h1

AB: YENİ AÇILIM YADA BİR BİLİNÇ KARARTMA SÜRECİ?

Şubat 17, 2007

Yazar: Emre YÜKSEK

Bazı konuların anlatılması o konuların karmaşıklığından değil çoğu zaman ortaya çıktıkları zeminin müsait olmayışından kaynaklanır. Bugün içinde bulunduğumuz zaman ve mekan bağlamında “Avrupa Birliği” konusunda sarfedeceğimiz her cümlenin böyle bir zorluğu içinde barındırabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. “ Rahatlığımız” sadece meselenin zorluğunu ifade etmekten öteye gitmiyor. En başta belli bir yöntem sorunundan bahsetmek bu yazının maksadının doğru anlaşılması için gerekli olacaktır. Okuyucuya belli bir mevziyi tutmaya zorlayan “evet-hayır” ikileminde boğmaya çalışıp özden uzaklaştıran veya malumu ilan kabilinden kelimelerin bile aynı düzlemde tekrarlanmaktan yorulduğu bir yazı ortaya koymak değil amacımız. Sadece en makule giden yolda bir zihin berraklığı sağlayabilmektir. Zihni olgunluğa ulaşmış her insan tekinin bağımsız karar yetisini elinden alan her yazı ve yorumdan kaçınmak çabasını sürdürmemiz kanatindeyim.

Avrupa Birliği (AB) hakkında söyleyeceğimiz her söz en başta şu iki tehlikeyi içinde barındırır. İlki bu konuda sarfedilen hadsiz görüş kalabalığına lüzumsuz bir ekleme yaparak meselenin daha da giriftleşmesine katkıda bulunmaktır. Bu hem anlama çabasını sekteye uğratacak hem de belki ortaya koyacağımız olumlu bir girişimin anlaşılmadan uğultuya karışmasına neden olacaktır. İkinci tehlike söze başlayanı daha baştan mahkum edici “bu konuda görüş belirtmeye yetkin olmadığına salık veren” bir tutumla karşılaşmadır. Tabii ki herkes uzmanlığı ölçüsünde bir şeyler anlatmalı ama meselenin çok boyutluluğunu görmezden gelerek belli kanaat gruplarının tekeline almak kadar çarpık bir tutumdan sözedilemez. Yani AB grup çıkarlarını temin etmek isteyenlerin ve zaten onyıllardır zihni manipülasyon faaliyeti yürütenlerin eline bırakılamayacak kadar ciddidir.

AB kavramının çağrışımları elbette her zihinde farklı farklı olacaktır. Ancak mesele hangi düzlemden başalanarak ele alınırsa alınsın değerlendirmemiz kişisel prensiplerimize daha doğrusu hayattaki duruşumuza ters düşmemelidir.Bu bir kopukluk olarak algılanmamalı bilakis bir müslüman olarak bütüne varan yol buradan geçmektedir. Bu cümleleri şunun için zikrettim. AB bir uluslararası ilişkiler meselesi olarak karşımızda durmaktadır. Bu boyutuyla ele aldığımızda hakim paradigma bizi yanlış bir mecraya sürüklemeye çok müsaittir. Sadece “ulusların varlığından ibaret” bir algılama ve yine “ulusların dostlarından değil de çıkarlarının varlığından” bahseden kısaca “güç” ve “çıkarı” anahtar kavramlar olarak alan bir disiplinden sözetmekteyiz. Bu yönüyle dinamiklerini Batının koyduğu bir zeminde müslüman hassasiyetiyle yol almak zor gibi görünüyor. Yani önce durduğumuz yeri tespit etmek önemlidir.her ne kadar bir tabiyet bağımız bulunsada sorumluluklarımız ekseninde bizler nefsinden sorumlu fertleriz. Yani “ulusun yüksek menfaatlerini” gözetmekle değil bir müslüman olarak sorumluluklarımızı yerine getirmekle mükellefiz. Bu noktayı gözden kaçırmadan öze yönelik değerlendirmelerimize geçebiliriz.

AB ile Türkiye (TR) derin bir münasebete sahip iki aktör olduğunu ortaya koymalıyız. Nitekim TR’nin kurucu andlaşmasının tarafları tümüyle Avrupalıdır.Bu açıdan sanıldığının aksine TR hak ve mükellefiyetler bakımından bugünkü sistemin hegemonu sayılan ABD’den daha çok AB ile ilişkilendirilmelidir. Modernizmin başlangıcından bu yana coğrafi yakınlığı ve siyasette tuttuğu yer ile ilişkileri -tabii ki etkilenmesi- en yoğun yegane müslüman ülke olduğunu da bilmemiz bizim için önemli bir veri olacaktır.

Avrupa ülkeleri birim olarak TR ile münasebet içindeydiler ancak birlik niteliğiyle münasebetlerini ele almak farklı bir boyuttur. Yeri gelmişken AB’nin kurucu dinamiklerini zikretmeden geçemeyelim. Kadim Roma ve Hristiyanlık temellenen bir düşünce olan “Tek Avrupa” özlemi vücut bulduğu dönem açısından ilginçtir. İki dünya savaşına sebebiyet veren sistem içi kaynak paylaşımın önüne geçmek amacıyla Fransa ve Almanya’nın Hristiyan Demokrat liderleri öncülüğünde kurulmuştur. Burada iki unsur bizim için anahtar niteliktedir. İlki ekonomik daha açık ifade etmek gerekirse maddeci nitelikleri öne çıkan bir yapıdır. Her ne kadar moral değerleri barındırsa da tüm İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası organizasyonlar gibi dünya sisteminin tamamlayıcı bir parçası olmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir. İkinci husus birliğin savaşın çıkmasını önlemeye yönelik oluşu yani negatif bir karaktere sahip olmasıdr. Negatif karakterli yapısı sadece bu amaçla sınırlanmasını ve olumlu yönde dönüştürme gücünü elinden almaktadır. Bu durum “insan hakları”, “kişisel özgürlükler”, “refah devleti” gibi olumlu çağrışım yapan kavramlara kaynaklık etse de bunların sadece sistemin devamını sağlamada birer araç olması gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.Kısacası alternatif üretme , yeni seçenekler koyma potansiyeli kıt bugünde literatürde de sıkça geçen bir “yaşlı kıta” ile muhatabız.

Karşımızdaki aktöre kısaca değindikten sonra uzun tarihi mülahazalara girmeksizin içinde bulunduğumuz zaman diliminde biz müslümanlar olarak yerimizi tesbite çalışalım. Elbette müslüman bilinç sahipleri olarak bu durum Avrupa ile ilk karşılaşmamız değil. Endülüs geleneğininden bu yana etkileşimler mevcuttu; ancak modernizm ile birlikte bu ilişkilerin yönünde bir değişiklik meydana gelmiştir. Müslümanlar olarak bugüne gelindiğinde hala daha modernizm sürecinin getirdiği problemleri tasnif etmede zorluklar yaşamaktayız.Kendimize ait bir duruş sahibi olmadıkça da bunları pek aşmayacağımız aşikar. Biraz daha açık olmak gerekirse şu hususları paylaşmak yerinde olacaktır.

AB ye karşı bakış açımızda türkiye deki müslümanlar olarak iyi bir tavır ortaya konulamadı. 28 Şubat Süreci ile birlikte (Ki bu süreçte “müslüman kitlenin AB yönünde manipülasyonu” ihtimalini gözden uzak tutmamak gerekir.) karşılaştığımız problemleri gidermek için kullandığımız söylem ve zeminde ciddi bir kayma oldu. Her sistemin tehdit algılaması ile birlikte ortaya konulan tavrı kanaat önderleri başta olmak üzere müslüman kitlede adeta AB ve AİHM organlarından bir “himaye” beklentisine sürükledi.Buradan şu sonuca varmamız gerekiyor ki sağlam bir yerde durabilmek tepkisellik aracılığıyla olmamalı. Başörtüsü başta olmak üzere hak ihlallerinde Avrupa’nın onaylayıcı tutumu üzerine müslümanların yeniden bir tavır değişikliğine gittiği yönündeki bir yargıdan kurtulmamız gerekiyor.

Bu hakların savunulmasında kullanılan söylemler ile yasaklamaya dayanak olan söylemlerin aynı kaynaktan gelip gelmediğinin sorgulanması hayati öneme sahiptir. Yoksa AİHM’nin ilgili kararlarında olduğu gibi esas konusunda farklı düşünmeyen ancak usulen ayrışan iki tavır arasındaki gel-gitler müslümanlar olarak kafa karışıkklığımızı artırmaktan öteye gitmeyecektir. AB süreciyle birlikte gelebilecek değişikliklerin “demokratik” niteliğinden fayda beklemek muhataplarımızın bizden beklediği sisteme dahil olma projesini kabul etme anlamını taşıyacaktır. Bugün insan hakları kavramını öne çıkaran AB’nin kolaylıkla “kültür mozağinde bir parça” olarak bünyesinde tutmak istediği bir İslamı hayat vaad eden potansiyelini/alternatif oluşturma gücünü gördüğünde bugüne kadar her modern sistemin verdiği kuşatma tepkisini vereceğini bilmemiz elzemdir. “Bu sürecin nimetlerinden biz de yararlanalım”(!) tarzındaki menfaatçi yaklaşımların müslüman hassasiyetiyle uyuşmayacağını hayra giden yolun meşruiyetten geldiğinin farkında olan her akıl sahibi idrak edecektir. Böyle bir anlayış müesses uluslararası düzenin günahlarına müslümanları ortak etme anlamına gelecektir.

Sonuç olarak başta belirttiğimiz ufuk daraltıcı sığ mülahazalardan kendimizi koruyabilmek belki bizler için en önemli kazanım olacaktır. Gündemimizi daha doğrusu önceliklerimizi belirleyebildiğimiz kadarıyla meselelermizde söz sahibi olabiliriz. Hayat algısı “yeryüzü cenneti” ve “insanın tanrılığı” idealine dayanan görüşleri tefrik etmek ve müslüman olarak tavrımızı belirtmemiz gerekir. Bu açıdan girmek veya girmemek bizim için “olmak veya olmamak” problemi değildir. Problem bize dayatılan bu argümanı her zaman için sindirilmeye müsait bir düzlemde cevaplamaya hazır olan yaklaşm sahipleridir. “Hayır” diemek yerine soruyau cevapsız bırakmak belki en iyi ceap olacaktır.

Amenna ve saddekna:

“Gevşeklik göstermeyin,üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız üstün gelecek olan sizlersiniz.”(Al-i İmran 139)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: