h1

Velayet Hukuku Açısından AB Meselesinin Tahlili

Şubat 17, 2007

Yazar: Hüsnü AKTAŞ

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği meselesi; sadece siyasi partilerin değil, bazı Sivil Toplum Örgütleri’nin ve AB Lobisi’nin etkisinde kalan vatandaşların da en önemli meselesi haline gelmiştir. Çağdaş uygarlık sloganını dillerinden düşürmeyen çevrelerin; Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği karşısında takındıkları tavır, inişli-çıkışlı bir seyir takip etmektedir. Bunun sebebi, Türkiye’nin mayınlı bir arazide yol almasından kaynaklanmaktadır. Batılılaşma sevdasına tutulan aydınların “Acaba Avrupa Birliği’ne üye olabilecek miyiz? Eğer AB bizi üyeliğe kabul etmezse, Türkiye’nin istikbali ne olur?” gibi soruları birbirlerine sordukları ve paniğe kapıldıkları görülmektedir. 28 Şubat süreci devam ederken korkuya kapılan ve “Biz değiştik. Artık İslamcı değiliz” diyen bazı yazarlar da, “Derhal AB’ye girelim, haklarımıza kavuşalım” gibi, akl-ı selimle izahı mümkün olmayan yorumları ön plâna çıkarmışlardır. Bu fuzuli yorumlar, modernizme dayanan hayallerin ifadesidir. Geçtiğimiz yüzyılda Halife II. Abdülhamid’in zulmünden (!) kaçtıklarını ifade eden Osmanlı aydınları da (Jön Türkler) Paris’e ve Londra’ya böyle bakıyorlardı. Şunu açıkça ifade etmekte fayda vardır: Bu yaklaşımlar, AB meselesine bir rejim, anayasa, insan hakları ve hürriyet meselesi olarak bakan ve burunlarının ucunu göremeyen çevrelerin yaklaşımıdır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği projesi, hemen gerçekleşebilecek bir hadise değildir. En iyimser tahminlere göre, müzakere süreci en az on veya onbeş yıl sürecektir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği meselesini tahlil ederken, üç önemli proplemi dikkate almakta fayda vardır.

Birincisi: Kıbrıs ve Yunanistan ile Türkiye arasındaki ihtilaflı meselelerin çözümüdür. Kıbrıs’ta belki, şöyle veya böyle bir çözüme ulaşılabilir. Ancak Yunanistan’ın “Ege Kıta Sahanlığı” konusundaki tezlerini kabul etmek ve Ortadoks-Fener Patrikanesi’nin arzularına uygun düzünlemelerde bulunmak, sanıldığı kadar kolay değildir. Türkiye’nin, AB üyeliği için müzakere takvimi almasının fazla bir önemi yoktur. Zira on-onbeş yıl süreceği belirtilen müzakere döneminde; taraflardan birisinin (muhtemelen AB’nin) diğerinin kabul edemeyeceği şartları ileri sürmesi, bazılarının ısrarla üzerinde durdukları “Medeniyetler Buluşması Projesini”(!) ortadan kaldırabilir.

İkincisi: Türkiye’nin Kafkaslar, Orta Asya ve Ortadoğu politikalarının; sadece AB’nin tercihleriyle sınırlı kalması, Hazar Bölgesi ve Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını kontrol altına almaya çalışan ABD’nin kabul edebileceği bir durum değildir. ABD’nin temel hedeflerini tesbit eden İlluminati çetesi; Türkiye’nin, Ortadoğu’da ve Kafkaslarda söz sahibi olan bir ülke haline gelmesini önlemek için elinden gelen gayreti sarfedecektir. Bazı dış politika uzmanları “Türkiye’nin hem AB’de içerisinde yer alabileceğini, hem kafkasya’da ve Ortadoğu’da kurulacak yeni ittifakların içinde önemli bir rol üstlenebileceğini” savunmaktadırlar. Bu doğru değildir. Gümrük Birliği mevzuatıyla kendisini bağlayan Türkiye; Kafkaslar, Orta Asya ve Ortadoğu ülkeleriyle olan siyasi ve iktisadi politikalarını; AB normlarıyla sınırlı tutmak mecburiyetindedir.

Üçüncüsü: Avrupa Birliği üyesi olan ülkeler için, Türkiye’nin müslüman kimliği ve nüfusu önemli bir problemdir. Vatikan Devleti’nin inanç işleri’nden sorumlu Bakanı Kardinal Ratzinger’in, “Türkiye, tarihte daima farklı bir medeniyetin temsilcisi olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu, geçmişte Viyana kapılarına dayanmış ve Balkanlar’da savaşmıştır. İki kıtayı özdeşleştirmek, telâfisi mümkün olmayan bir hatadır. Türkiye, kendi geleceğini, Avrupa Birliği’nde değil, Müslüman ülkelerden kurulu bir siyasi birlik içinde araması gerekir” şeklindeki tesbiti, AB Parlamantosu’nda görev yapan Hıristiyan Demokrat Parti mensupları için bağlayıcı bir keyfiyete haizdir. Vatikan’ın önde gelen yöneticileri arasında “Mutlak hakikatin yalnızca Hıristiyanlık tarafından temsil edildiğini, bunun dışında kalan din ve mezheplerin kafirlikten başka bir şey olmadığını savunanların” sayısı, son yıllarda bir hayli artmıştır. Bunlar arasında Alman asıllı Kardinal Ratzinger ile Fransız asıllı Kardinal Pouppard’m ön plâna çıktığını söylemek mümkündür. Görünen odur ki, Vatikan’ın maddi ve manevi desteğine dayanan “Hristiyan Demokrat Partiler”, Türkiye’nin AB üyeliğine engel olmaya gayret edeceklerdir. Bu tesbitten sonra, müslümanlarm/ gayr-i müslimlerle antlaşma ve ittifak yapmaları mümkün müdür? sualine cevap vermeye gayret edelim.

Müslümanların gayr-i müslimlerle, kendi maslahatlarına uygun olan her konuda anlaşma yapmaları veya yardımlaşmaları mümkündür. Bütün muteber fıkıh kitaplarında; gayr-i müslim olan zimmilerin hakları üzerinde durulmuş ve barış içinde yaşamayı kabul ettikleri müddetçe ; onların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerinin muhafaza edilmesinin zaruri olduğu beyan edilmiştir. Hanefi fukahası; bir müslüman ile gayr-i müslim olan zimmet ehli. arasında ticari ortaklığın (Şirket-i İnan) caiz olduğunda ittifak etmiştir. (1) Maliki ve Hanbeli fukahası; ilgili ortaklığın konusu mubah olduğu müddetçe, müslüman ile kafirin ortaklık yapabileceklerini beyan etmişlerdir. (2) Ancak velayet hukukunu tahrip eden herhangi bir siyasi antlaşma caiz değildir. Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için önce “Velayet” kelimasi ve kavramı üzerinde kısaca duralım. Arapça olan velâ kelimesi ” Sevgi, dostluk, iki şey arasında kendilerinden olmayanın bulunmaması ve yardımlaşma” gibi manâlara gelir. İbn-i Abidin: “Velayet; başkası üzerine ister istemez sözünü geçirmektir. Bu söz, velayetin fıkhi tarifidir. Bahır’da da böyle denilmiştir. Yoksa lügat itibariyle manası sevgi ve yardımdır. “(3) diyerek, lügat ve ıstılah manalarını izah etmiştir. Berâe kelimesi “ilgi ve alâkanın kesilmesi, münasebeüerin durdurulması, bağın sona ermesi” gibi, velayetin tam zıddı bir keyfiyete haizdir. Mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların, gayr-i müslimleri veli edinmeleri haram kılınmıştır. Bu hakikat muhkem nassla sabittir: “Ey iman edenler! Yahudileri de, Nasranileri de kendinize veli edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin velileridir. İçinizden kim onları veli edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah, zalimler güruhuna muvaffakiyet vermez”El Maide Sûresi: 51 ) hükmü beyan buyurulmuştur. Ayet-i kerime’de zikredilen velayet; beşeri münasebetlerle, ticari ve siyasi anlaşmalarla ilgili değildir. Yahudilerin ve Hıristiyanların egemenliklerine, yani siyasi iktidarlarına boyun eğmenin vehâmeti haber verilmiştir.

Allahü Teâlâ (cc) dünya hayatının tabii bir gereği olan bazı anlaşmaları ve yardımlaşmaları mubah kılmamıştır. Bu hakikat muhkem nassla sabittir: “Sizinle din hususunda muharebe etmemiş, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış olanlara iyilik ve adaletle muamele etmenizden (Allah) sizi menetmez. Çünkü Allah adaletle muamele edenleri sever. Allah sizi, ancak sizinle din hususunda muharebe etmiş, sizin yurtlarınızdan çıkarılmasına arka çıkmış olanlara dostluk etmenizden meneder. Kim onları dost edinizse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir” (Mümtehine Sûresi: 8-9) Davet-i Ümmet vasfına haiz olan gayr-i müslimlerle olan münasebetin adalet, iyilik ve ihsan esasına dayanması şarttır. Onların hidayetlerine vesile olabilmek için, elden gelen gayretin sarfedilmesi zaruridir. İmam Muhammed Cerir Et Taberi, bu ayetin tefsirinde haram kılmann velânm (yardımlaşma-dayanışma) müslümanlara karşı gayri müslimlerle işbirliği yapmakla sınırlı olduğunu, yani müslümanlarm maslahatlarına aykırı bir şekilde gayri müslimleri desteklemenin haram kılındığını ifade etmiştir. Kendimize sormamız gereken soru şudur: Resûl-i Ekrem (sav) dünya hayatını putlaştıran ve nevalarının peşinde koşan gayr-i müslim kavimlerle antiaşma yapmış mıdır? Müslümanların maslahatı dikate alan ve gayr-i müslimlerle barış anlaşması imzalayan mü’minlerin emiri, günah işlemiş olur mu? Eğer barış müslümanlar için hayırlı ise, mü’minlerin emiri gayr-i müslimlerle sulh antlaşması yapabilir. Ancak müslümanlar için hayırlı değilse, sulh antlaşması yapmak caiz değildir. Çünkü sulh antlaşması, sureten ve manen cihadı terketmek anlamına gelir. (4) İmam-ı Merginani “Mü’minlerin emirinin harbilerle; müslümanlarm maslahatına uygun olduğu zaman, barış yapmasında bir beis yoktur. Çünkü Allahü Teâla (cc) şöyle buyurmuştur:” Eğer onlar (kafirler) barışa meylederlerse, sen de ona (sulhe) yanaş ve Allah’a Tevekkül et!..” ( El Enfal Sûresi: 61) Resûl-i Ekrem (sav) Mekke müşrikleriyle Hudeybiye’de sulh antlaşması imzalamıştır. Zira sulh yapmak, müslümanlar için hayırlı olduğu zaman, bu manevi bir zaferdir” (5) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Peygamberimiz Efendimizin (sav) risalet görevine başlamadan önce zulmü önlemek niyetiyle bazı antlaşmalar yaptığı gibi, risâletle görevlendirildikten sonra da birçok anlaşma yapmıştır. Şimdi bunları kısaca hatırlayalım.

Hılfu’l Fudul Antlaşması; Bu antlaşmasının yapılma sebebi; zamanın Mekke eşrafından el-As b. Vail’in Mekkeye ticaret için gelen bir şahsın alacağını vermemesi ve ona zulmetmesidir. Adam yardım isteyince Zuhre, Haşim , Teym ve Murra oğulları, İbnu Ced’an’m evinde biraraya gelmişler ve zalimlere karşı mazlumların yanında yer almaya, zulmü engellemek için güçbirliği yapmaya karar vermişlerdir. Kureyşliler onların yaptıkları anlaşmaya “faziletlilerin anlaşması” manasına gelen ” hulfu’l fudul” adını vermişlerdir. Bu antlaşmayı duyan El As b. Vail korkuya kapılmış ve o şahsın alacağını ödemek zorunda kalmıştır. Hz. Peygamber (sav): “Abdullah b. Ced’an’m evinde yapılan bir anlaşmaya bizzat iştirak etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Benim için dünyanın en kıymetli eşyalarına sahip olmaktan daha değerli bir antlaşmaydı. İslâm döneminde de davet olunsaydım yine bu antlaşmaya icabet ederdim.”

Hz. Peygamber (sav) hicretten sonra müslümanlar ile Medinede yaşayan diğer insanlar arasında bir anlaşma metni hazırlamıştır. Bazı tarihçiler, Müslümanalarm birbirleriyle ve gayr-i müslimlerle olan ilişkilerini düzenleyen bu anlaşmaya “Medine Vesikası” adı vermişlerdir. Bu antlaşmaya taraf olanlar; kendilerine karşı ilan edilecek bir savaşta, birbirleriyle yardımlaşma esaslarını kararlaştırmışlardır. Buna göre Kureyş veya Kureyş kabilesiyle dayanışma içinde olan müşriklerle saldırmazlık ve dosluk antlaşması imzalanmayacak, onların Medine’ye saldırmaları halinde beraberce meşru müdafaa savaşı yapılacaktır. Anlaşmaya taraf olanlar, hiçbir zaman zalimleri desteklemeyecekleri de taahhüt etmişlerdir. Günümüzde tartışılan çok hukuklu toplum teorisi, temelde “Medine Vesikası’na” dayanan bir teoridir.

İslâm dini, bütün insanlara barış içinde yaşamalarına tavsiye eden bir dindir. Allahü Teâla’nm (cc) değişmez kanunlarını ifade eden sünnetûllah; inançlar, şeriatler, renkler ve dillerdeki farklılığı, dünya hayatının ayrılmaz bir parçası kılındığını haber vermektedir. İnsanların inanç ve şeriatlerdeki farklılıklarına şu ayetle işaret etmiştir. “…Her birinize bir şeriat ve minhac tayin ettik!.. Allah sizleri verdiklerinde imtihan için böyle yaptı. Yoksa dileseydi sizleri tek bir ümmet yapardı. İyilik hususunda birbirinizle yarışın. Allah’a döneceksiniz ve o (hesap gününde) ihtilaf edegeldiklerinizin doğrusunu size bildirecektir” (El Maide Sûresi: 48) Allahû Teâla (cc) kitabında; hidayetin ve dalâletin mahiyetini beyan etmiş, bunlardan birisini tercih etmeyi insanların hür vicdanlarına bırakmıştır. Bunun delili şu ayet-i kerimedir: “Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederdi. Şimdi sen mü’min olmaları için insanları zorlayıp duracak mısın?” (Yunus Suresi: 99) Ayrıca Kâfirim Sûresinde Resûl-i Ekrem’e (sav)”Sizin dininiz size, benim dinim bana” demesi emredilmiştir. İnsanları zorbalıkla “İslâm’a davet etmek” caiz değildir.Zira iman gönül (kalb) işidir. Zorla insanların kalblerine girmek mümkün değildir. Eğer dinde zorlama caiz olsaydı, Allah’ın (cc) insanları herhangi bir inanca mecbur ettiği ileri sürülebilirdi. Mecburiyet sözkonusu olduğu zaman, sevabın ve cezanın bir anlamı olabilir mi?

Peygamberimiz Efendimizin (sav) savaşı değil, sulhu tavsiye ettiği malûmdur .Bunun delili şu Hadisi şeriftir: “Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyin. Allah’tan afiyet dileyin. Fakat düşmanla karşılaşınca sabredin. Bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır” (6) Bazı müsteşriklerin “Dünyada yaşayan insanların tamamı müslüman oluncaya veya İslam’ın hakimiyetine boyun eğinceye kadar yapılması emredilen savaşa cihad denilir” tarifini benimsemelerinin sebebi (meâlen) şu âyet-i kerime’dir: “Kendilerine kitap verilenlerden ne Allah’a, ne âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram ettiği şeyleri, haram tanımayan, İslâm dinini din olarak kabul etmeyen kimselerle; zelil ve hakir olap kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın” (Et Tevbe Sûresi: 29) Cizye vergisini “Kafirlerin küfür üzere yaşamalarının bir cezası” gibi değerlendiren fakihlerin içtihatlarını da delil olarak zikretmişlerdir. İmam-ı Debûsî; kitap ehliyle savaşı emreden ayeti tefsir ederken şu tesbitte bulunmuştur: “Ehl-i kitap olan gayr-i müslimlerin, müslümanlarla sulh içinde yaşamalarını sağlamak için cizye meşru kılınmıştır ” (7) Cizye vergisinin hikmeti ve meşruiyeti konusunda bir değil, birden fazla içtihadın varlığı malûmdur. Müsteşrikler cizye vergisini, gayr-i müslimlere uygulanan bir ceza gibi değerlendirmişlerdir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Allahü Teâla’ya (cc) teslim olan mü’minler ile nevalarının ihtiraslarına göre hareket eden gayr-i müslimlerin, bu dünyada birarada yaşamaları mukadderdir. Davet-i Ümmet vasfına haiz olan gayr-i müslimlerle münasebetlerimizi; adalet, iyilik ve ihsan esasına göre düzenlememiz gerekir. Ancak Türkiye’nin AB üyeliği meselesi; ticari bir antlaşmadan ziyade, velayet hukukuyla ilgili olan bir meseledir. AB Parlamentosu’nun kabul edeceği her kanun, üye olan bütün ülkelerin vatandaşlarını ilzam edecektir. 2005 yılında referanduma sunulacak olan “AB Anayasası” (kabul edildiği takdirde) bütün üye ülkelerin vatandaşlarını bağlayıcı bir özelliğe haiz olacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin AB üyeliği meselesi, velâyet hukuku ile ilgili bir meseledir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: