h1

KASİDEDE BİR KAFİYE: aa, ba, ca, FUZULÎ

Şubat 17, 2007

Yazar: Abdullah KAVAKLI 

Başlıyorum: Kelimelerin benim dilimde ne kadar güvenilir olduğunu bilmeden yazıyorum seni. Anlamak ve kendi adıma söylediğimi yaşamak için. Başlıyorum seni anlatmaya, dilim yettiğince, gücüm yettiğince… Gönlümden acılar içinde ne kadarını çekebiliyorsam artık. İşte bu gün, bu saatte, bu anımda, bu saniyede, dağ ile dağlanmanın aynı kökten var olduğunu gördüğümde yazıyorum seni. Bir gelinciğin ortasında ki siyah ile, bunun da adı dağ iken… Ferhat’ın Şirin için dağlar deldiğinde, zamanı zamansızlık olarak defterlerime kaydettiğimde ve güneşin doğma vakti geldiğinde yazıyorum seni. “Ey gören bin dağı sabru sebatum eyleme/Nispetim Ferhat’a kim oldu bir dağ ile zebun.”

Doğum: Aşk saraylarının ihtişamını bilirim tarih sayfalarının uçsuz bucaksız köşelerinde, adının geçtiği tüm; her yerde. Çeşmelerinden bal ve süt aktığını, yalnızlığın bir tek yanında güzellik perdesine dönüştüğünü bilirim. Göğüslenen aşkların, elemlerin, açlığın, yâr için çekilen sefaletin adını yanında öğrendim. Gönül kapılarını araladığında, en büyük hakanın en soylu dostu olduğunu anladım bir gece vakti Su Kasidesinin yanında yatarken. Dertli bir günde doğmuş, doğduğun vakit bile çıkılmaz bir mısrada, tarihini düşememişti bir Kuran-ı Kerim’in arkasına. Çünkü yeni doğanlar böyle yazılırdı hayat defterine Kerbela’da. Adın Mehmet’ti. Baban Molla Süleyman… Şehir şehit Kerbela…  Ve oğuz soyunun Bayat kolundan şanlı bir nişan… Böyle yazıyordu seni anlatamayan kitaplar. Ve bunun hüznünde, senin fakirliğini gönül zenginliğinin yanına sıkıştırıp mısralarını düşürmek isteyenler vardı. Oysa bu çaba sonu olan yolun çıkar bir köşesi gibi geliyordu onlara. Sanki inanmıştım Hz. Ali’nin türbedarlığını maddiyat için yapıyor dediklerinde. Sadece mısralarına kandım; kanmanın adı gerçektir denildiğinde.

İlim: Hakkında ulaşamadıkları varmış, öyle yazıyor seni yaşamaktan gayrı bilmenin derdine düşenler. Sadece küçük yaşlarda gittiğin bir dergâhın izini bulmuşlar yazdıklarından; gerisi meçhul… Sen demişsin aşk şiirleri yazdım senelerce ve demişsin ki ilk şiirlerim altı yaşımın ikinci katında, en güzel hocanın en güzel kapısında, yâr yolunda var oldu diye. Ve bunları sen söylemişken bana kızma! Bu yüzden anlatamadığımı söylüyorum zaten seni. Sen yeter ki kızma bana. Çünkü ben seni yaşamak için yazıyorum. En ihtişamlı saraylarda, en mütevazı dostlarla aşk sofrasında, bir tuz tanesine nasip olabilmek, yâr dilinden bir tutam şifa kapabilmek için yazıyorum seni. Biliyorum “uzatma” diyorlar; “bize ne senin nasibinden”. Kalbindeki fırtınaları, yaşadığın aşkları, Leyla vü Mecnun’daki Leyla’nın kim olduğunu anlat. Söyleyemiyorum seni anlatmanın derdine düşüp seni yaşamayı bırakmaktan korkuyorum. Ve diyemiyorum ismin hayatına dair kâfi… Yazdıklarında hissedin beni anlarsınız diye. Ve korkuyorum bedduandan, seni hakkıyla yazamayan bir hattata söylediklerin çalıyor hemen kapımı: “Kalem olsun eli ol katib-i bed tahrir’in/ Ki fesadı rakamıyla surumuzu şur eyler/ Gâh bir harf kusuruyla kılar nadiri nar/ Gâh bir harf sukutuyla göz-ü kör eyler.”

Sanat: Şiir su gibiydi; en yüksek dağın doruğundan, gökten yedi beldeye yetecek suyu alır ve akardı.  Allah lütfederdi kuluna, âşıkla maşuk arasındaki bağın en güçlü hale gelmesi için bir araçtı. Böyle olmalı diyordun. Ve zaman gelmiş ilim öğrenmenin de şiirlerinin temelinde yatması gerektiğini anlamıştın.”ilimsiz şiir esası yok divar kimi olur/ Esassız divar gayette bîi’tibar olur.” Okudun! Sayfalar yüklendiğinde omuzlarına Mutlak olanın varlığı bir ağır vuruldu sırtına. Aşkın bir haysiyeti vardı çünkü. Âşık, mecaz-ı gösterir mutlak olana işaret ederdi elbette. Çünkü yedi perdenin, yedi anahtarının, yedi kilidi ve yedi muhafız… Hangi yol, hangi kapı… Kapı yoktu; aşk vardı. Yol yoktu; aşktan başka çıkar yol da yoktu. Ve tüm defterlerin mahremiyetini kelimelere, kafiyelere yükledin. Ama hiç birinde sevgiliyle aranızda olanları bize göstermedin. Yazdın: aşkı, âşık olmayı…”Mende mecnun’dan füzûn âşıklık istidadı var/Âşık-ı sadık menem mecnunun ancak adı var.”

Mahlas: Ad ve şöhret fani, baki olan ise güzellikti. Bu yüzden mütevazı bir mahlas, Fuzuli adını koymamış mıydın sen? Ya da taklidinde diğer mahlaslarının, fuzuli deyince beğenmişler miydi hiç? Bilselerdi Farsça divanının başında “fazl”’in çoğulu Fuzuli… Neyse kelimeler bazen ihanetlere ihanet eder. Çünkü Mutlak olan, varlığını bildirmek üzere indirmiştir kalplere onu. Ve kalpler katılaştığında, çamur kıvamından ayrıldığında, insanı insandan ayırmıştır; dilleri de insandan insana.  

Üç dil: Anadilin Türkçe, Arapça ve Farsça… Ve çok iyi öğrenilmiş bir edebiyat. Her üç dile de hâkim. Sanatın Allah tarafından kula bir ihsan, yol bulmada yol, kapı açmada anahtar… Bilseydim bir de perdeyle aranda ne kadar var.

Şehir: Bağdat… Bu şehir bir Şah’ın, bir Padişah’ın… Yollar kapalı… “Geldi bürc-i Evliya’ya Padişah-ı namdar” dediğinde açılmış kapılar da zaten. Artık bu şehir Osmanlı’nın… Osmanlı ise güzelliğin ve edebin şahikasında… En görkemli yerde…  Kanuni de şehrin anahtarları…

Bağdat: Güzelliğin koynuna tüm elemiyle düşer. Senelerin yorduğu veba salgını ve kimin olduğu belirsiz bu şehir, Osmanlı’nın koynuna girer. İki sevgilidir artık Bağdat ve Diyar-ı Rum. Bütün çile, şimdi umut ve yeninin hassasiyeti ve edebiyle yer değiştirmiştir. Tüm bu güzellikleri kaleme almak da sana düşer. Kanuni ile birlikte, Bağdat seferine çıkan Sadrazam İbrahim Paşa, Kazasker Kadir Çelebi, Rüstem Paşa ve Nişancı Celalzade’ye kasideler sunarsın. Kadir bilir Sultanım… Evkaf gelirinden de sana maaş… Bilmem Sultan döndüğünde zevaid kaydıyla olan maaşın ya da sen neden unutuldun. Ama yaz ki değer bilmez değil Osmanlı. “Selam verdim, rüşvet değil deyu almadılar” Şikâyetname…

Hikâye: İstanbul’a yolladığın Şikâyetname’yi Nişancı Celalzade aldığında, hemen padişaha ulaştırmak için atına binip Saray’a gitmiş. Saraya vardığında kapılar garip şekilde teker teker açılıyormuş yüzüne.  O, her zaman sorgu sual gerektirenler kaybolmuş sanki.” Destur” deyip huzura çıkmış. “Devletlûm” demiş; senelerin yorduğu gırtlağından gelen sert bir sesle. “Kulun Mehmed, dertli imiş Bağdat erkânından.” “Oku” demiş ve sayfalar çevrilip okunduğunda içi dolmuş Padişahın; yaşlarını akıtmamak için zor tutmuş kendini. Seferlerinde kaybettiği askerlerini hatırlamış; üzülmüş. Bağdat, halkına söz ile alındı; sözden dönülmez… “Tez, sözüm yerine getirile” demiş; başka bir şey söyleyememiş, yutkunmuş. Cennet mekân verdiği tüm sözleri tutmuş ve yeniden maaşın ödenmeye başlamış, karnını doyurmak için.

Ömrünün geçtiği dört şehir, Hille, Kerbela, Necef ve Bağdat. Aslında çok istemişsin bu şehirlerden çıkıp Osmanlı ülkesine gitmeyi. Bilmem kanında da vardır herhalde her şairin, biraz seyyahlık. Ama hep ekmeğine zor yetirdiğin para mesele olmuş. Kerbela demişsin değer bilmez, gitmeli bu diyardan: “Fuzuli ister isen izdiyad-ı rütbe-i fazl/ Diyar-ı Rûmı gözet ki terk-i hak-i bağdad et” diye ah demişsin.

Havanın berraklaştığı, aslında gecenin hüzün olmadığını anladığın bir yaz gecesinde, laciverdin en umutlu tonlarında aklına gelmiş. Beni anlarsa, demişsin; şehzadem anlar. Ve elerinde mürekkep, kâğıda harfler öyle bir dökülmüş ki mürekkebin altın, kâğıdın gümüş olsa, üzerinde yazdıkların elmas olurmuş. Şehzadem; demişsin. Cemaline hasret kaldım. Seni görmeye de gelemiyorum yola çıkacak param yok. Bu gönlümdeki hasrette beni sana ulaştırmıyor… (Beyazıt)

Eller semada, cevap yok…

Hikâyelerin sonu: Hep hüzün…  

Ve ben: Karşımda beni okuyan, zannetme bu kadar onun hakkında söyleyeceklerim. Koyu bir dil kullanabilmek maksadıyla sıkmak istemiyorum sizleri. Sadece birkaç kelime izin verin bana. Ona duyduğum sevgiyi yazıya aktarabilmek… Hayır! Gücüm yettiğince yazabilmek için birkaç satır dileniyorum sizden. Onunla tanışalı beş yıl, varlığının bizimle olduğunu bileli on yedi yıl oldu. Her geçen gün bir kitapta onun güzel mısralarından birine rastladım. Ve her mısrada ona daha yakın durmak için, onu yaşadım. Belki yalandı; ama bugün dahi insanların gönüllerinde bir şeylere cevap olabiliyorsa samimiyetine inanmak ve hissetmek bize düşerdi. Bende farklı olan bir şey yapmadım onun akışına bıraktım kendimi. Daha akmayı bilmiyorken…   

Eser: “kaside der-na’tı Hazret-i Fahr-ı Kâ’inât” diye başlarken naatlarına, güzeller güzeli efendimin senin dilinden çok daha güzel olduğunu anladım. Hadikat-üs Süeda da Hz. Hüseyin’i Yahya Peygambere benzerken, Leyla vü Mecnun’da kapılardan geçerken perdeyi; Beng-ü Bade de (esrar ile şarabı) Kanuni ile Şah İsmail’i, Sohbet-ül Esmar da meyvelerin birbirleriyle konuştuklarında şifayı; Matla-ul itikad’da (enfestir) itikadın doğuşunu gördüm. Arapça, Farsça divanlarının güzelliğini başkalarından dinledim. Ve inandım. Her geçen gün aşkının varlığında kandırdın beni. Her yaşayan gibi kadrin ölümünden çok sonra bilindi. Burada çektiğin sıkıntıları dile getirmek istemedim. Sadece seninle yaşadıklarımı seninle yaşamayı kastederek yazıya aldım. Derinliğini, ilmini ve sanat gücünü haddim olmadan anlatmaya kalkıştım.  Burada yazılanlardan çok daha yüksek duygularının varlığını ve bunu yaşamak için seni hissetmek gerektiğinin gerekliliğini bir daha ve defalarca seni okuyan ve seven herkese bildirmek isterim. Ayrıca eski dile hâkim olamasalar bile neler anlatmak istediğini kafiyelerine nakşettiğin ahengin söyleyeceğini belirttim. Bunun sebebinin ilk önce sanat sonra tasavvuf gelmesi gerektiğini anlattığını gösterdim. Ve sanatın üzerinde o kadar fark ettirmişsin ki kendini, hiçbir şairin etkisinde kalmamış her şiirine kendi mührünü vurmayı bilmişsin (Bu benden değil).

Sonun başı: Tarih bana göre yok… İsa’dan sonra on altıncı asırın başları…  Taun, vaat edilenle buluşma gününü hazırlamış. Bir garipmiş gökyüzü. Koyu laciverdin en hüzünlü tonları ve yetmiş altı yılın sabahı; bir varmış bir yokmuş… Bunları da yazmak yine bana düşüyor; sanki anlatmasam ölümünü ne çıkar; mezarının yerinin İmam Hüseyin’in türbesinin karşısında 0lduğunu söylesem ne çıkar. Kim gider seni görmeye benden de selam söyler. Takdir-i İlahi işte. Ama böyle olmasını istiyor editör. Yazmalıymışım yoksa bir daha nereden bulacaklarmış seni. Senin sonunu merak ederler ve hevesleri kursaklarında kalırmış. Bu dünya hep böyleymiş… Döner döner hak eden unutulurmuş.

Yine ben: Bugün şiirlerin olmasa seninle konuşamamanın hüznüne dalardım, şimdi ise seni görememenin, aşkında aşkı yaşayamamanın çilesini çekiyorum. Elveda sevgili, yorma beni… Kasidelerinde yorduğun gönlümü bir de varlığınla yorma, terk ediyorum Bağdat’ı, Hille’yi, Kerbela’yı… Terk ediyorum şimdilik seni…

Reklamlar

2 yorum

  1. […] bir kafiye arayabilir Atının kuyruğundaki […]


  2. İmrenerek okudum.Fuzuli’yi hissettim damarlarımda.Elinize sağlık..



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: