h1

DÜŞÜNSEL BİR SORUN OLARAK AB VE TÜRKİYE

Şubat 17, 2007

Avrupa Birliği’nin Türkiye indinde taşıdığı anlamdan önce, bu birliğin bizzat kendisi için taşıdığı anlamın ne olduğuna bakmak gerekiyor. AB, bir bakıma, ABD’nin Avrupa kıtasında Avrupa Birleşik Devletleri biçimindeki bir izdüşümü olarak dışlaşıyor. İlkin, iktisadî işbirliği ile başlayan fikir, giderek ortak bir Avrupa pazarı oluşturma teşebbüsüne dönüşmüş, oradan da günümüzdeki AB’ye gelinmiştir. Adı geçen “birlik” şimdi yalnızca iktisadî işbirliği çerçevesini aşmış, siyasî bir birlik oluşturma veçhesine bürünmüştür. Siyasî birlik aynı zamanda hukuk birliğini gerektirir. Hukuk birliği içtimaî birliğin var bulunmasını şart kılar. Böylece siyasî, iktisadî, içtimaî alanlarda birlik vücuda getirmiş olan ülkeler, son tahlilde  “millî devlet” olma gerçeklerini de geride bırakmış olurlar. Bu sürecin tamamlanması, temelde, birliğe üye olmak isteyen ülkelerden kültür birliği sağlamış olmayı öngörür. Nedir kültür birliği? Kültür, eğer düşünme tarzı ve yaşama alışkanlıkları olarak dışa vuruyorsa, işte bu düşünme ve yaşama tarzları arasında husule getirilecek olan birlik de “kültür birliği”ne ad olacaktır. Aynı temel kültürde ortaklığı bulunmayan ülkelerin ve o ülke insanlarının böyle bir kültür birliği kompozisyonu içerisinde yerleri ne olabilir? Veya bir yerleri olabilir mi? Sonradan iktibas edilmek suretiyle bir kültür, bir başka kültürü nasıl özümseyebilir? Bir akültürasyon olayı yaşanmadan ( bu demektir ki, başka bir kültürün egemenliğine girmeden, böyle bir egemenliğe razı olmadan), sözü geçen kültür birliğinin gerçekleştirilmesi nasıl sağlanabilir ve bu mümkün müdür? AB’nin ilk yıllarında, ortak pazara üye olacak ülkeler arasında din birliğinin bulunmasının öngörülmesi “kültür birliği” bağlamında anlam taşıyordu. Avrupa Hıristiyan aleminde mezheplerin de farklı dinler olarak telakki edilmesi, birliği öngören ülkelerin bu konudaki titizliklerine delalet ediyordu. Din konusundaki titizlenmeden vazgeçilmesi, aslında yalnızca Hıristiyan Avrupa ülkeleri bakımından bir anlam taşıyor sayılmalıdır. Birlik’in din konusundaki titizliğinden ve temel taleplerinden vazgeçtiğine ilişkin çıkarımlarda bulunmak yanlış olur.

            İmdi AB’nin ne demeye geldiğini Birlik açısından kısaca değerlendirdikten sonra, aynı Birlik’in Türkiye bakımından ne anlama geldiği sorgulanmalıdır. Türkiye “Tanzimat’tan (1839) bu yana, siyasal alanda temel tercihini ortaya koymuştur. Bu tercih genel ifade ile Batı, daha özelde ise Avrupa lehinde oyunu vermiştir. Cumhuriyetle birlikte ise, Türkiye, kültürün istisnasız bütün alanlarında( siyasal, toplumsal, ekonomi ilah.) Batılı olmaya karar vermiş. Siyasal ve toplumsal bütün kurumlarını Batılı örneklerine göre değiştirmiş, yeniden kurmuştur. Olaya Türkiye’nin Batılılaşma serüveninin uzantısı olarak bakıldığında onun AB’ye tam üye olma hususunda kararlılık ve ısrar göstermesini anlamak mümkün görünmektedir. Fakat olay, AB ülkeleriyle ortak bir kültürü paylaşmak olarak vaz edilince, durumun hiç de, kağıt üzerinde görüldüğü kadar kolay akışmayacağı ortaya çıkmaktadır. Türkiye her ne kadar, kağıt üzerinde anayasasını ve öteki bütün temel kanunlarını Batılı örneklere göre oluşturmuşsa da, bu yetmemektedir. Batı kültürünün düşünme ve yaşama tarzlarını hayata geçirmiş olmak bundan daha fazlasını gerektirmektedir. Nitekim kağıt üzerinde “demokratik” olduğunu ileri süren bir rejim öngörülmektedir ( Anayasa,m.2). Ancak demokrasinin şartları, onun rükünleri olarak belirlenmiş olan ilkelerden daha fazlasını istiyor. Eğer demokratik bir rejimin tesisi, seçim ve temsil, genel ve eşit oy, çoğunluğun ve azınlığın birbirine tahakkümünün önlenmesi, bireysel temel hakların yasalarda yer alması gibi ilkelerle gerçekleştirilebilmiş olsaydı, bütün bu ilkelerin Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunlarında da yer aldığını ileri sürmekle işin içinden çıkmak mümkün olurdu. Ne var ki, demokrasi kendine mahsus demokratik bir kültürün mevcudiyetini gerektirmektedir. Kanunlarda yer alan ilkeler ne kadar muhkem biçimde vaz edilmiş olursa olsun, demokratik bir kültür geleneğinden gelmeyen insanların o ilkeleri hayata aktarmaları o kadar kolay değildir. Çünkü demokrasi yalnızca yasalarda vaz edilmiş olmakla gerçekleşmiyor. O, kendi kültürünün geleneklerini de talep ediyor. Nedir onlar? Bir kere klasik batı demokrasisi köleli ve köleci, sınıflı ve sınıfçı, sömürücü ve sömürgeci, ayrımcı ve ayrılıkçı bir toplumsal yapının mahsulü olarak ortaya çıkmıştır. Menfaat çatışmalarının uzlaştırılması asırlara baliğ olmuştur. Aristokratların, avamın, din adamlarının kendi çıkarlarını koruma ve diğer sınıflara kabul ettirebilme süreci ayrı bir tarihi mücadelenin konusunu oluşturur. Bütün bu mücadele kültüründen mahrum olarak insanların “demokrat olalım” diye karar almaları olsa olsa bir niyetin ortaya konulması bağlamında bir değer taşır.

Nitekim günümüz Türkiye’sinde AB’ye üye olma heveslerinin önünde onun demokratikleşmesini isteyenlerin bulunması manidardır. Onların görüşüne göre Türkiye’nin AB’ye üye olması Türkiye’nin demokratikleşme sürecini hızlandıracaktır. Fakat madalyonun öteki yüzünde de, Türkiye kendi demokratikleşme sürecini tamamlamadıkça onun AB’ye üye olmasının mümkün olmayacağı okunmaktadır. Şimdi Türkiye böyle bir dilemmayı yaşıyor ve böyle bir açmazla karşı karşıya bulunuyor. Bunun üstesinden gelmek nasıl mümkün olacak? Bazılarının ileri sürdüğü gibi, ülkelerin birliğe girerken bazı rezervler öngörmesi Türkiye için de geçerli sayılabilir mi? Ve Türkiye’nin dermeyan edeceği mazeretler dinlenebilir olur mu? Bütün bunlar, bu ülkeyi yönetenlerin üstesinden gelmek için önlerine koyması gereken sorulardır. AB’den beklenecek fazla bir yardım söz konusu olmamalıdır, çünkü birliğe girme hususunda talep sahibi olan taraf Birlik değil; fakat Türkiye’dir. Dolayısıyla yapılması gereken hususların yerine getirilmesi de ona düşer.

            Öte yandan, AB’nin Türkiye’yi nasıl bir kimlikte gördüğü de önem taşıyor. Türkiye’nin , kendini laik ve demokratik bir ülke olarak tanımlaması birlik nezdinde ne kadar itibar görüyor? Ab Türkiye’yi gerçekten laik ve demokratik bir ülke olarak mı kabul ediyor, yoksa ona Müslüman bir kimlik mi izafe ediyor? Din konusunun ab ülkeleri Avrupa Hıristiyan Ülkeleri arasında özümlenmiş sayılması ve halen mesele teşkil ediyor gibi görünmemesi, ahalisi Müslüman olan Türkiye için de geçerli sayılıyor mu? Yoksa, resmen telaffuz edilmesine rağmen Müslüman kimliği, bu konuda engel mi oluşturuluyor? Daha üye olmadan ve fakat bu sürecin başlaması arefesinde, bu ülkede yaşayan insanların hayat tarzlarında köklü değişiklikleri öngörmek isteyen uygulamalar, bu ülkede yaşayan insanlara zorla dayatılmak istenirse ne olacak? Bu durumda, bu ülke insanının geleneği nereye konulacak, demokrasi nerede yerini alacak? Değindiğimiz gibi, bu ülkeyi yönetenlerin cevap vermesini bekleyen sorulardır bunlar. Ve de cevap alınması kolay olmaya sorulardır bunlar. Çünkü taraflardan biri nezdinde mesele teşkil etmeyen bir husus, diğer taraf için mesele olabilir. Demokrasi, son tahlilde İslam kültürünün değil, fakat Batı kültürünün bir ürünü olmak itibariyle ve AB’ye girme hususunda talep sahibi olan tarafın da Türkiye olduğu hesaba katılarak yaklaşılırsa, tavizkâr olanın talep sahibi olana râci olacağı da aşikârdır.

            Türkiye kendi siyasal rejimini dinden yalıtmış olduğunu ileri sürebilir, ama bu durum, bu ülkede yaşayan insanların Müslüman kimliğini değiştirmeye müncer olmaz. AB’nin halihazırdaki üyelerinin bu bakımdan bir problemle karşı karşıya bulunmadığı belli bir şey. Her ne kadar Avrupa ülkeleri de dini bir yönetim altında bulunmuyorlarsa da, orada yaşayan insanlar, Türkiye’de yaşayan insanlar gibi bir kültür değiştirme süreci yaşamadılar. Avrupalı insanın hıristiyanlıkla, yani kendi diniyle bir alıp veremeyeceği olmadı; onlar kiliseye karşı savaş verdiler, dine karşı değil. Bu itibarla halen uyguladıkları medeni kanunları ve diğer bir çok kanunları dinsel kaynaklardan ve geleneklerden beslenebilmekte ve bu durum laiklik düzleminde mütalaa edilmektedir. Oysa Türkiye için durum öyle değildir. Bir kültür değiştirme süreci geçirmiş ve geçirmekte olan Türkiye’de, Avrupa’nın dinsel kökenli kanunları seküler bir nitelik taşımaktadır ve fakat aynı kanun mahreç ülkede dini kaynaklı bulunmaktadır. Bu demektir ki, bu ülkenin insanları, Avrupa’nın geleneklerini ve kanunlarını benimsedikleri ölçüde ortada mesele bulunmayacaktır, fakat kendi geleneğini ve kültürel kaynaklarını söz konusu etmeye teşebbüs ettiği  her defasında bir meseleyle karşılaşması mukadder olacaktır. Bütün bunlar, üye olma sürecinin hitama ermesi halinde bu ülke insanlarının karşı karşıya gelebileceği meseleler cümlesinden sayılmalıdır.

            AB’ye girme teşebbüsü esnasında Müslümanların, Müslüman kimlikleriyle ortaya çıkması söz konusu olmamıştır. Mesele AB ile Türkiye Cumhuriyeti arasında teati edilmektedir. Ancak değindiğimiz gibi, bir ülkeyi onun insanından, o insanın kültürel kimliğinden arındırarak ele almak da akla gelmez. Bu bağlamda ele alındığında, İslam ve Müslümanlar, Avrupa kültüründe içselleştirilebildiği ölçüde karşılaşılabilecek meseleler  “ifna edilmiş” olacaktır. Bu durum da, pratikte, Müslümanların İslami taleplerinden vazgeçmeleriyle kaimdir.

            Ama olaya sırf İslam açısından bakıldığında, Müslümanlar nezdinde cevabı aranması gereken sorular ortaya çıkabilir. Şu kritik sorunun bu bağlamda bir cevabı aranmalıdır: Müslüman indinde mesele, demokratik bir ortamda Müslümanlara bir yaşama imkanı sağlamakta mı odaklaşıyor? Soruyu siyasal çerçevede şöyle sorabiliriz: Kim, kimin egemenliği altında yaşamaya hazır ve razıdır? Ancak Müslümanlar Müslüman kimlikleriyle ortada bulunmadığından bu sorular şimdilik göz ardı ediliyor. Dahası Müslümanlar, İslami taleplerinden feragat ve imtina etmeyi göze alıyorlar. Dolayısıyla ortada mesele kalmamış gibi görünüyor.

            Olaya Türkiye’nin bugünkü kesitinden ve pratik mülahazalar açısından bakmamız öngörülüyorsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin AB’ye kabulüyle, İslam’ın ve Müslümanların kabulü arasında fark gözetmek gerektiğini ileri sürebiliriz. Çünkü AB’ye kabul sadedinden birinden demokratikleşmesi istenirken, ötekinden İslami taleplerinden vazgeçmesi isteniyor. İslami talepte bulunarak AB’ye üye olmaya teşebbüs etmek kendi içinde çelişkili olur. Çünkü İslami talepte bulunmak, aynı zamanda İslam’ın hukuk düzeninin yürürlükte bulunmasını istemekle eşanlamlıdır. Bu ise, Avrupa ülkelerinin hıristiyanî kültürleriyle uzlaştırılamaz bir durum teşkil eder. Oysa Türkiye’den, AB’ye girmesi zımnında demokratikleşmesi talebi, Türkiye Cumhuriyeti’nin zaten gerçekleştirmek istediği bir hedef olarak önünde beklemektedir.

            Bütün bu mülahazalardan sonra ve belirtilen tespitlerden vazgeçmeden, olayın farklı bir yönüne değinmeden kalırsak mütalaamızı eksik bırakmış oluruz. Şimdiki durumda Türkiye Cumhuriyeti’nin AB’ye üyeliğe kabul edilmesi halinde bu ülkenin insanlarının her şeye rağmen gerek düşünce özgürlüğünü kullanma açısından, gerek siyasal hakların kullanılması açısından daha rahat bir ortamın meydana geleceğine ilişkin beklentileri bulunmaktadır. Söz konusu beklentiler onların gündelik yaşantılarında da rahatlık sağlanmasına kadar (kılık kıyafetlerinde, dinlerini öğrenmelerinde var bulunan kısıtlayıcı düzenlemelere) uzatılmaktadır. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan Paris mahreçli bir haberin taşıdığı anlam, insanların bu tür beklentilerini güçlendirici bir anlam taşıyor. Haberi, bu bakımdan alıntılamakta yarar var: “ Brigitte Bardot’ya Irkçılık Cezası / Dünya sinemasının yaşayan efsanesi, Fransız sinemasının seks sembolü Brigitte Bardot’ya ırkçılık yaptığı için 30000 Fransız frangı ( yaklaşık 2 milyar 700 milyon TL) ceza verildi. Paris’te görülen dava sonunda Bardot ayrıca 20000 Fransız frangı tazminat ödeyecek. Bardot’nun Müslümanların Kurban Bayramı’na yönelik yaptığı açıklamaların ırkçılık söylemleri içerdiği kanaatine varan hakim ünlü yıldızı mahkûm etti. Bardot, ayrıca yazdığı kitabında, “Benim ülkem Fransa, benim toprağım, istila altındadır, eli kolu bağlı olarak kaldığımız Müslümanlardır.” şeklindeki ifadelere yer verdi. Bardot, kitabında Müslümanlara olan kin ve nefretini dile getirdi.”[1]

            Bu haber bence bir simge değerini taşıyor. Bir yandan insanların kutsal değerlerine dil uzatıldığında onların cezasız bırakılmayacağı bildirisi varken; bir yandan da düşünce özgürlüğü bahanesiyle ırkçılık veya din düşmanlığı yapılmasına izin verilmeyeceği bildirilmiş oluyor.

            Böylece, Türkiye’nin şimdiki haliyle AB’ye kabul edilmesi durumunda her tarafı kesen bir kılıçlar ortamına düşülmüş olacağını ifade etmiş oluyoruz. Türkiye’de yaşayan insanların her biri kendine göre bir beklenti içindedir. Bu beklentilerin bazısı gerçekleşebileceği gibi, bazısı da hüsranla sonuçlanacaktır. Ancak her halükarda her kesim Batı kültürü ile bir hesaplaşmada bulunacaktır. Böylece şimdiye kadar sırf taklidî olarak benimsenmiş olan Batı kültürüne tahkikî ve tatbikî bir boyuttan bakmak mümkün kılınmış olacaktır. Müslümanların tarihlerinde gayrimüslimlerle bir arada sulh içinde hayat sürdürmeleri onlara yabancı olan bir olgu değildir. Ancak gayrimüslimlerle bir arada yaşama tecrübelerinde Müslümanlar kaideten  insiyatifi elinde bulunduran  taraf durumunda olmuştur. Ancak şimdi İslâmî taleplerinden vazgeçmiş olan Müslümanlar bakımından insiyatifi elinde bulundurup  bulundurmamak mesele teşkil etmiyor. Mesele, bir arada yaşama halinde insiyatifi elinde bulundurmak isteyen Müslümanlar bakımından ortaya çıkıyor, ancak onların da zaten Avrupa Birliği’ne üye olup olmamak gibi bir meselesi bulunmuyor.[2]


[1] Hürriyet: 16 Haziran 2000, s.40.

[2] Rasim Özdenören / Düşünsel Duruş s.259-266

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: