ankara Bilkent Üniversitesi ve Avrupa ve Amerika’da bir çok meşhur üniversitelerde dersler vermiş İktisat bilimci Türk dostu Dr. Esen ZAMAN’la Uluslararası İslam İktisat Okulu Dekanlık odasında Türkçe sohbet ettiğinizde Kendinizi çokça özlemiş olduğunuz bir ortamda hissedeceksiniz.

Bize İlk sorduğu soru neden kardeş Ülke Türkiye’den son 6 yıldır hatırı sayılır bir şekilde öğrencilerin gelmemesidir!Dr. Zaman gibi kaliteli hocaların ve dünyada örnek eğitimiyle az rastlanan böyle harika bir üniversitede okuyanların ne kadar şanslı olduklarını Üniversite koridorlarında ve kampus bahçesinde gezerken bir daha anlıyoruz, çünkü bu üniversitede 56 ayrı milletten insan eğitim görüyor ve Arapça ve İngilizce’nin dışında üçüncü veya dördüncü bir dil daha öğrenme imkanına sahip oluyor öğrenciler burada,belki de Saik Nursa Hazretleri bugün hayatta olsaydı Hayalimdeki Üniversite budur derdi.

İnşallah size dilimiz ve gücümüz yettiğince bir ilmi ve irfan yuvasını tanıtabilmişizdir.Allah’tan temennimiz İslam Ümmetinin her beldesinde böyle 2 ,3 dilli uluslararası nitelikte ve Müslümanların birbirileriyle kaynaşmasına vesile olacak olan eğitim kurumlarının artması ve Ümmetimizin cehalet karanlıklarını bu tür eğitim yuvalarıyla aydınlatmasıdır.

Yolunuz İslamabat’a düşerse taksicilere ”İslamic Üniversity” deyin yeter bu Cümle sizi kampusa götürmeye yeter.

h1

ZÜMRÜD-Ü ANKÂ İLE BİR GÖMLEK HİKÂYESİ

Nisan 28, 2007

Yazar: Hatif BERKÎ

Işıklar söndü.

Bir kör için ne anlamı var ki. Karanlık, bir tene bir defa değdi mi, kaderi oluyor sanki tenin. Ten, ruhtan kaçmaya bir yol arar, yollar döner dolaşır ruha gelir. Ruh; terk edilecek kadar can yakıcı, ve özlenecek kadar büyüleyici. Ten, soğuk ve sıcak arasında gidip gelmelerinin her birinde kendine bir durak edinmiş; en ufak ruh bunalımında hafıza çöplüğünden ne resimler çıkarıyor karşısına insanın.

Işıklar yandı.

Bomboş sokaklarında tek başıma gezdiğim bu şehirde, kalabalığın içine düşmüşüm. İnsan kaynıyor; hepsi başka, hepsi yarım. Ve ben bir zümrüd-ü ankânın pençesinde buldum kendimi. Ne bırakıyor, ne alıyor canımı. Pençesini gevşetir gevşetmez bin fersahı bir anda geçer, bir daha dönmemek üzere giderim. Yok, vursa gagasını bir defa şah damarıma, oluk oluk akacak kanıma kederlenmeden, boynumu büker kaderime razı gelirim.

Işıklar söndü.

Gözlerim kamaştı. Evet, ışıkların sönmesi, öyle bir karanlığa getirdi ki beni, gözlerim kamaştı. Yavaş yavaş nesneleri seçmeye başlayacağımı düşünürken, katran koyusu bir karanlık daha çöküyor. Daha zifirisi, sonra daha derini… Ellerimle bulunduğum yeri araştıracağım; ellerim yok! Gün batmadan evvel, gümüşten kadehlerle âb-ı hayâtı ağza sunan el, gördüğü serabın peşinden giderek terk etmiş beni. Ve ben daha bir kararıyorum.

Işıklar yandı.

Işıkların yanması ne güzel değil mi? Ama ışıklar tamamen yandı. Bitti. Kül oldu. Işıkların yandığı o büyük ateşten de bir huzme çarptı yüzüme. Neyi, nerede ve nasıl saklayacağımı bilmeyen ben, ilk kez gömleğimin cebini düşünüyorum. Huzme, yüzüme çarpar çarpmaz elimi yüzüme kapatıp, yavaş yavaş cebime koyuyorum onu.

Işıklar söndü.

Işıklar yandı.

Gömleğimin cebi yanıyor.

h1

İBN ARABÎ - Kibrit-i Ahmer’in Peşinde - (2)

Nisan 28, 2007

Yazar : Bilâl DEĞİRMENCİ

* Bana halka öğretmem ve nasihat etmem buyuruldu. Kendime rağmen buna memur edildim.[1]

* 627 senesinin Muharrem ayının aşr-i âhirinde Şam’da Hz. Peygamber’i hak bir mübâşirede gördüm. Elinde bir kitap tutmaktaydı. Bana şöyle buyurdu: “ Bu Fusûsü’l-Hikem kitabıdır. Bunu al ve insanlara aktar ki ondan istifade etsinler. ” Şöyle cevap verdim: “ İşittim ve itaat ettim. Biz allah’a, Resûl’üne ve bizden olan ulü’l-emre itaatle[2] emrolunduk. ” Böylece bu dileği gerçekleştirmeye giriştim. Bu kitabı Resûlullah’ın (a.s.) bana gösterdiği şekliyle, noksan ya da fazla olmaksızın halka açıklamak üzere niyetimi halis kıldım ve kasd ve himmetimi tecrid ettim. […] Sadece bana verileni aktardım, sadece bana ilham olunanı söyledim. Ben nebî de, resûl de değilim, ama sadece Resûlullah’a vâris ve ahirete hârisim. ” [3]

* Sohbetlerimizde ve yazılarımızda söylediğimiz her şey Kur’ân ve hazinelerinden gelmektedir.[4]

Yazımızın ilk bölümünde, kitabı konusu, muhtevası, metodu ve kaynakları gibi yönlerden değerlendirmiştik. Bu ikinci kısımda, eser hakkındaki değerlendirmelerimizi tamamlayıp, İbn Arabî ve vahdet-i vücûd nazariyesiyle ilgili kitapta verilen bazı bilgileri ele alarak yazımızı tamamlaya çalışacağız.

Addas’ın çalışmasının zikre değer yanlarından biri de kitabın sonuna eklediği kronolojik cetveldir. Addas bu cetvelde İbn Arabî’nin doğumundan başlayarak vefâtına kadar süren dönemi yıl yıl ele alır. İbn Arabî’nin o dönemde nere(ler)de bulunduğunu; hayatı, seyr u sülûküyle ilgili önemli hadiseleri, telif ettiği ve okuttuğu eserleri ile talebelerini; bu dönemde tarihte vuku bulan önemli olayları kaynaklarıyla birlikte – ki bu kaynaklar çoğunlukla İbn Arabî’nin kendi eserleridir – verir. Böylece kitabın içinde dağınık olarak bulunan tarihi – kronolojik malumat düzenli bir şekilde okuyucuya sunulur. Addas titizlikle hazırladığı bu cetvelle, daha önce bir çok eserde defalarca tekrarlanan fahiş kronolojik – biyografik hataların tashîhi için önemli bir katkıda bulunmuştur. Zira kendisinin de eserin girişinde belirttiği gibi[5], Osman Yahya’nın hazırladığı ve  bu konuda en çok kabul görmüş olan “ Genel Fihrist ” dahi hatalardan hâlî değildir.[6]

Eserin Atila Ataman tarafından yapılan tercümesinde kullanılan dil oldukça açık ve anlaşılırdır. Fransızca yazılmış olan orijinal metinle kıyas imkanımız olmasa da tercümenin hem Türkçe dil kuralları bakımından hem  de anlatım bakımından başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Addas, İbn Arabî irfânına has kavramları Fransızca’ya aktarırken, bunların Fransızca karşılıkları, anlamları yanında kelimenin, ıstılahın orijinal halini de parantez içinde belirtmiş ve ıstılahların korunması konusunda ciddi bir ilmî sorumluluk sergilemiştir. Zira bu ıstılahların ayırt edilmeleri Ekberî irfânın anlaşılabilmesi için en önemli şartlardan biridir. İbn Arabî’nin nazariyesini temellendirdiği, üzerine bina ettiği kavramların iyi bilinmemesi durumunda bu nazariyenin de anlaşılamayacağı hakikati izahtan vârestedir. Mütercim de tercümede aynı hassasiyeti göstererek son dönemde sıkça yapılan bir yanlışa düşmekten kurtulmuştur. Özellikle batı dillerinden yapılan tercümelerde, İslam kültürüne ait, bizim hiçte yabancısı olmadığımız, kavramlar, batı dillerine tercüme edilirken kullanılan metotla, yani anlam karşılığı bulunmaya çalışılarak tercüme edilmektedir. Bu durumda, esmâ-i ilâhiyye’den olan, “ el-Evvel ” ve “ el-Âhir” kelimeleri “ Başlangıç olan ” ve “ Son olan ” [7], “ İlmü’l-Kelâm ” ise “ Konuşma Bilimi ” şeklinde Türkçe’ye tercüme(!) edilebilmektedir.[8] Kitabımızın mütercimi, ıstılahların anlamları yanında orijinal hallerini de parantez içinde vererek sorumluluğunu yerine getirmiştir.

Tercümenin imlâsını ele aldığımızda ise mütercim için aynı müsbet ifadeleri kullanamayacağız. Kitabın Fransızca orijinal baskısında da buna özen gösterildiği halde, özellikle Arapça kaynaklı kelimelerin transkripsiyonuna dikkat edilmemiştir. Sadece uzun hecelilerin belirtilmemesi bile ciddi bir sorundur. Özellikle Arapça’ya âşinâlığı olmayan okuyucu, kelimelerin telaffuzlarında oldukça zorlanacağı gibi, Arapça’da uzun ve kısa heceler anlam farklılıklarına sebep olduğundan okuyucu Arapça bilse bile, ıstılahlahların, yer ve kişi isimlerinin vs. anlaşılması zor olabilmektedir. Bu alanda T.DV. İslam Ansiklopedisi imlâsı oldukça genel bir kabul görmüşken, mütercimin buna uyması veya en azından, okuyucu için daha anlaşılır olabilecek ve aynı zamanda metnin aslına sadık kalacak bir imlâ kullanması beklenirdi.

Kitap ve elimizdeki tercümesiyle ilgili değinilebilecek temel hususları zikrettikten sonra, İbn Arabî ve irfânıyla ilgili yaygın yanlış bilgiler ve kanaatler hakkında eserde verilen bazı bilgileri aktarmaya çalışacağız:

 İbn Arabî’nin hal tercemesini veren eski-yeni birçok kaynakta, onun fıkıhta Zâhirî mezhebine bağlı olduğu bildirilir.[9] Zâhirî mezhebinin İbn Arabî’nin fıkhî düşüncesi üzerindeki etkisi inkar edilemez olsa da[10] bizzat kendi ifadesi ile o herhangi bir mezhep imamına tâbii değildir:

 “ Beni İbn Hazm’ın talebesi saydılar, ama ben ‘ İbn Hazm şöyle dedi ’ diyenlerden değilim

   Hayır, ne onun ne de bir başkasının tâbiilerindenim.[11]

Genel olarak mutasavvıflar için çokça dillendirilen “ şeriatın zâhirine muhalefet, geniş mezheplilik, her türlü yoruma açık bir bâtınîlik ” gibi suçlamalar İbn Arabî için de sıkça yapılmıştır. Şeyh-i Ekber’in şeriat noktasındaki bakış açısı, meşru çerçevede mümkün olan bütün yorum imkanlarını geçerli sayarak bir arada değerlendirmekte ve her bir müslümanın üzerindeki zorunlu teklîfi asgarî indirmektedir. Fakat kendisi ve müridleri söz konusu olduğunda en kolay ve rahat olanı seçmemekte, azimeti esas almaktadır:

“ Allah’a karşı ahdine sadık olanlar ve mîsâkı bozmayanlar arasında olmayı ümit ediyorum.[…] İnsanlara bu esas üzerine rehberlik ediyor, müritlerimi bu esas üzerine yetiştiriyorum. Allah’la ahdi olan ve bize talebelik eden hiç kimsenin bu ahdi çiğnemesine müsaade etmiyorum. Meşru bir ruhsat mevcut olsa bile, azimetin bırakılmasına cevaz vermiyorum. ”[12]

İnsanlara yol göstermek ve nasihat emekle görevlendirildiğini bildiren İbn Arabî, ilahî rububiyeti seslendirmek üzere kendi ubudiyetini perde altında bırakmak zorunda kalan[13] bir çok Allah dostu gibi, insanların nefretine ve iftiralarına maruz kalmıştır. İbn Arabî pek çok defa bu vazifeden el çekerek kendini bütünüyle ibadete vermeyi ve halkın gözlerinden uzak kalmayı temenni etmiştir:

“ Bana halka öğretmem ve nasihat etmem buyuruldu. Kendime rağmen buna memur edildim. ”[14]

“ Rabb’im! Daima halktan gizlediğin şeyh ve rehber İbn Ca’dun gibi

   Bu kulunu da kıyamete kadar gizleyerek lutfetmeni niyâz ettim.

   Rabb’im, senden gizlilik korunağını niyâz ettim. ”[15]

Eserden bunlar gibi pek çok örnek bulmak mümkün fakat bu örnekler başlı başına bir yazı konusu olabileceğinden biz bu üç örneği vermekle yetiniyoruz. İbn Arabî ve Ekberî irfan hakkında henüz bir çok konunun doğru bir şekilde anlaşılamadığını göstermeye bu örnekler yeterli olacaktır.

Yazımızın ilk kısmında da belirttiğimiz gibi, Claud Addas Hanım’ın bu eseri, Şeyh-i Ekber İbn Arabî’nin hayatı üzerine yapılmış en önemli çalışmalardan biri. Eserin Türkçe tercüme ve baskısı da okunmaya değer. İbn Arabî ve vahdet-i vücûd nazariyesi hakkında okuma yapacaklar için vaz geçilmez bir eser olarak kabul edersek mübalağa etmiş olmayız herhalde.[16] Temennimiz, İslam kültürü, ilmî ve irfânî geleneği üzerine bu tür nitelikle eserlerin sayılarının artması ve tekrar İslam kültür, ilim ve irfânının tekrar insanlığı aydınlattığı günlere kavuşulmasına yardımcı olmasıdır.

Bu eseri hazırlayarak, İslam irfanî geleneğinin, özellikle nazarî irfanımızın en mühim şahsiyetlerinden biri olan İbn Arabî’nin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olan Claud Addas Hanım’a, kitabı dilimize kazandırıp yayınlayan, Atila Ataman Bey’e ve Gelenek yayınları’na teşekkür ediyor ve okuyucunun İbn Arabî’nin ruhu için bir Fâtiha’yı esirgememesini dileyerek yazımıza son veriyoruz.




* Yazımızın, derginin ilk sayısında yayınlanan birinci bölümünde, baskı öncesindeki teknik bir hatadan dolayı dipnotlardaki bir çok karakter çıkmamıştır. Elimizde olmayan bu hatadan dolayı okuyucudan özür diliyoruz. Bu ilk bölümün tashih edilmiş şekli derginin internet üzerindeki yayınından okunabilir.

[1]  İbn Arabî. Addas, Claud, İbn Arabî – Kibrît-i Ahmer’in Peşinde, s. 161. [Ruh, s. 31]

[2] 4 Nisa 29’a atıf yapılmıştır.

[3]  İbn Arabî. Addas, a.g.e., s. 282. [Fusûs’un girişinden]

[4] İbn Arabî. Chodkiewicz, Michel, Sahilsiz Bir Umman – Muhyiddîn İbn Arabî, s.42.[ Futuhât, c. 3, s.334 ]

[5] Addas, a.g.e., s. 23.

[6] Bu fihrist özellikle Mahmut Kanık tarafından İbn Arabî’nin eserlerinin Türkçe’ye yapılan tercümelerinde de kullanılmıştır.  Bkz. İbn Arabî, İlâhî Aşk, Çev. Mahmut Kanık, İnsan Yay., İst., 2002, s. 15 vd.

[7]  Burada konumuzla ilgili olması bakımından böyle bir örnek verdik. Küçük bir araştırmayla, kendi kültürlerine tamamen yabancılaşmış “ çevirmenlerin ” Müslüman halkın günlük hayatının birer parçası olan “ abdest ” , “ namaz ” vs gibi kavramları bile nasıl “ Türkçeleştirdikleri ” (!) görülebilir.

[8]  Bu konuda bir örnek bir tercüme için bkz. Izutsu, Toshihiko, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar-Kavramlar, Çev. Ahmet Yüksel Özemre, Kaknüs Yay., İst., 1998. Bu tercümenin bir eleştirisi ve verilen cevaplar için bkz. Cündioğlu, Dücane, Felsefenin Türkçesi  - Cumhuriyet, Felsefe, Eleştiri - , Gelenek Yay., İst., 2004, s.180 vd.

[9]  Bu konuda yakın tarihli bir örnek için bkz. Güler, Dilaver, “fusûsu’l-hikem”, Tasavvuf Dergisi, yıl 5, sayı 13, yıl 2004, s. 396.

[10]  İbn Arabî, Zâhirîliğin büyük fakihi İbn Hazm’a duyduğu muhabbeti de gizlemez, onun Kitâbu’l-Muhallâ’sının

-tamamlanmamış- bir muhtasarını hazırlamış olması şüphesiz tesadüf değildir.

[11] İbn Arabî. Chodkiewicz, a.g.e., s.78-79, [Dîvan, s. 47] Ayrıca bkz. Addas, a.g.e., s. 62 vd.

[12] İbn Arabî. Addas, a.g.e., s. 63. [Fütuhât, c.1, s.723]

[13]  Addas, a.g.e., s.161.

[14]  İbn Arabî. Chodkiewicz, a.g.e., s. 161. [Rûh, s. 31]

[15]  İbn Arabî. Addas, a.g.e., s. 161-162. [Dîvan, s.333]

[16]  Bu ifade şüphesiz öncelikle başlangıç seviyesindeki okurlar için geçerlidir. İbn Arabî ve vahdet-i vücûd nazariyesi hakkında derinlikli bir bilgiye sahip olmak isteyenler merhum Ahmed Avni konuk Bey’in, 4 ciltlik  Fusûs Tercüme ve Şerhi’ne dalablirler.

h1

DÜBAİ’DE YEDİ YILDIZLI BİR İLİM MERKEZİ

Nisan 28, 2007

Yazar: Doç Dr. Bünyamin ERUL

Dübai (Dübey), Basra Körfezi’nin güney kıyısında 77. 700 km karelik yüzölçüme sahip olan Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) oluşturan yedi emirlikten belki de en önemlisi. Büyülü ekranın zaman zaman gösterdiği gibi,  her türlü lüksün, şatafatın, israfın ve tüketim çılgınlığının yaşandığı, çölün ortasında bir Newyork!

Çölün 40-60 dereceyi bulan kavurucu sıcaklığına rağmen, yılın 365 günü, her tarafın rengarenk çiçeklerle bezenmiş, -herbiri binlerce dolara malolsa da- çevresi yemyeşil ağaçlarla düzenlenmiş bir vaha!

Biribirleriyle boy ölçüşen yüzlerce gökdelenleriyle BAE zenginleri adeta Haman ile yarışmaktalar. Afganistan’da, Irak’ta ve Filistin’de olup bitenler kimsenin umurunda değil ki, şu günlerde dünyanın en yüksek kulesinin yapımına başlamak üzereler. Açe’deki Tsunamiye inat, Basra Körfezi açıklarındaki kilometrelerce denizi doldurarak, yüzlerce adacıktan oluşan bir dünya haritası ile aynı yöntemle denize şiirler yazılmakta! Ve tabii ki denize, daha doğrusu Batılı şirketlere milyonlarca dolar akıtılmakta!

Anadilleri olan Arapçanın adeta unutulup, İngilizcenin kullanıldığı garip bir Arap şehri! Bunda elbette toplam 6 milyon nüfusun sadece 800.000’in yerli, diğerlerin ise Hindistan, Pakistan, Bengladeş ve İran’lı olmasının da payı yok değil.

Şimdiye kadar bir süre bulunduğum Mısır, S. Arabistan, Irak, Suriye ve Ürdün gibi ülkeler içerisinde kendimi en yabancı hissettiğim ülke idi BAE. Gökdelenlerin arasında sıkışmış cami minareleri gibi, dinine, kültürüne ve geleneklerine, kısaca kendine yabancılaşmış liberal bir dünya pazarı, serbest bir alış-veriş merkezi. Yedi yıldızlı otelleri, lüks ve konforun zirveye ulaştığı villaları ve arabaları, çok büyük alış-veriş merkezleri, içkili-eğlenceli barları, gece kulüpleri, çöl safarileri, sadece ticaretin değil, hemen herşeyin serbest görüldüğü yaşam tarzıyla doğrusu garipsediğim ya da kendimi garip hissettiğim bir ülke burası. İnsanoğlunun dünya sevgisini, tamahkarlığını, doyumsuzluğunu yakından görme imkanı buluyoruz burada. Daha düne kadar balıkçılık yapan halkın, petrol ve serbest bölge ticareti ile birdenbire nasıl birer çağdaş Hamanlara dönüşeverdiğinin bariz örneklerini görüyoruz. Dünyanın tek yedi yıldızlı oteli olan yelken şeklindeki “Burcu’l-Arap” da burada. Yukarıdan beri saydıklarımın hemen hepsi bize o kadar yalancı ve yabancı ki, -ister inanın ister inanmayın- orayı gördükten sonra aslında hiçbir cazibesinin olmadığını, hepsinin fani dünyanın gelip-geçici metaı olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz.

Ancak burada bunlardan başka, gerçek ve kalıcı güzellikler de var şüphesiz.  Yazımızın başlığında adını andığımız yedi yıldızı hak etmiş ilim ve kültür merkezi işte bu güzelliklerden birisi. Dübai İslam ve Arap Araştılmaları Fakültesi’nin düzenlediği “Hadis-i Şerif ve Asrın Meydan Okumaları” adlı sempozyum vesilesi ile geçen Mart ayınında bir hafta kaldığım Dübai’de belki de gördüğüm en önemli mekan, bu merkez olsa gerek. İşte bu yazımızda biz, mezkur ilim ve kültür merkezini tanıtarak, gözlemlerimizi ilim adamları ve araştırmacılarla paylaşmak istiyoruz.

 

Cum’a’l-Macid Kültür ve Miras Merkezi

Halen hayatta bulunan Cum’a el-Macit adlı Dubaili bir iktisatçı hayırsever tarafından 1991 yılında açılmış bu merkez. Kurduğu bu merkezin ilim dünyası için ne denli hayırlı ve büyük bir hizmet olduğunun bilinci ve gururu ile bizzat kurucusu gezdiriyor orayı, zevkle anlatıyor, tanıtıyor bizlere. Kendisine yöneltilen tebrik ve teşekkürler karşısında son derece mütevazi bir tavır ile ecrini sadece Allah’tan beklediğini dile getiriyor sık sık. İlim erbabı olmamasına karşın bu kadar detaylı bir ilim merkezi oluşturmasına hemen herkes gibi biz de hayli şaşırıyor ve böyle gayretli insanları ilme hizmetçi kılan Rabbimize şükrediyoruz.

Merkezin tanıtım broşüründe hedefler şöyle sıralanmakta:

1. İnsanlık ve İslam’ın kültürel değerlerini, araştırmacıların kolayca yararlanabilecekleri bir kütüphanede toplayıp himaye etme,

2. Arap ve İslam düşüncesi ile kültür ve mirasına önem verme ve bu hususlarda çalışma yollarını kolaylaştırma,

3. Genel olarak düşünce ve kültürel sahalarda, özellikle de BAE ve Haliç Bölgesi ile ilgili alanlarda araştırmalara teşvik etme,

4. Bilimsel eserleri neşretme, Arap ve İslam kültürüne hizmet eden çalışmalar ve projeler yürütme,

5. BAE içinde ve dışındaki çeşitli ilim merkezleri ile kültürel yardımlaşma, kültür heyetleri ile ve araştırma merkezleriyle tecrübelerin değişimi, sempozyum, panel ve ilmi oturumlar ve fuarlar düzenleme,

6. Arap ve İslam kültürüne ait –ister orijinal olsun, isterse mikrofilimlerden kopya olsun- her türlü el yazmalarını ve tarihi vesikaları toplama,

Merkezde verilen hizmetler ise şöyle sıralanmaktadır:

1. Çok çeşitli kültürel bilgi dağarcıklarından istifade etme. Merkezdeki kütüphanede toplam 400.000 kitap bulunmakta. Aralarında merhum Abdulfettah Ebu Gudde’nin de bulunduğu, değişik ülkelerden 55 alimin özel kütüphanesi ya buraya bağışlanmış, yahut satın alınmış. Henüz 50.000 kitaba ulaşamayan fakülte kütüphanemizle mukayese edildiğinde bir hayırseverin açtığı merkez için hayli büyük bir rakam olduğunu söylemeye gerek yok.

2. Dergiler ve ansikopediler bölümü. Farklı dillerde yayınlanan pekçok dergi ve ansiklopedi en son sayılarıyla okuyucunun hizmetindedir.

3. El yazmaları bölümü. Bir kısmı orijinal, çoğu mikrofilm ve CD şeklinde olmak üzere toplam 70. 000 el yazması da kolaylıkla araştırmacılara ulaştırılmaktadır. Merkezde ayrıca değişik ülkelere ait farklı deillerde kaleme alınmış el yazmaları katologlarının sunulduğu bir bölüm de bulunmaktadır.

4. Çeşitli ülkelerdeki üniversitelerde tamamlanmış olan pekçok yüksek lisans ve doktora tezi CD’lere aktarılmış olup, araştırmacıların hizmetine sunulmuştur.

5. Merkezdeki görsel ve işitsel metaryellerden yararlanma. Ayrıca merkez, kendi araştırmacılarının telif veya tahkik ettiği eserler başta olmak üzere, yayınlanmasını uygun gördüğü bazı eserleri de burada yayınlamaktadır.

6. Index Islamicus tarzında yapılan bir çalışmayla, belli bir konuda yazılmış 16 makale bir araya getirilip ciltlenmekte ve böylece araştırmacılara zaman sağlanmaktadır.

7. El yazmaları ile eski kitapları tamir kısmı. Bu kısım, merkezin en önemli bölümünü oluşturmaktadır. Gerek merkezde, gerekse Şarika’daki onlarca uzmanın çalıştığı tam bir fabrikayı hatırlatan el yazmaları tamir atolyesinde kendi ifadeleriye söyleyecek olursak “el yazmalarına yeniden hayat verilmekte”. Kitapların düşmanı olan kurtlar tarafından yenilerek varaklarda açılan delikler, merkezin kurucusu tarafından icat edilen orijinal bir makina sayesinde –tıpkı yaranın canlı hücrelerle kapanması gibi- tam olarak kağıt hamuruyla kapanmakta, kenarlar tamir edilmekte, dikişleri ve ciltleri ait oldukları asır ve coğrafyaya uygun olarak adeta aslı  gibi yenilenmektedir. Eski kitapların sayfalarının içlerine çok ince elyef konularak yırtılamayacak kadar sağlamlaştırılmaktadır. Aynı atolyede senede bir ay dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen kütüphanecilere yazmaların bakım ve onarımına dair ücretsiz kurslar verilmektedir.

8. Arşiv kısmı. Burada ise, tarihi belgeler, Amerikan, İngiliz ve Rus belgeleri arşivleri ile haritalar arşivi bulunmaktadır. Ayrıca bu kısım, bazı belgeleri de Arapçaya terceme etmektedir.

9. Merkez dünyanın neresinden olursa olsun bütün araştırmacılara, bünyesinde bulunan tüm bu metaryallerden yararlanma imkanı sağlamaktadır.

10. Merkez, “Ahbaru’l-Merkez” adlı, merkezdeki ziyaretleri ve gelişmeleri anlatan aylık bir haber bülteni ile, “Afaku’s-Sekafe ve’t-Turas” adlı üç aylık ilmi bir dergi çıkarmaktadır.

Merkez, bu haliyle dahi hedeflerinin çoğunu fazlasıyla ve başarıyla gerçekleştirmiştir. Başta kurucusu olmak üzere, böylesine harika bir ilim yuvasına, ilim, kültür ve mirasa yatırım yapan ve orada İslam kültürüne hizmet eden herkesi can u gönülden tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz. Ve yolu Dubai’ye düşen ilim sevdalılarına, bu güzel mekanı mutlaka ziyaret etmelerini tavsiye ediyoruz. İletişim aygıtları sayesinde, araştırmacılarımızın da merkezden yararlanmalarının mümkün olduğunu hatırlatmak istiyoruz.

 

Merkezin adresleri, telefonları ve faksı şöyledir:

Juma Al Majid Centre for Culture and Heritage,

Dubai P.O. Box: 55 156, United Arab Emirates

Tel: 00 97 14 262 49 99 ve 00 97 14 262 59 99

Fax: 00 97 14 269 69 50

www. Almajidcenter.org

E.mail: info@ almajidcenter.org