h1

Editör’den: İslam Anlayışı

Temmuz 8, 2008

Yazar: Yasin RAMAZAN

“Kitap fazla ciddî, gazete fazla sorumsuz. Dergi hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekalar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnâmesidir dergi, vasiyetnâmesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezîmet veya intihar.” (Cemil Meriç)

İşte bu bilinçle çıktığımız çöle inat yürüyüşümüzün üçüncü adımını da atmış bulunuyoruz.

Kendimizi bilmek ve önümüzü görmek için önce anlayışımızı anlamamız gerek. 1400 yıllık bir medeniyetin hayata, insanlara ve dünyaya bakışını değerlendirebilmek için bu sayıda kapak konumuz “İslam anlayışı”. İslam’dan ne anlaşıldığı sorusuna verilebilecek cevapları farklı yönlerden inceledik. Tasavvufun, felsefenin, batı düşüncesinin ve sanatın etkilerini, İslam anlayışının tarihçesini ve bugün İslam alemindeki yansımalarını tek tek ele aldık. Sorularımıza cevap veren ve İslam düşüncesinin tarihî serüvenini çizen sayın İsmail Kara’ya da teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Hepsi bu kadar değil; doğumunun 90. yılında Cemil Meriç’i de sayfalarımızda bulacaksınız. Geleneğin ince “Hat”tı üzerinde bir yolculuktan sonra Şam’a varacak, ardından büyük mütefekkir Aliya ile buluşacaksınız.

İkinci sayısı ile ülkemizdeki 13 ilahiyat fakültesine ulaşan dergimiz, ilahiyat öğrencileri arasında bir platform olmaya sağlam adımlarla ilerliyor. Çölün bunaltıcı sıcağından, Vaha’nın mümbit serinliğine hep birlikte girmeye niyetleniyoruz.

Buyurun; hoş geldiniz.

Reklamlar
h1

Yola Çıkarken

Temmuz 8, 2008

Yazar: Yasin RAMAZAN

Yolların bitmesi demek, aslında bir noktada yolun milyonlarca farklı yöne ayrılması demekmiş.

Yol biter mi, bitmez mi? Sokak çıkar mı, çıkmaz mı? Caddeler ne kadar uzun, otoyollar nereye kadar gider veya sokak lambalarının ışığı hiç mi sönmez? Bilinmez. Bu sorular aslında cevabı bulunsun diye değil, böyle soruların da olduğu bilinsin diye sorulmuştur. Ve bilinmektedir de…

İşte oraya; o yolların bitişine –aslında yolların tükenişi demek daha uygun olur ya- kim gelirse gelsin, bu sorulardan haberdardır. Her bir yolu ayrı ayrı yürüme ihtimali ise hiç yoktur. Bilmektedir; yolun bittiğini, tabelaların tükendiğini bal gibi bilmektedir. Ama gitmek zorundadır bunca yoldan birine. Doğru çıkma ihtimalinin milyonda bir bile olmayışının yanında, belki de doğru yolun hiç olmaması da söz konusudur ya, bunu da bilmektedir. Ama bu yoldan, bu yoların tükeniş noktasından binlercesi, milyonlarcası da geçmiştir işe. O da geçecektir. Yerde ne kemikler, ne ölü yiyen böcekler var; demek ki burada kalan olmamış. Biz de kalmayacağız elbet.

Yollar tükenir, yollar tüketilir.

Doğru yolun yanlış yollara bir alternatif olmadığı bilinmez çünkü. Doğru, doğru olmak zorunda olduğu için vardır. Varlığı gizli, saklı ya da hesaplı olabilir. Ama gittiği yön her zaman hesapsız, açık ve seçiktir.

Şimdi ne gereği var felsefenin? Edebiyatın kıvrımlı yollarında direksiyon sallarken tekerlekten gelen gürültüler yetiyor zaten. Bir de bu paragrafı neden ekledin yazıya?

Yazı, kendi yolunu kendi seçer çünkü. Kalemin elimde duruşuna aldanmayın, o beni kulllanıyor. Yolunu bitirdikten sonra gittiği her yol doğru çıkıyor. Yolların tükendiği yerde, milyon ihtimalin ezici baskısından, vehimlerin ateşli cümlelerinden ve çaresizliğin çivili kıskacından böyle, bu hızla kurtuluyor. Hızının bittiği yer aslında yolların tükenişi gibi görünse de; bakmayın; onun tükenişidir. Herkes, kendi tükendiği yeri “yolun sonu” sayar. Bu böyledir.

Yazılar yazılır, çiziler çizilir, sözler söylenir ve yollar hakkında herkes herşeyi bilmektedir. Yoldan çıkan bir daha dönemez. Yola gelmeyen aslında adam değildir.Yolun başında olanlar vardır ve genellikle dönenlerle bu dönüş yolunda karşılaşırlar. Uzun ince yollar vardır; gece gündüz gidilir. Yolcu yolunda gerektir, çünkü yol uzundur. Yol yorgunluğu vardır, yol azığı konmuştur. Ama herşeyin olup bittiği yerde yolun sonuna gelinmiştir.

Yolun sonu… Tükenişin, beyaz bayrağı çektiği yerdir.

h1

İslam’ı Anlamanın Anlamı

Temmuz 8, 2008

Yazar: Yasin RAMAZAN

Müslüman dünyanın birkaç yüzyıldır geçirdiği bunalım, herşeyden önce kendine yabancılaşmayla açıklanabilir. Parçalara bölündüğünde daha akla birçok sebep gelse de, tüm bunlar yine kendine, kişiliğine, bulunduğu konuma, zaman ve mekana başkasının gözüyle bakmasından kaynaklanır. Bu başkası da hep “batı” olmuştur. Batının endüstriyel anlamdaki başarılarıyla büyülenen son dönem Osmanlı aydınları, başkasının gözüyle bakmanın en bariz örneklerini sergilemişlerdir. Tabi batılılışma, günümüze değin, eklemlene eklemlene, en revaçta görüş olarak ortaya çıkmıştır.

Memnuniyetsizliğin farkına varılması, her ne kadar olumlu bir gelişme de olsa, eğer bu memnuniyetsizlik, yerini çözüme bırakmıyorsa sorun devam edecektir. Çözümün ilk merhalesi, nerede bulunulduğunun bilinmesidir.

İslamın, vahyin indiği coğrafyadan uzak ülkelere yayılmasından sonra, farklı kültür ve anlayışlarla karşılaşma vuku bulmuş ve bundan da, dolaylı olarak bir etkileşim süreci meydana gelmiştir. Her büyük kültürün, medeniyete dönüşme aşamasında, bünyesine kattığı kültür ve medeniyetler, dolayısı ile anlayışlar olmuştur. İslam’ın temel öğretilerinin hilafına olmamak vasfını taşıyan birçok görüş de bu şekilde Müslümanlar arasında revaç bulmuştur. Bilhassa felsefe ve tasavvuf hareketlerinin İslam dairesinde etkinlik göstermeye başlaması ve yerel kültürlerin anlayışa etkilerinin belirginleşmesiyle, klasik anlamda “İslam Düşüncesi” vücut bulma imkanına kavuşmuştur.

İslam düşüncesi, her ne kadar tekil bir ifade ile karşılanıyor olsa da bünyesinde bazen birbirine benzer bazen birbirinin nerdeyse aynı bazen de zıt birçok görüşü barındırmıştır. Farklı mezheblerin ve daha geniş anlamda fırkaların varlığı bunun en güzel kanıtıdır.

Son yüzyıla baktığımızda, İslam düşüncesi, artık bir canlanmanın gerekliliğinden iyiden iyiye sözeder olmuştur. Evet, böyle bir diriliş gerçekleşecektir. Ancak bunun yöntemi ne olmalıdır? İlmî altyapının sağlanması tek başına yeterli olabilir mi? Yoksa İslam dünyası hareketli bir aksiyon planı ile mi bu serpinişi gerçekleştirecektir? Şimdiye kadar söylenenlerin dışında yeni bir dil, bir söylem geliştirilmeli midir? Batıyı tahlil ederek mi biz kendimize geliriz, yoksa kadîm kültürümüzü günümüze taşıyarak mı?

Aslında bu sayılanların hepsinin de gerekli olduğunu söyleyebiliriz ve söylemeliyiz de. Tarihin bütün yükselişlerinin, önce kendini tanıma ve dolayısı ile hatalı yanlarının tespiti, sonra revaçta olan medeniyetin tahlili ile olduğu ortadadır. Avrupa’nın rönesans çıkışının temelinde eski Yunan’ı tedkik etmesi, sonra kendi kusurlarını ortaya dökmesi ve son olarak dönemin en yüksek medeniyetine sahip olan İslam milletlerini incelemesi yatar.

Geçmişimizi bir kenara bırakarak hiçbir uyanışı doğuramayız. Geçmiş, tıpkı insan genetiği gibi, topumların benliğinde değişmez izler bırakır. Milletin kimliği de orada saklıdır. Bu sebeple yükselişin ilk basamağını kendini ve tarihini tanıma oluşturur. Bu bilinç, travmalı uykuların sonunu getirecek tek hamledir.

Kendini, bütün önyargılardan, tabulardan kurtularak değerlendiremeyen hiçbir medeniyet hatalardan kurtulamaz. Hata, içeriden bakılıp tamir edildiğinde “hata” olur. Çünkü kendinden önce başkasının farkettiği şeye hata değil “zaaf” denir.

Hiçbir medeniyet, kendinden önceki medeniyetlerden, bünyesinde barındırdığı kültürlerden bağımsız, saf, ârî bir şekilde kurulmamıştır. İnsanlık, tekamül sürecini elden ele taşırken daima daha öncesinin temel birikimlerini bir sonrakine miras bırakmıştır. Müslüman filozoflar bunu bildiklerinden, tercüme hareketlerini gerçekleştirmişler; mutasavvıflar önceki peygamberleri, kavimleri örneklemişlerdir.

Bugün, İslam anlayışının Anadolu’da yansıması samimiyet ve ahlaksa, okumuş kesimde bu, kendini “vicdana hapsedilmiş bir din” tezahürü ile karşılamaktadır. İslami anlayışın okumuşlar arasında da yaygınlaşması, -tabiri caizse- İslam’a entelektüel birikimde bir fırsat tanımıştır. Bu tanımayla birlikte, gerek kültür gerek sanat gerekse felsefede ilerlemenin yaşandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İlmî canlanmanın da ancak bu yolla sağlanacağı, kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.

İslam’ın ne olduğuna, nasıl anlaşıldığına dair sorulan bir soru, şayet ilimde, sanatta, tefekkür ve felsefede, ekonomide, askerlikte ve sosyal yapıda ne konumda bulunduğumuz bilgisinden yoksun cevaplanmaya çalışılırsa, cevabın daima eksik bir yönü kalacaktır. Dışa tesirimiz nasıldır ve içimiz dışarıya nasıl yansımaktadır? Gerçek bir sorgulama sürecine girmediğimiz müddetçe, İslam’ın ne derece ve nasıl anlaşıldığının ortaya konması mümkün değildir.

İslam’ın nasıl anlaşıldığı, nasıl anlaşılması gerektiğini tespit için nasıl zorunluysa, İslam aleminin ayrı ayrı disiplinlerde ne durumda olduğunun bilinmesi de nasıl anlaşıldığının bilinmesi için o derece zorunludur. Ümmet bilincinin, seküler dünyanın psikolojik baskılarının önüne geçmesi dileği ile yapılan çalışmalar, kaynağını ilimden, gücünü tefekkür ve felsefeden, desteğini sanat ve edebiyattan, ve heyecanını da gençlikten almak zorundadır. Bu sayılanların hepsinin de İslam dünyasında ziyadesiyle bulunduğunu düşündüğümüzde, köklü geleneğimizin ne derece mümbit olduğunun farkına varırız. Ancak önemli olan kendini görmek, nerde ve ne şekilde bulunulduğunu tam anlamıyla bilmektir.

İslamın, ömrünü geçirdiği on dört yüzyıllık zaman içerisinde ve yayıldığı coğrafyada yerellikle, zamanla, insanların karakteri ile ve olayların tesirleri ile belki yüzlerce farklı algılanışı, anlayışı mevcuttur. Bu zaten kaçınılmazdır. Ancak bu farklılıkları bir narın taneleri arasındaki farka benzetebiliriz. Tüm taneler farklıdır, fakat hepsi de nar tanesidir. Bizi bir çatı altında toplayan ve aynı inancı asgarî müştereğimiz kılan şeyin Allah’ın kelamı ve Resul’ün sünneti olduğunu bilmemiz yeniden ümmet bilincine layıkı ile kavuşmamıza kapı aralayacak, ilmin ve irfanın parlak yollarını yeniden Müslüman toplumlar için yürünebilir kılacaktır.

h1

Dünya Barışı ve Müslüman-Hıristiyan Diyalogu

Temmuz 8, 2008

Yazar: Yasin BAYBARA

Dünya senelerdir barışa muhtaç. İlgi çekicidir; yapılan araştırmalar yeryüzümüzde son iki bin yılın yalnızca birkaç senesinin barış içinde geçtiğini gösteriyor. Nitekim dünyanın dört bir yanından gelen savaş işgal ve işkence haberleri, vicdanı ölmemiş herkesi usandırmış ve müteessir eylemiştir herhalde.

Sanırım olay bireyin kendisinde başlıyor ve kendisinde bitiyor. Bugün insanlar küçük bir menfaati için dahi olsa, nefsini başkası uğruna feda etmiyor. Madde peşinde koşmaktan, dünyayı ayakta tutan manevi değerleri unutuyor. Modern medeniyet denilen, insanların artık Allah’a ihtiyaç hissetmediklerini düşündükleri ve hatta bu insanların ekseriya hayat yolculuklarını hangi yolda sürdürecekleri konusunda ilahi kelama dahi başvurma gereği duymadıkları böyle bir olgu altında, kişilerin birtakım dalalet akımlarından etkilenmemesi düşünülemez. Sinsi sinsi ve inceden inceye insanların evine kadar giren komünist ve kapitalist mantık –aslında ikisi de aynı emele hizmet ediyor- büyük balık küçük balığı yer, hayatın düsturu mücadeledir anlayışını, İslam’ın asıl fıtrî olan ve tabiatın her noktasında emarelerini gördüğümüz hayatın düsturu muavenettir hakikatinin üstüne perde ediyor. Ve bunun doğal sonucu olarak da herkes ‘aman birini daha ekarte edeyim, birinin daha hakkını yiyeyim, bir menfaat daha kazanayım’ diyor. Birey toplumun temeli, toplum da devletin esası olduğuna göre, bireyler arası bu çatışma, devletlere de yansıyor ve savaş kaçınılmaz oluyor. Biz de dünyanın bu durumunu göz önünde bulundurarak dünya barışını ve diyalog konusunu aynı çerçevede ele almaya çalıştık.

Diyalog Üzerine

Müslüman’ım diyen herkesin evet veya hayır diyeceği noktalar vardır. Mesela Hazret-i Muhammed son peygamberdir yargısına her Müslüman’ın evet demesi gerektiği gibi, tevhide inanmayan biri de cennete gider yargısına her bilinçli Müslüman hayır diyecektir. Bugün Türkiye Müslümanları, önemli bir konuda evet-hayır polemiği yaşayarak ikiye bölünmüştür. Diyalog… Evet diyalog konusunda da böyle kesin ve değişmez noktalar vardır. Örneğin Müslümanlarla Hıristiyanların birleştirilip üçüncü bir din oluşturulmasına her Müslüman hayır diyeceği gibi, İslam’ın Hıristiyanlara da tebliğ edilmesi gerektiğine herkes evet diyecektir. Dolayısıyla biz, diyaloga hemen evet veya hayır deyip önemli sayıda bir Müslüman kitleyi karşımıza almaktansa bu iki görüşün ortak noktalarını ortaya koyup yani önce kendi aramızda bir diyalog kurup, Müslüman birliğini sağlayıp ona göre hareket edilmesi gerektiği kanısındayız. Zira Müslümanlar birlik olduğu sürece, diyalog olsa da olmasa da muzafferiyet kaçınılmazdır.

Diyalog mu Uzlaşma mı?

Fransızca kökenli olan “diyalog” kelimesi, iki veya daha fazla insanın bir araya gelip karşılıklı konuşması anlamına geliyor. İnsanın en önemli özelliklerinden biri konuşmasıdır. Sosyal bir varlık olması hasebiyle de konuşmaya muhtaç ve mecburdur. Ve bir müslümanın gayr-ı müslim biriyle konuşmasında da dinen hiçbir beis yoktur. Nitekim asırlar boyunca gerek ticari görüşmeler, gerek devlet görüşmeleri, gerekse halk münasebetlerinde Müslümanların sair din mensuplarıyla diyalog kurdukları görülmektedir. İslamiyet’in hoşgörüsünü anlatmanın ve tebliğin temel yolu da konuşmaktır. Fakat konumuzda diyalog kelimesine farklı manalar yüklenmiştir. Kimileri buna uzlaşma anlamını vermiştir. Hal böyle olunca da yukarıda sözünü ettiğimiz İslam-Hıristiyanlık karışımı üçüncü bir din oluşturma söylemleri ağır basmaya başlamıştır. Halbuki böyle önemli bir konuda, asrımızda artık yeni bir savaş alanı olan kavramlara çok dikkat etmek gerekir. Zira dil, düşünceyi yönlendirir. Öte yandan biz, burada diyalog olarak Müslüman-Hıristiyan diyalogunu esas alıyoruz. Diğer dinlerle yapılacak diyalogu medar-ı bahis olarak görmedik.

Diyalogun Amacı

Yazının başında da zikrettiğimiz gibi, eğer amaç üçüncü ortak bir dünya dini oluşturmaksa, ki Müslüman cephesinde böyle bir amaç güdenin olduğuna inanmıyoruz, baştan hayır deriz. Yok eğer karşılıklı fikir teatisi şeklinde olacaksa bu diyalogun iki temel amacı vardır/olmalıdır. Birincisi ortak düşmanımız olan dinsizlik cereyanına karşı koyabilmek amacıyla medar-ı ihtilaf noktaları nazara almamak suretiyle güçlerimizi birleştirmektir. Nitekim sahih bir hadisle peygamberimiz, ahir zamanda İsevilerin hakiki dindarlarıyla ehl-i Kur’anın birleşeceklerini haber vermiştir. Burada İsevilerin hakiki dindarları ifadesi özellikle dikkatimizi çekmektedir. Zira Kuran’da geçen ifadede “İman edenlere muhabbet bakımından en yakın kimseleri “biz Hıristiyanlarız” diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde büyüklük taslamayan keşişler ve rahipler vardır.” deniyor. Şüphesiz bu diyalogda hedef, işte bu kesimle fikir teatisine girmek ve ortak düşmanımız olan dinsizlik akımına karşı koymak olmalıdır. İkinci amacımız ise, bu diyalog esnasında İslamiyet’i, yaklaşık üç milyarlık Hıristiyan dünyasının gözünde, bugün giydirilmek istenen çirkin imajından kurtarmak ve onlara yanlışlarını gösterip, hakikati araştırmalarını sağlayıp kalplerine hidayet gelmesine vesile olmak için çalışılmalıdır.

Tekrar ediyorum bizim asıl düşmanımız, bugün insanlığı adeta esaret altına alan, kah Allah’ı inkar etmekle herkese bir ilahlık veren komünizm, kah insanlığı mal-mülk ve menfaat peşine düşürüp onlara abd eyleyen kapitalizmdir. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki, insanoğlunun zaaflarını çok iyi bilen ve her taraftan saldırıp evimizin içine kadar giren bu iki akım, birkaç taklidi imana sahip Müslüman’ı kendine çeken misyonerlikten çok daha tehlikelidir.

Hıristiyan Cephesi

Bugünün dinsizlik felsefesi, insanı ve aklı tatmin etmek bakımından Hıristiyanlık’tan daha doyurucu gözükmektedir. İslamiyet’in nurundan bigane bazı Hıristiyanlar da aklını kullandığını zannederek zamanla dinsizleşmektedir. Dolayısıyla dinsizlik, bizim olduğu gibi onların da düşmanı olmuştur. Ve şu da bir gerçektir ki, Hıristiyanlık bir ışık arayışı içindedir. İçkinin, kumarın, fuhşun kısacası sefahatin hat safhaya ulaştığı Avrupa ve Amerika’da tam bir ahlak boşluğu yaşanmaktadır. Avrupa’nın elbette iyi yönleri de var. Yani Avrupa’yı ikiye ayırmak gerekir. Bu noktada çağımızın büyük âlimi Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadelerine yer vermeyi uygun bulduk:

“Avrupa ikidir. Birisi İsevilik din-i hakikisinden aldığı feyizle hayat-ı ictimaiye-i beşeriyeye nafi sanatları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu ikinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki felsefe-i tabiiyyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek beşeri sefahate ve dalalete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki:

Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakim ve dalaletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dava edersin ki, “Beşerin saadeti bu ikisi iledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek!”

Evet, karşımızda iki farklı güruh duruyor. Şüphesiz yapılacak bir diyalogda bu nüans iyi gözetilmeli. Kiminle masaya oturduğumuzu iyi bilmeliyiz. Zira karşımızda duran, ayette belirtildiği gibi dindar ruhaniler de olabilir, diyalog bahanesiyle Müslümanları Hıristiyanlaştırma amacıyla yolumuza tuzak kuran misyonerlik zihniyeti de. Yalnız, Hıristiyan cephesince kurulması muhtemel bu tuzaklardan ve ava giderken avlanmak tehlikesinden kurtulmaya, müminin feraseti ve iyi seçilmiş bir heyet yetecektir düşüncesindeyim.

Sonuç Olarak

Şu bir gerçek ki, bugün dünya maneviyatsızların hükmü altında. Fakat ben, şahsen bunu bir doğum sancısı olarak görüyorum ve öyle inanıyorum ki, güneşin doğuşu çok uzak değil. Ama şimdi bekleme zamanı değil. Lakin şu çivisi çıkmış dünyayı, maneviyatsızların tahakkümünden kurtarmaya, ne kimlik ve öz benlik sorunu yaşayan İslam dünyasının, ne de sefahat pençesi altında kıvranan Hıristiyan âleminin gücü yeter. Ya biz sağlam bir keşf-i kadim ile kimliğimizi geri kazanıp vaz-ı cedidimizi yapmalıyız yahut başta sözünü ettiğim modern medeniyetin değerlerine eleştirel bir yaklaşım formüle etme görevini Hıristiyanlar ile beraber icra ve ifa etmeliyiz.

Ameller niyetlere göredir ve kişi için ancak niyet ettiği şey vardır. Ve de müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır. Biz, işte bu mezkûr niyetlerle yola çıkarsak, ben öyle inanıyorum ki, Cenab-ı Hak bizleri muvaffak kılacaktır. Ve insanlık, tarihte emsali görülmemiş o parlak medeniyetin fecr-i sadıkına kayıtsız kalamayacak, dünya, şu hasret kaldığı mesut hayatıyla güneşin etrafında dönmeye devam edecektir. Amma, eğer biz gaflette bulunur da, ufacık nefsimizi İslam birliği adına feda etmezsek, ayrı ayrı, teker teker toprağa düşen yağmur damlaları gibi kuruyup gideriz. Allah hepimize, doğru İslam’ı ve İslam’a layık doğruları yaşamayı nasip etsin.

Notlar:

1. Buhari, 4:205; Müslim, 1:136; Fethu’l-Kebir,2:335

2. Maide, 82

3. Lemalar , s:167

h1

Tarihin Kırılma Noktalarında Şam

Temmuz 8, 2008

Yazar: Selahaddin İPEK

Bir Şehir nasıl kurulur, insanlar Şehir haline getirdikleri mekânları neye göre seçerler? Bir yerin seçiminde, insanı aşan etkenler de var mıdır? Varsa bu etkenler nelerdir ve kim tarafından belirlenir? Toprakla insan arasındaki ilişki, Şehirle toprak arasında da var mıdır? Şehirler, içinde yaşayan insanlara neler kazandırır, ya da neler kaybettirir? O Şehirde yaşıyor olmak,o Şehrin insanları için ruhsal ve bedensel anlamda hangi kazanımlar sağlamaktadır, ya da kayıplara neden olmaktadır? Şehirlerin de insanlar gibi bir ruhu var mıdır? İnsanların bir araya gelerek toplumsal ruhu oluşturmaları gibi, Şehirler de bir araya gelerek Şehirler ruhunu, medenî ruhu oluşturur mu? Şehirler insanı çağırır mı, özler mi, bazı insanların, kendisinde olmasından dolayı övünç duyar mı? Şehirler mi insanda ruhsal olgunluk oluşturur, yoksa ruhsal olgunluğu olan insanlar mı Şehirlere metafizik derinlik kazandırır? Yoksa bu ikisi sınırları çizilemeyecek kadar birbirine geçmiş, biri diğerinin içinde varlığını sürdüren, ikisi birlikte ancak bir bütün oluşturabilen soyut ilişkiler yumağı mıdır? Şehirlere bakmak, Şehirleri algılamak, biraz da Şehre bakan insanın bakışı, baktığı yer ve görmek istediği noktayla da mı ilgilidir?

Şehirlerin de, tarihin dönüm noktalarında toplumlara ve tarihe yön veren büyük insanlar gibi bir misyonları vardır. Bazı zamanlar, bazı Şehirlerin çevresinde döner ve o Şehir hem o zaman dilimine, hem o coğrafyaya yön verir. Bazı Şehirler ise, yalnız bir zaman kesitine değil, gelecek zamana doğru uzanan geniş bir dilime de yön verirler. Tarihin kırılma noktalarında hep onların imzası vardır. Zamanların, çağların değişimine mührü onlar basar; kırılma noktaları onların adıyla anılır. Tarihteki Şehir devletlerinin el değiştirmesi, krallardan çok, Şehirlerin adıyla anılır ve bilinir. Bir bakıma bu, Şehrin kabuk değiştirmesi, aykırı giden taraflarının budanmasıdır. Bu sayede, Şehrin kökleri daha derinlere iner, Şehir kendini yeniler.

İnsanlık tarihinin başlangıcı olan Orta Doğu Şehirlerinin büyük bir bölümü, tarihî ve metafizik misyonlar yüklenmiş şehirlerdir. Her birinin tarihi ve misyonu, insanlık tarihi kadar eskidir. Hz. Adem’den bu yana süregelen tarihleri içinde bu Şehirler, bölgenin ve insanlığın tarihi direkleri ve vesikalarıdır. Bir insanlık tarihi yazılacaksa, bu tarih Mekke, Kudüs, Şam, Babil gibi Şehirler ve o Şehirlerde yaşayan peygamberler, veliler ve krallar üzerine bina edilmelidir. Çünkü geçmiş ancak onların ışıklarıyla, varlıklarıyla aydınlanabilir; gelecek de onların vizyonuyla kurulabilir.

Hepsi birbirinden mübarek ve hepsi birbirinden değerli olan bu Şehirler içinde Şam’ın apayrı bir yeri vardır. Şam (bilâd-ı Şam – Şam bölgesi), tarihin büyük yenilgilerinin, büyük zaferlerinin ve büyük dönüşümlerinin merkezi olmuştur. Yemen’den başlayıp Rum’a (Anadolu’ya) uzanan insanlık ticaret tarihinin kuzey kapısı olmuştur Şam. Bir bakıma hep bir son noktadır. Romalıların Orta Doğu’daki hakimiyetleri Şam’ın düşmesiyle sona ermiş; bu sona ermeyle birlikte yepyeni ve aydınlık bir dönem başlamıştır. Şam, İslâm orduları tarafından fethedildikten sonra Orta Doğu’da yepyeni bir misyon yüklenmiştir. Doğal güzellikleri yanında toprağında barındırdığı değerler de Şam’ın yeni anlamlar kazanmasında etkili olmuştur.

Şam, tarihin pek çok döneminde birçok uygarlığın ya merkezi konumunda (Asurlular, Babilliler) ya da ilgi alanında (Grekler, Romalılar) olmuştur. Müslümanların eline geçtikten sonra da merkez olma durumunu sürdürmüş; İstanbul fethedilinceye kadar da dünya başkenti, uygarlıklar başkenti olmaya devam etmiştir. İstanbul fethedildikten sonra da İstanbul’un yanında İstanbul’la birlikte bu misyonunu sürdürmüştür.

Tarihi süreçten bakıldığında hemen bütün peygamberler Şam’a ya gelmiş, orada bir süre de olsa yaşamış, ya Şam’la bir Şekilde ilgisi olmuş ya da orada ölmüştür. Nuh Peygamber o bölgede yaşamış, tufan oradan başlamış, gemi o bölgede karaya inmiştir. Hz. İbrahim, Şam’ın kuzeyinde (Berze) doğmuş, Kudüs ve Mekke yolculuğuna oradan başlamıştır. Lut peygamber o bölgede büyümüş, Sodom ve Gomore’ye oradan görevlendirilmiştir. Hz. Musa’nın kabri (Bevvabatullah’ta) oradadır. Hz. Peygamber çocukluğunda oraya gelmiş, peygamber olacağı işareti orada anlaşılmıştır. Rivayete göre Hz. İsa oraya inecektir. Bunun için de Kur’an’da “Bereketli kıldığımız” (XVII. sure, ayet 1) ifadesi hep “Şam” için yorumlanmıştır. (Taberi, ZemahŞeri, Mevdudi, Hayrettin Karaman). Müfessirlerin büyük bir bölümü bu noktada hemfikirdirler. Bir hadis-i Şerifte “Şam’a itina gösterin, zira o, Allah’ın müstesna kıldığı bir beldedir ve Allah seçkin kullarını oraya yerleştirmiştir.” (İbn Hanbel, Ebu Davud) buyurulmuŞtur. İbn Cübyr “Eğer cennet yeryüzünde olsaydı mutlaka Şam’da olurdu ve eğer cennet gökyüzündeyse Şüphesiz Şam onun kadar aziz ve onun kadar güzeldir.”; ayrıca, Şehrin değerini anlatmak için de “Şam o derece Şereflidir ki, Allah, Mesih’i ve annesini orada ikamet ettirmişti.” demiştir.

Osmanlı döneminde dört yüz yıl bütün kaygılardan, acılardan, savaşlardan uzak mutlu bir hayat yaşamıştır. Osmanlı şairleri, hakkında hadis bulunması ve içinde taşıdığı kutsal değerler nedeniyle ona hep saygı ve hürmetle yaklaşmış; Şam’a bakarken İbn Cübeyr’in gözüyle bakmışlardır. Şiirlere yansıdığı kadarıyla Şam, Cennet’in bu dünyadaki sembolü gibidir:

Zülfüne nisbet ya alnın cennet olur ya rûhun

Çünkü Şam’ın bağ-ı huld* altında ya üstündedir.

(Nabi)

Zir ü bâlâsına bak ol hattı anber-fâmın

Cennet altında ya üstünde demişler Şam’ın

(Ruhi-i Bağdadî)

Cennet kokusu gelmeye başladı meşama

Yaklaştı gibi kafilemiz menzil-i Şam’a

(İshak-ı Kadim)

Dört yüz yıl boyunca mutlu bir rüyayı görmeyi sürdüren Şam, Birinci Dünya Savaşı’nda bu rüyasını kaybetmiştir. Yeniden çatışmaların, kavgaların ve Orta Doğu savaşlarının merkezi konumuna gelmiştir. Dolayısıyla yeni bir diriliş hamlesine atılmanın eşiğinde durmaktadır.Bugün üzerinde taşıdığı ataleti, miskinliği atmak ve yeniden, Romalıların Orta Doğu hayallerini bitirdiği; Moğolların yenilgiyi tattığı bölge durumuna gelmek zorundadır. Özellikle de bugünlerde şahlanmalı ve geçmişte yüklendiği büyük misyonu yeniden yüklenmelidir. Günlük ve gelir-geçer ucuz politikaların ötesinde çağlara yön verecek kimliğini yeniden göstermelidir dünyaya. Diriliş hamlesi için bir silkinmesi, üzerindeki ölü toprağını atması, içinde varolan dinamiklerini harekete geçirmesi yeterlidir. Hemen ardından, uygarlığın odak noktası diğer Şehirler de peş peşe gelecektir. Bu parçalanmışlık, dağılmışlık sona erecek, medeniyet görmemiş, herşeyi güçten ibaret zanneden batının çocukları çekip gidecektir. Unutma ey Şam, Romalılar, Grekler, Moğollar, Hammurabi bunlardan daha güçsüz değildi, bunlardan daha az zalim değildi. Ama onlardan hiçbiri bugün ortada yok. Tarihin taş mezarlıklarında parçaları kalmış birer arkaik kalıntı hepsi. Bunlar da öyle olacak, bunlardan da hiçbir iz kalmayacak, salt tarihî bir olay, bir acı olarak kalacak bütün bunlar; ama sen yine dipdiri ve dimdik yaşamaya devam edeceksin.

Şehirleri, toplumları yaşatan, geçici olaylar değil, bağrında barındırdığı kalıcı değerler, kalıcı dinamiklerdir. Ve ey Şam, bir kıvılcım çakman yetecektir dinamiklerini toplumları yaşatan, geçici olaylar değil, bağrında barındırdığı kalıcı değerler, kalıcı dinamiklerdir. Ve ey Şam, bir kıvılcım çakman yetecektir dinamiklerini harekete geçirmen için ya da onların sana her an gönderdikleri ışığı görmen.

Taşıdıklarının farkında olduğun, farkına vardığın gün çilenin bitiş kapıları aralanacaktır. Çünkü sen herhangi bir mekân, herhangi bir Şehir değilsin, geçmişte olduğu gibi de bugün de sorumlulukların var. Sende yaşayan, zamanları aşarak gelecek çağlara ışık olan “seçkin kullar” barındırmaktasın yüreğinde. Onları yeniden duy, onların sarsıcı sesini kalbinde hisset. Ey Şam, sen:

“Tevrat çizgisi Zebur yankısı

İncil sesi Kur’an nefesi” sin. [1]

Bunu taşımanın Şerefi ne kadar büyükse, bu büyüklüğün gereğini yerine getirmek de o kadar büyük bir onurdur. Bugün büyük karanlıkları yaşıyorsun, başında binlerce alıcı kuş dönüyor; bırak dönsünler, alıcı kuşlar ölünün üstünde döner; ama sen ölmedin, yeter ki onlara ölmediğini, yalnızca büyük bir sarsıntı geçirdiğini göster. Göreceksin “onların hepsi geldiklerinden daha süratle gidecekleridir. Senin ve kardeşlerin olan Şehirlerin umutsuzluğa düşmek gibi bir lüksünüz yok, geçmişte de olmadı, gelecekte de olmayacak. Çünkü, umutsuzluk, zayıfların, korkakların, zalimlerin özelliğidir. Onlar bu özelliklerini “nitelik” olarak bir zaman gösterir, ama bu “nitelik” kalıcı değildir. Senin özelliğin diriliş, sabır, rahmet, cesaret ve atılımdır.

Ama, umutsuzluk yok, en yakın ve keskin günde

Sonunda dönecek talih, gelecek Büyük Atlı

Çileye batmış İslâm halkı için kurtarıcı

Görünecek ilkin Şam’da der gelenek saati [2]

Son söz olarak unutma ey Şam, daha doğrusu hatırla ey Şam: Sen Muhyiddin İbnü’l Arabi’yi yaşatıyorsun yüreğinde. Kalbinde bütün çağları harekete geçirebilecek bir cevher, bir değer taşıyorsun. Onun Endülüs’ten kalkıp sana gelmesini, sende yaşamasını, “refik-i âlâya” sende yürümesini hatırla ve düşün. Senin toprağında yatıyor olmasının anlamını ve inceliğini kavra. “Seçkin kullar”ın ölmediğinin, sana yol göstermeye, yardım etmeye hazır olduğunun farkına var artık. Onların eylemlerini niçin sende yaptıklarını, sözlerini niçin sende söylediklerini düşün. Sözlerinin görünen ve görünmeyen anlamlarını araştır ve idrak et. Sen bunu yapabilecek güçte olmaktan öte buna mecbursun.

Muhyiddin İbnü’l Arabi’nin kendisi için söylediği ve Yavuz Sultan Selim Han’ın, Mısır seferi sırasında buldurduğu mezarın üstüne yaptırdığı türbenin medhaline yazdırdığı:

Her çağın sayesinde muzaffer olduğu bir varlık vardır.

Ve çağların son bulmasına kadar o benim. *

beyti biraz da sana söylenmiş değil midir? Hazineyi sen barındırdığına göre sahibi de sensin demektir. Öyleyse ey Şam, bu sözün anlamını ve ufkunu kavra, sorumluluğunu üstlen ve gereğini yap.


* Huld: Sekiz Cennet’ten biri.

[1] S. Karakoç, Alınyazısı Saati s. 639

[2] a.g.e., s. 639

* Bu beyit Şöyle de çevrilmiştir:

“Her asır, yetiştirdiği büyük bir Şahsiyetin ismine izafeten anılır.

Ben de bundan sonraki asırların tek Şahsiyeti olarak kalacağım.”

Füsusu’l Hikem, çev. M. Nuri Gençosman

h1

İsmail KARA: “İslam, tarihinden koparılamaz”

Temmuz 8, 2008

Peygamber Efendimiz (s.a.s) zamanındaki salt vahiy kaynaklı, sade, duru İslam anlayışının, Râşid Halifeler döneminden başlayarak ilk 4-5 asır içerisinde farklılaşıp çok renkliliğe bürünmesi sürecini kısaca özetleyebilir misiniz?

Bu süreç biraz da İslam’ın yayıldığı coğrafyalarla ilgili. “Sade” kelimesini kullanmak doğru mu bundan çok emin değilim, Efendimiz (s.a.s) zamanında din sade idi, sonradan ne oldu, sadelikten çıktı mı acaba? Bunu bilmiyoruz, bu sade kelimesi aslında problemli bir kelime. Fakat, İslam düşüncesinin, İslami ilimlerin, İslam kültürünün, İslam medeniyetinin gittikçe büyüyen, derinleşen ve ihata sahasını artıran bir yapıya bürünmesi büyük ölçüde fetihlerle alakalıdır. Bildiğiniz üzere, İslamiyet ortaya çıktıktan çok kısa bir zaman sonra, daha bir asrını doldurmadan, bir ayağı İran gibi çok eski bir medeniyet havzasına intikal ediyor; öbür ayağı Mezopotamya gibi, neredeyse bütün kadim gelenekleri içinde barındıran bir sahaya intikal ediyor, öbür ayağı Mısır gibi, belki Yunan felsefesinin, medeniyetinin de anası olan bir alana intikal ediyor. Şimdi, buraların İslamlaşması, İslamiyet’ten önceki varlıklarının ortadan kalkması manasına gelmiyor. Bu mümkün olan bir şey değil zaten. Burada bir hesaplaşma var, isterseniz biraz daha teknik bir tabir olsun diye, aynı kökten, muhasebe diyelim; bir muhasebe var, yani bir alış-veriş var. Zaten maddi olarak fethettiğiniz bir bölgeyi mümkün olan en kısa zamanda kültürel olarak kuşatmadığınız, onu içinize alamadığınız zaman orası sizin fethettiğiniz bölge olmaz. Dolayısıyla İslamiyet çok –sade kelimesini bende kullanayım şimdi- sade bir coğrafya içerisinde doğmuş olmasına rağmen, daha 1. asrında neredeyse bütün kadim medeniyetlerin tam merkezlerine intikal etti. İslam tarihinden biliyoruz ki, bu aslında Medine’de, Hulefa-yı Raşidin döneminde, ciddi tedirginliklere de sebep olmuştur. İlk nesil bunun getireceği problemlerin ciddi olarak farkındaydı; yani hem kültürel olarak getireceği problemler hem de iktisadi manada refahın artışının getireceği problemleri biliyorlardı. Onun için, Hz. Ömer’in, Sad b. Ebi Vakkas’a yazdığı mektupta söyledikleri çok önemli. Tarihi rivayetlere göre, Sad b. Ebi Vakkas soruyor: “Burada eski dünyaya ait çok şey var, bunları ne yapalım?” diye. Ayrıca Hz. Ömer’in harp ganimetlerinin çok artması sebebiyle bazı tedbirler aldığını da biliyoruz. Bu aslında, yürümekte olan hadisenin, kritik noktalarının, hem fikri, hem iktisadi, hem siyasi olarak sosyal hayatın akışı itibariyle nerelere seyredeceğinin, seyredebileceğinin bilindiği manasına gelir. Bu bilinme, ister istemez, hesaplaşma veya muhasebe dediğimiz sürecin de şuurlu yapılmasına giden bir yoldur. Tabii, şuurlu olarak yola çıkmakla tam istediğinizi istihsal edip etmemek her zaman örtüşmez. Fakat, İslam ilim, kültür, medeniyet mirasını birkaç asır içerisinde gösterdiği sıçrama, büyüme ve derinleşmenin arkasındaki muharrik güç, İslam’ın yayılması gibi gözüküyor. Başka unsurlar da var tabii…

Neticede, bir bakıma kadîm dünyanın bütün gelenekleri –Hind ve Çin biraz hariç. Çünkü Hind ve Çin’in intikali daha muahhar dönemlerdedir– İslam’ın içerisine dahil olmuş oluyor. Peki nasıl dahil oluyor, aynen mi giriyor? Hayır. Burada, tek tek, belki her dal için ayrı ayrı mütalaa edilmesi gereken süzgeçler kullanılıyor. Onun için, bu erken teşekkül eden hassasiyetin altını tekrar çizmek lazım. Yani erken teşekkül eden hassasiyet farklı süzgeçler kullanma pratiğini getirmiştir. Aslında modern dönemde –sizin sade kelimesinden de bunun için pirelendim– İslamiyet’in hususen dört halife devrinden sonra safiyetini kaybettiği, bozulduğu, dış kültürlerin etkisi altında kendi tabiatını kaybettiği yolunda kuvvetli bir iddia var. Kaynaklara ve asr-ı saadete dönüşü savunan bu gürüş, detayda bazı haklılık payları taşıyan tarafları olsa bile, aslında yaygınlığı ölçüsünde o kadar da bel bağlanılacak bir görüş değildir. Şöyle bir hatırlatma yaparak belki bu faslı bitirebiliriz: Bugün bizim modern dönemin etkisi altında ve İsrailiyyat başlığı altında bütünüyle menfi bir alan olarak gördüğümüz şey, büyük ölçüde bu kadim medeniyetlerden –Hristiyanlık, Yahudilikle sınırlı değil bu– intikal eden, kültürel, tarihî unsurların tamamına tekabül ediyor. Onun için bunu “sadelikten uzaklaşma” olarak yorumlamak bence, kısmi bir doğruluk payı taşımakla beraber, problemi tavsif edecek, tarif edecek bir şey değildir. Yani bu, İslam’ın yürüyüşüyle, yürüdüğü bölgeleri kendi içerisine katma diyebileceğimiz şuurlu iradele alakalı bir şey. Eğer bunu sadelik karşısına koyarsanız zaten İslami ilimler, İslam kültürü, İslam medeniyeti diye bir şey ortada kalmaz. Sadelik eşittir tasfiye…

Burada hatırladığım kadarıyla Muhammed İkbal’in bir değerlendirmesini aktarmaya çalışacağım; özellikle tercümeler vasıtasıyla Grek felsefesinin – Helenistik kültürün İslam filozoflarına olan etkisinden bahsederken “Bu Helenistik kültür her ne kadar İslam filozoflarının ufkunu açsa da onların Kur’an’a dayalı görüşlerinde birçok sıkıntı doğurmuştur” diyor…

İşte bu umumi değerlendirmenin ben problemli hatta hesabı verilmemiş olduğunu düşünüyorum. Muhammed İkbal de kaynaklara dönüş, asr-ı saadet fikirleri kuvvetli olan modern dönem aydınlarından biridir. Bu görüş mutlaklaştırılamaz, yani bu görüş modern dönemin ihtiyaçları ve icbarları doğrultusunda tarihi değerlendirmek manasında sınırlı ve konjonktürel bir anlama sahiptir. Yoksa İslâm tarihinde olmuş hadisenin gerçekliğini, gerçekliğin tamamını anlatmaz. Onun için tercüme faaliyetlerinin bir tür bozulma meydana getirdiği tezi, aynı zamanda “bu bir bozulma değil, aynı zamanda bir mesafe kat etmedir” şeklinde cevaplandırılabilecek bir yorumdur. Fakat modern dönemin ana bakış açısının bu olduğunu biliyoruz. Bu bakış açısı, yeni selefî hareketin beslediği “saf ve sade İslam” diye imkânı ve gerçekliği olmayan bir arayışı ifade eder. Bu bozulma hikâyesi tek başına müstakil bir fikir, müstakil bir akıl yürütme değildir; bağımlı bir akıl yürütmedir. Bağımlı olduğu yer İslam tarihinin tasfiyesi ve saf bir İslam’ın bulunabilecek, ulaşılabilecek bir şey olduğuna dair kanaatla alakalı bir hadisedir, dolayısıyla ikisinin birlikte ele alınması gerekir.

Osmanlı’yla birlikte geçmiş dönemdeki bir çok İslam devletini tek bir çatı altında toplayan bir siyasi otorite söz konusu oluyor. Osmanlı medeniyetinin, Osmanlı İslam anlayışının bu çeşitlilik ve çok renklilikten teşekkülü nasıl olmuştur?

İş Osmanlıya intikal ettiği zaman, yine önce biraz tarihe bakmak lazım. İslam tarihindeki en önemli siyasi krizlerden biri, Abbasi Devleti’nin Moğol istilasıyla birlikte yıkılmasıdır. Bu ilk bakışta, sadece bir siyasi kriz gibi gözüküyor. Gerçekten siyasi kriz tarafında hiç tartışma yok. Fakat, bugün anladığımız manada, tarihte, siyasi krizlerle dinî, ilmî, sosyal krizler arasındaki mesafeler o kadar fazla değil. Osmanlı devletinin teşekkül ettiği dönemde, İslam dünyasının acil bir siyasi birlik arayışında olduğunda hiç şüphe yok. Aslında Selçuklular da bunun kısmen farkındaydı. Fakat, kriz alanı sadece siyasi alanla alakalı değil. İslami ilimler mirasının geldiği noktada da, bir birlik arayışı söz konusuydu. Unutmayınız ki, İslam dünyasında, bugün anladığımız manada medreselerin ortaya çıkışı Selçuklular dönemindedir. Siyasatnâme kitabından ve Gazzalî’nin Fezâihü’l-Bâtıniyye’sinden de anlayabileceğimiz gibi, Nizamiye medreselerinin kuruluşuna, İslamî ilimler çerçevesinde bir birlik arayışı çok bariz bir şekilde etki etmiştir. Siyasi, ilmi, kültürel birlik arayışının sosyal birlik arayışından bağımsız olarak işlemeyeceğini de söyleyelim. Buradaki birlik, modern dönemdeki, tektipleşme manasına gelen birlik değildir. Aksine bir üst çatı kurmak suretiyle, bütün birimlerin bu üst çatının altında kendi istiklaliyetlerini muhafaza ederek yürümelerini mümkün kılmak ve fakat bunların hem dil, hem mantık olarak daha üst bir çatı altında birleşmelerini mümkün hale getirmek arayışı diyebiliriz buna. Burada kastettiğimiz şeyin tek tipleşme olmadığının altını çizmemiz lazım. Söz konusu olan ihata edici ve koruyucu bir üst çatı kurmaktır.

Osmanlı devletinin başardığı şey budur. Tabii burada, Osmanlı devletine tarihi şartlar, bulunduğu coğrafya esas düşmanının Müslüman halklar değil de, kâfir olması -diğer Müslüman bölgeleri ve Müslüman toplulukları kolaylıkla hakimiyeti altına almasını sağlayan unsurlardan biri budur– ona büyük bir meşruiyet ve bütün İslam dünyasında bir imkân sağlamıştır. Osmanlı Devleti esas itibariyle küffara karşı yürümüştür. Bu bir hususiyettir onun için. Söylediklerimle kısmen paradoksal gibi görünecek bir şeyin daha altını çizelim: Osmanlılar hem siyasi, hem ilmi – fikri sahada bir birlik arayışının şuurunda olarak yola koyulmuş olmalarına rağmen, Yıldırım Bayazıd devrine kadar, hatta Fatih devrine kadar taşıyıcı güç tasavvuf ağırlıklıdır. Bu Yıldırım Bayazıd’dan sonra, Osmanlı Devleti’nin kendisini tanımlamasına, kendisini tanımasına paralel olarak, medrese – tekke dengesi üzerinde yürüyecek bir yapı kazandığı şeklinde de yorumlanabilir. Fatih medreselerinden itibaren bu kesin olarak böyle. Yalnız çok sembolik bir şey var; teşkilatlı ilk Osmanlı medresesinin 1330’da İznik’te kurulduğu kabul edilir bildiğiniz üzere. Bunun kurucusu, Davud-u Kayseri’dir. Davud-u Kayseri bu konuştuğumuz problemleri sembolize eden bir zattır, vahdet-i vücudcu bir tasavvuf geleneğine mensuptur, vahdet-i vücudla ilgili eserleri vardır, kendisi bir kelamcı filozoftur ve aynı zamanda tabii ilimlerle uğraşan bir zattır. Teşekküllü ilk Osmanlı medresesinin başında bulunan zatın bu vasıflara sahip bir kişi olması tesadüfi değildir. Yani bu özel olarak aranmış bulunmuş mu, bunu bilmiyoruz, ben bilmiyorum. Fakat bu oluşumu çakıştığı tarihle anlamaya çalıştığımız zaman, burada aslında tesadüfi hiçbir hadise yok ve şaşırtıcı gelen hiçbir tarafı da yok.

Şimdi bir hususa daha işaret edelim: Aslında bugün İslam dünyasının temel eğitim kaynakları olarak bildiğimiz metinler, hususen medreselerde asırlarca okutulan eserlerin çok önemli bir kısmı da Selçuklu dönemine ve Osmanlıların kuruluş yıllarına denk düşen tarihlerde telif edilmiştir. Yani Gazzali sonrasından bahsediyoruz. İslami ilimlerde tek tipleşme manasında olmayan bir üst çatı arayışı büyük ölçüde gerçekleştirilmiş ve İslami ilimlerin hepsi, modern dönemde savunulanın aksine, bir üst noktaya çıkarılmıştır; hem dil olarak, hem konuların başlıkların teşekkül etmesi mânasında, hem bunların ele alınması tartışılması ve bir ana yol üzerinde akıtılması manasında bir yapı kazanmıştır. Modern dönemde bu dönem “İslami ilimlerin durduğu, gerilediği dönem” olarak adlandırılacaktır. 12. asırdan sonrası, yani Gazzali’den sonrası… Burada muhasım kişi Gazzali’dir.

İslam düşüncesi merkezli konuşursak, Selçuklular dönemi, Osmanlıların kuruluşu ve sonrası itibariyle felsefe-kelam-tasavvuf merkezde olmak kaydıyla yanına mantık, fıkıh usulü, belagat belki sanat dallarını da dahil ederek kendi istiklaliyetini koruyan, fakat daha büyük bir dairenin içinde de duruşu belli olan bir ilmi-fikri çerçeve inşa edilmiş, birbirlerine rahatlıkla tercüme edilebilecek üst bir dil kurulmuştur. Bu çerçeve yaklaşık 19. asra kadar gelmiştir. Aslında 20. yüzyıla kadar da gelmiştir. Ama 19. asra kadar üzerinde kayda değer bir tartışma olmadan, büyüyerek gelmiştir. 19. yüzyıldan itibaren biz artık bunun üzerinde bir tartışma ve şüphe bulutları görmeye başlayacağız.

Osmanlı’nın farklı zihniyetleri bir araya getirmesi olarak özetlediğiniz İslam anlayışından sonra özellikle Kanuni’nin son dönemlerinden itibaren hem siyasal hem de kültürel ve toplumsal alanlarda bir çok aksaklıklar meydana geliyor. Bu aksaklıkların İslam anlayışı ile etkileşimini nasıl özetleyebiliriz, süregelen İslam anlayışının bu aksaklıklarla ilişkisi var mıdır, varsa bu ilişkinin mahiyeti nedir?

Aslında şunu söyleyelim: 18. yüzyılın başlarına kadar devletin işleyişindeki zaaflarla ilgili metinlerde -Kâtip Çelebi gibi çok istisnai kişileri dışta tutarsanız-, İslamî ilimlerin tedrisi ve seviyesi ile alakalı ciddi bir problemle, büyük bir şikâyetle karşılaşmayız. Bu husus düşünce tarihçilerince genellikle atlanıyor. İslâm düşüncesinin farklı usullere sahip mektepleri arasındaki tartışmalar –diyelim ki Kadızadeliler Sivasiler münakaşası- ancak siyasî sebepler ağırlıklı yapıldığı zaman seviye kaybına işaret ediyor. İdare ve maliye ile alakalı zaaflara işaret eden metinler fetihlerin, ganimetlerin azalmaya başlamasıyla ilgilidir bir tarafıyla, bir tarafıyla da bürokrasinin işleyişi ile; toprak ve vergi sistemindeki problemler ve bürokrasideki aksamalar, iç mücadeleler… Devasa bir yapı.. O dönemin şartlarında, bir ucu Yemen’in en ücra yerinde, öbür ucu Kırım’da; bir ucu Avrupa’nın ortalarında, öbür ucu İran sınırında, Kafkaslar’da… Bu kadar büyük bir coğrafyayı yönetmenin problemleri bunlar. Burada dikkat etmemiz gereken hususlar var: Modernleşme döneminde, Katip Çelebi’nin ilmiye ile alakalı tenkitleri mutlak ve sadece doğru tenkitler olarak alınmıştır. Bu anakronik ve yetersiz bir değerlendirmedir. Bugün daha iyi biliyoruz ki, Katip Çelebi’nin tenkitleri aslında döneminde ve sonrasında doğru ve haklı tenkitler olarak kabul edilmemiştir. Hatta, Katip Çelebi’nin bu konuda otorite kabul edilmediği için fikirlerinin nazarıitibara alınmadığı bile söylenebilir. “Katip Çelebi’yi anlayamadılar” türünden görüşlerin bence yeniden ele alınmaya ve tenkide tabi tutulmaya ihtiyacı var. Şunu da hemen belirtmemiz gerekir: Osmanlı ilim ve fikir hayatı hala büyük ölçüde karanlıkta olduğu için genel hükümlerden, “büyük okumalar”dan kaçınmaya ihtiyaç var. Bana sorarsanız bugün Osmanlı ilim ve fikir hayatı hakkında rahat konuşma imkânlarına sahip değiliz.

.

Hocam, “karanlık” derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Çalışılmamış, akademik olarak Osmanlı ilim ve kültürü çalışılmış değil. Osmanlı dönemi felsefe, kelâm, tasavvuf, mantık, belağat çalışmalarını bugün kuşatabilmekten çok uzağız.

Yani bu mirastan biz haberdar değiliz.

Hükümler verecek düzeyde değiliz. Son yıllarda memnuniyet verici bazı çalışmalar yapıldı, yapılıyor. Fakat bunların Osmanlı dönemi ilim ve fikir hayatını ortaya koyacak cesamette ve derinlikte olmadığını itiraf etmemiz lazım. Örnek verelim: Meselâ Osmanlı vahdet-i vücûd geleneği çalışılmamıştır. Bu konu yeterince çalışılmadan neyi nasıl konuşacağız. İslâm düşüncesiyle, İslâmî ilimlerle alakalı yazmaların kullanılma oranı bindelerle ifade ediliyor. Osmanlı döneminde telif edilmiş yazmalar tedavülde değil. Bunların önemli bir kısmının sadece künyesini biliyoruz. İçinde ne var, ne yapmış bunlar? Aslında henüz böyle kuvvetli bir “soru” da yok.

Efendim, özellikle batıdaki aydınlanma hareketlerinden sonra batının ekonomik, siyasal bir üstünlük kazanması ve zamanla bütün İslam alemini tasallutu altına alması İslam aleminde nasıl sonuçlar doğurmuş, karşılıları ne olmuş, bunun İslam anlayışına etkisi ne şekilde olmuştur?

Burada kendimizi çok yönlü bir problemler yumağının içinde buluruz. Yalnız, önce şunu belirtelim; yeni araştırmaların ortaya çıkardığı hususlardan biri, Osmanlıların Avrupa’da olup biten şeylerin farkında oldukları istikametindedir. “Osmanlılar Avrupa’da olup biten şeyleri takip etmiyorlardı, bilmiyorlardı, önemsemiyorlardı..” şeklindeki hakim kanaat pek de doğru değil. Mehmet Genç Hoca’nın ifadeleriyle söylersek, “Eşzamanlı olarak Avrupa literatüründe sayfalarca anlatılan bir problemi, orada yaşanan bir problemi bir Osmanlı bürokratı, ‘malum olduğu üzere’ diyerek, bir paragrafta şaşırtıcı bir şekilde özetliyor”. Ve başında da “malum olduğu üzere” diyor. Biz “malum olduğu üzere” ibaresiyle karşılaşınca bunu önemsemiyoruz, “bu adam eski hikayelerden bahsediyor” zannediyoruz. Burada açık bir tercih var. Mesela iktisadi tedbirlerde bu tercihlerin çok açık olduğunu görüyoruz. Yani orada olup biten şeyi bilmiyor değil; onu tercih etmiyor. Yalnız tekrar edelim, bu konularda nass koyacak kadar elimizde çalışma yok.

Şimdi, felsefi, ilmi ve kültürel gelişmeler açısından da kopuşu Kanuni dönemine götürmek problemli bir teşebbüste bulunmak manasına gelir bence. Eğer bir kopuş yaşandıysa, bunun tarihi çok daha sonradır. Bunun tarihi 18. yüzyılın ikinci yarısı olabilir. Çünkü lale devrinin tavrına bakıyorsunuz, lale devri Osmanlıların başkalarına gıpta etmeden ama onların yaptıklarından haberdar olarak kendisine mahsus bir hayat sürdürebileceğine dair, kendisini yenileyebileceğine dair kuvvetli bir iradesinin olduğu intibaını vermektedir.

Peki bu kendini sorgulama, eleştirme ve sürekli bir olumsuz eleştiriye götürme 1800’lü yıllara kadar olmuyordu o dönemden itibaren neden orataya çıtı? Bu ihtiyaç nereden doğdu?

İşte bu ağırlıklı olarak askeri mağlubiyetlerle alakalı bir durum, bunun askeri mağlubiyetler dışında büyük bir açıklaması yok. Küçük açıklama alanları bulunabilir ama Osmanlı İslam dünyasının kendisinde bir yetersizlik fikrine kapılması, isterseniz kendisinden şüphe etmeye başlaması diyelim, askeri mağlubiyetlerin ortaya çıkardığı bir durumdur. Yetersizlik fikri ortaya çıktığı andan itibaren süreçleri takip edersek yetersizliğin dinle, dinî ilimlerin durumuyla, ahlaki hususiyetlerle, sosyal hayatın akışıyla alakalı bir yetersizlik fikri olduğunu görmüyoruz. Daha ziyade teknik, teknolojik, modern bilimlerle alakalı bir yetersizlik fikri var. Onun için, mühendishaneler kuruluyor, askeriye ile işe başlanıyor. Medrese ıslahatı, tasavvuf ve tarikatlarla ilgili düzenlemeler çok çok sonradır. Burada hadisenin Osmanlı siyasi aklı tarafından nasıl görüldüğüne, dolayısıyla nasıl teşhisler konulduğuna dikkatle bakmak lazım. Bir yetersizlik bir şüphe problemi var. Artık bünyeye bir kurt girmiş vaziyettedir. Ama bu nerede hareket ediyor, hangi bölgelerle alakalı gözüküyor, bunu tarihi süreç içinde tespit etmemiz gerekir. Bu kurt, felsefi olarak şüphe, kısa sayılabilecek zaman aralıklarıyla, din dahil, her şeyi kuşatacaktır. Artık farklı bir İslam yorumu, farklı bir İslam anlayışı ortaya çıkacaktır. Yani iş, daha aktivist, daha kontrol edilebilir, farkı bir ahlak – rasyonel de diyebiliriz – arayışına, talebine kadar varacak. Daha nizama intizama sokulmuş, zabt u rabt altına alınmış bir sosyal hayatın akışı aranacak. Fakat bunlar sonraki aşamalardır. İlk yetersizlik fikrinin oluştuğu yer bunlar değildir. Bunun bilinmesi lazım.

Medreselerin ıslahı keza tasavvuf ve tarikatların düzenlenmesi, bunlara duyulan ihtiyaç, bu kurdun topluma veya devlet sistemine düşmesinden dolayı mıdır?

Burada başka bir alana intikal etmemiz lazım İslam dünyasının askeri olarak, teknolojik olarak kendisini geri kalmış hissetmesi, teknolojik ve bilimsel olarak giderek kendisinden yukarıda kabul ettiği batıda olup biten şeylere kulak kabartması, hususen kendisine yönelik söylemlere kulak kabartmasıyla neticelenecektir. Gelmek istediğim nokta şu: Oryantalistik dilin hem değişmesi hem de İslam ülkelerine yönelik bir tahakküm aracı haline gelmesi ile bu konuştuğumuz dönemler arasında eş zamanlık ilişkisi var. Oryantalizm böyle doğmuş değil bildiğiniz gibi, başlangıçta oryantalizm biraz doğu hayranlığıdır; pitoresk manzaralar, kadın, aşk, suikast… İslam dünyasının eğitim almış kesimlerini en çok rahatsız eden husus, oryantalistlerin inşa ettikleri şu hükümdür: “İslam bugün farklı coğrafyalarda yaşıyor, farklı ırklara, dillere, kültürlere mensup insanlar Müslüman ve fakat hepsi batı karşısında mağlup durumda. Bunların ortak tek noktası var: İslam”. Bunun vardığı yer, bize bir slogan olarak tercüme edilen malum cümle: “İslam mani-i terakkidir”. Renan’ın ifadeleriyle söylersek: “Din bilimi kabul etmez”. İslam dünyasında bu çok tehdit edici bir saldırı olarak algılanmıştır. Bu tehdit edici saldırıyı karşılamaya, cevaplamaya, göğüslemeye başladığı andan itibaren biz şöyle bir tasvir ve istidlal ile karşılaşıyoruz: “İslam mani-i terakki olamaz ve fakat İslam’ın tarih içerisinde aldığı şekil mani-i terakkidir”. Bu İslam ile Müslümanlığı, İslam tarihini birbirinden koparmak, aralarındaki mesafeyi açmak demek. Bugün de kaynağından bağımsız olarak tartışılan “gerçek İslam – tarihi İslam” adlandırmaları buralardan çıkıyor. Bu süreç İslami ilimlerin, İslâm kültürünün, İslâm medeniyetinin hiyerarşilerini, kavram yapılarını, iç mimarilerini bozmuş, en azından zedelemiştir.

Peki ne yapılacak? Nereden başlamayı tavsiye ediyorsunuz?

Biz bugün ve burada yaşıyoruz. Tarihte yaşayamayız. Tarih bütün kuvvet ve zaaflarıyla bizim bugün yapacağımız yorumlarla yeniden hayatiyet kazanacaktır. Öyle değilse tarih bitmiş bir şeydir. Nurettin Topçu’nun önemseyerek inandığım bir cümlesi şöyle kurulmuştur: “Tarihten de biz sorumluyuz”. Bugün ve buradan başlayacağız. Yüzümüz ileriye dönük. Fakat yürüyebilmek için geriye yaslanma ihtiyacımız var. Nasıl ve nereye doğru seyredeceğimizi bize tarih söyleyecek. Aksi takdirde şuursuz bir hareket ve savrulma içindeyiz demek olacaktır. Arkamızda büyük ve başkalarınınkinden kesinlikle geride bir tarih, bir tecrübeler hazinesi, bir büyük ilim ve kültür mirası var. Tarihte olmuş bir şeyin bir daha tekerrür etmemesi için hiçbir mutlak gerekçe ileri sürülemez. Bütün problemlerine rağmen modernleşme tarihimiz de bize mahsus hususiyetler ve imkânlar barındırmaktadır. Elimizde meşru araç olarak tenkit fikri var. Tarihin içinden tenkit süzgeçleriyle istediğimiz kadar geriye gidebilmeliyiz. Çağdaş İslam mütefekkirlerinin yaptığı en büyük hata tarihi inkıtalı bir varlık olarak düşünmeleridir. Onun için modern dönemin kaynaklara ve asr-ı saadete dönüş fikirleri de ciddi tenkitlere muhtaçtır. Bizim kat edeceğimiz yolun da bir hikâyesi olacaktır, olmalıdır. Soru şu: Bu hikâyede bizim irademizin ve iddiamızın rolü ne olacaktır? Unutmamak lazım ki dava ile iddia aynı köktendir ve bu iki kelime arasındaki mana farkı Türkçe bir farktır.

h1

Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi

Temmuz 8, 2008

Yazar: Ömer YILDIRIM

İSLAMİZASYON-İslamileşme

ENTEGRASYON-diğer milletlerle karşılıklı saygı içerisinde yaşam

BEYNELMİLELLİK-uluslararası olabilme

YÜKSEK KALİTE ve AHLAK -en yüksek eğitim seviyesine sahib kaliteli nesiller

Yukarıda belirtmiş olduğumuz hedeflerle kurulmuş olan Uluslararası İslam Üniversitesi, Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur şehrinde yer almaktadır.15000 öğrencisi ve 3000 müderrisi (prof ve doktor ve eğitici) ile 1987 yılından beri her yıl 3000 mezun vermektedir. Üniversitenin misyonu ise, dünyayı tevhid nuru ile aydınlatmak ve insanlığı çağın zulmetinden kurtaracak gençler yetiştirmektir. Çok farklı kültürlere sahip doksana yakın ülkeden gelen öğrencilerin eğitim gördüğü üniversitede dersler İngilizce ve Arapça olarak verilmektedir. Çoğunluğunu bayan öğrencilerin oluşturduğu üniversitenin ayrıcalıklı yanı ise, aklî ve naklî ilimlerin bir arada veriliyor olmasıdır.

Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi, sanki yıllardır Müslümanların hayalinde ve hasretinde oldukları, vahiy merkezli, ümmet evlatlarını bir araya getiren ve asrın gerektirdiği ilimleri insanın yaratılışına ve ahlaka uygun bir şekilde öğreten dev bir üniversitedir.

Türkiye’nin de aralarında bulunduğu İslam Konferansı Örgütü üyesi sekiz büyük ülke öncülüğünde 1983 yılında kurulan üniversiteye, örgüte mensup ülkeler tarafından her sene belirli miktarda yardım yapılmaktadır.

Üniversitenin Kuala Lumpur’daki ana kampüsünden başka üç kampüsü daha bulunmaktadır.

Gompak kampusu: Bu kampüste, hazırlık bölümleri, İslami İlimler ve İnsani Bilimler Fakültesi, hukuk, mühendislik, eğitim, mimarlık, iletişim fakülteleri yer almaktadır.

Kuntan kampusu: Bu kampüste, tıp, eczacılık ve hemşirelik fakülteleri yer almaktadır.

Petaling Jaya kampusu: Bu kampüste, matematik ilimleri ve bu ilimlerin okutulduğu fakülteler ve akademiler yer almaktadır.

Yaptığı çalışmalarla İslam dünyasında büyük yankı uyandıran ve akademik alanda Türkiye’de de yakından takip edilen Uluslararası İslami Düşünce ve Medeniyetler Akademisi (İnternational Instıtute of Islamic Thought & Civilization) de üniversite bünyesindedir.

Kampüslerini ve yurtlarını hem güvenlik açısından hem de diğer yönlerden sıkı bir denetim altında tutan üniversite yönetimi, öğrenci yurtlarını, kız ve erkek öğrencilerin tamamen ayrı yaşadığı mahalleler şeklinde dizayn etmiştir.

Üniversitenin, ücretli ve ücretsiz olmak üzere eğitim veren farklı bölümleri bulunmaktadır. Ayrıca üniversite her yıl, değişik ülkelerden yüzlerce öğrenciye burs vermektedir. Arapça ve İngilizce olarak, www.iiu.edu.my adresinden üniversite hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz.

Son olarak, Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde okumayı düşünen öğrenci arkadaşlarıma acizane şu tavsiyede bulunmak istiyorum: İngilizce ve Arapça’nızı mümkün olduğu kadar ilerleterek oraya gidin. Aksi halde çok büyük zorluklarla karşı karşıya kalabilirsiniz.

Bilgi ve Hikmetin Bahçesinde neden bir gülde siz olmayasınız.?