h1

Mehmet GÖRMEZ: “Açılım Derinliği Ortadan Kaldırdı”

Nisan 28, 2007

Sayın hocam, dergimizin bu sayısında ilahiyat ve ilahiyatçı için amaç ve yöntem kavramları ne ifade etmeli sorusuna cevap arıyoruz. Gayesiz çabanın boş, usulsüz vusûlün imkansız olduğunu bilen öğrenciler olarak bu konunun her ilahiyatçının önceliği olması gerektiğini düşünüyoruz. Öncelikle bu mühim mevzuda bizimle sohbet etmeyi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. Ayrıca, bir taraftan, bir öğrencinin yapması gereken bütün görevleri yerine getirirken, diğer taraftan da bu tür sosyal faaliyetler yapmanızı tebrik ve takdir ediyorum.

Sağolun. İsterseniz, hemen, ilk sorumuzla başlayalım. Öncelikle bir durum belirlemesi yapalım. Sizce günümüz Türkiye’sinde ilahiyat ve ilahiyatçının yeri nedir?

Günümüz Türkiye’sinde ilahiyat ve ilahiyatçının yeri hakkında konuşabilmemiz için insanlık tarihinde dinin yeri nedir, İslam medeniyetinin oluşumunda dinin yeri nedir, hatta medeniyetlerin oluşumunda dinin konumu ne olmuştur, bunu bilmemiz lazım. İslam medeniyetinin sürekliliği açısından dini hayatımızın anlamı nedir? Çağdaş bilgiler içerisinde dinî bilginin konumu nedir? Bütün bu sorularda ve konularda hem insanımızın hem de insanlığın beklentileri nelerdir, bunları bilmemiz gerekir. Ancak bu beklentilere göre sorunuzun cevabını bulabiliriz. Bu açıdan bakıldığında şunu söylemek gerekir: Türkiye’de ilahiyat fakültelerinin ortaya koyduğu birikim küçümsenemez. Medrese hayatının sekteye uğramasından sonra, cumhuriyet döneminde, hem normal din eğitimi, hem de yüksek din eğitimi uzun müddet tam manasıyla yapılamamıştır. Aslında, daha Atatürk döneminde İstanbul Üniversitesine bağlı Darü’l Fünûn açılmıştır. Ancak daha sonra kapatılmıştır. Kapatılma sebebi bilinmez. Ama kayıtlarda, öğrenci bulunamadığı için kapatıldığı yazar. Eğer o gelenek başlasaydı, cumhuriyet öncesi birikim ilahiyat fakültelerine çok iyi şekilde yansıyacaktı. Ancak bu olmadı. 1949’da Ankara İlahiyat Fakültesi açıldı. Ankara İlahiyat Fakültesi geçmişten gelen geleneği devam ettirmek üzere değil, yeni bir başlangıç yapmak üzere açıldı. Yeni bir başlangıç olduğu için de, hocalarımız bize sürekli hatırlatırdı, temel İslam bilimlerini okutacak tek bir profesör bulunamamıştır. Ancak, Bosna’dan gelen, o zaman İstanbul’da ikamet eden, merhum hocalarımızın hocası Prof.Dr.Muhammed Tayyib Okiç tefsir, hadis ve fıkıh kürsülerini idare etmek üzere davet edilecektir ve öyle başlayacaktır. O zamanlar büyük tartışmalar yaşanmıştı. Ali Fuad Başgil bu tartışmalarda, bu fakültelerin geleceği hakkında şu tespitte bulunmuştur: “ Bu fakülte, yüksek din bilgini yetiştirmez. Bu fakülte, bu programı ve bu hali ile din münekkidi yetiştirir.” Ancak kuruluş aşaması nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin ortada bir hakikat var. Ankara İlahiyat Fakültesi’nin öncülüğünde, Türkiye’nin diğer fakülteleri, yüksek İslam enstitüleri ve daha sonradan bu kurumların ilahiyata dönüşmesi…bütün bu yüksek din eğitimini veren okulların Türkiye’de oluşturduğu gerçekten küçümsenemeyecek bir birikim vardır. Bu birikimin önünde olmuştur. Bir ülkede, bütün farklı alanlarda üniversiteler, elde ettikleri bilgiyi hep birlikte bir havuza boşaltırlarsa o bilgi o toplumun bütün ihtiyaçlarına cevap verir. Bu bilgi havuzunda ilahiyat bilgisinin olmayışı, o ülke için büyük bir eksikliktir. İşte, Türkiye’de ilahiyat fakültelerinin ortaya koyduğu bilgi, üniversitelerin bilgi havuzuna akamamıştır. Bunun önüne engeller konmuştur. Bu engellerin başında ideolojik tutum gelir. Bu, bilgiye salt bir ideoloji adına değer vermemekten kaynaklanıyor. Bu, birikimin önündeki ilk engel. İkincisi ise, üniversitelerimizin yapısından kaynaklanıyor. Ayrıca, bu birikimin evrenselleşmesinin önünde de bir takım engeller olmuştur. Dil problemi gibi. Batıda, İslam algısından kaynaklanan problemler vardır. Bunlardan başka, bu birikimin, tarihî mirası tam olarak yansıtamamasından kaynaklanan problemler olmuştur. Yöntem sorunu olmuştur.

Burada tam da bu sırada şunu sormak istiyorum. Bu değerlendirmelere dayanarak ve bütün bu lehte aleyhte durumları göz önünde bulundurarak, aslında ilahiyat fakültelerinin ve ilahiyatçıların hem İslam aleminde hem de özelde Türkiye’de bulunması gereken konum nedir?

Bize en çok sorulan sorulardan birisi “İslam ülkelerindeki şeriat fakülteleriyle Türkiye’deki ilahiyat fakülteleri arasında sizce ne fark var?” sorusudur.İslam alemindeki benzeri diğer fakültelerle mukayese edildiğinde, şöyle bir tespitte bulunmak mümkün: Arapça’da hüküm ve hikmet kavramları aynı kökten gelir. İslam ülkelerindeki fakültelerin kahir ekseriyeti, belki istisnalar var ama, daha çok hüküm kavramı etrafında dolaşır. Ancak Türkiye’deki ilahiyat fakültelerinin verdiği eğitim daha çok hikmet kavramı etrafında dolaşır. Bir sorun var ki hüküm öğrenilmeden hikmet bilgisine geçilmez. Yani hüküm bilgisi, hikmet bilgisini önceler. Hikmet bilgisi ikinci basamaktır. Hüküm bilgisi bakımından ve o bilgiye ulaşmanın yöntemleri bakımından sorunlar var. Ancak hikmet bilgisi bakımından önemli çalışmalar yapıldığını düşünüyorum. Hatta İslam ülkelerinde yapılamayan bir çok çalışma yapılmıştır. Fakat söylediğim gibi yöntem sorunu var. Bu sorunu şöyle açıklayabiliriz. Bizim hocalarımız, bize tarihî mirası bir çok yönüyle aksettirdiler; ancak biz öğrencilerimize bu mirası tam veremedik. Biz üçüncü nesiliz. Bilhassa birinci ve ikinci nesil hocalarımız bizlere İslam bilgi mirasını yeterince verdiler ve onlara ulaşmanın yollarını da gösterdiler. Ancak biz bunu yapamadık. Biz, tarihî mirasın kendini vermek yerine, bu mirasın toptan ve yüzeysel eleştirisini öğrettik. Bunun altını çiziyorum. Tarihî mirasın ne olduğundan çok, ne olmadığını öğrettik. Eldeki bilgiyi eleştirmeden, kritiğe tabi tutmadan değerlendirmek olmaz; ama bu farklı bir durum. Eleştiriden eleştiriye fark var. İşte bu durum, tarihî mirasın önündeki en büyük engeldir. Nesillerle tarihî bilgi mirasının önündeki en büyük engel yüzeysel bir değerlendirme yaparak, orada bir şey bulunamayacağını göstermek, öğretmek, bunun propagandasını yapmaktır. Öyle olunca insanlar, o mirasın içine girerek bir şey öğrenemezler. “Zaten biz ondan alacağımızı aldık, o geçmişte yapacağını yaptı, geleceğe ışık tutması mümkün değil. Ben geleceğimi aydınlatmak için halimin bilgisini bulmalıyım, çağdaş bilgiyle donanmalıyım.” anlayışına varır. Halbuki geçmişin bilgisini alamayan, geleceğe ışık tutamaz. Büyük bir geleneğe dayanmayan insanın, geleceğe ışık tutacak bilgileri keşfetmesi de mümkün olmaz.

İlk iki nesil size bu bilgi hazinesini aktarabilmişken, üçüncü kuşağın daha sonrakilere aktaramamasının sebebi nedir?

1990’lı yıllara geldiğimizde Türkiye’de ilahiyat fakültelerinin köklü bir değişime ihtiyacı vardı. Bir açılım yapmaya ciddi bir ihtiyaç vardı. Aslında açılım da gerçekleşti. Ancak, yatay açılım dikey derinliği ortadan kaldırdı. Olumsuz yönde etkiledi. İnsanlar, tarihte elde edilen bilginin önemi konusunda inançlarını kaybettiler. Oraya gitmenin, derinlik olup olmayacağı konusunda kuşkuya düştüler. İlahiyat fakülteleri, diğer bilgileri, sosyal bilimleri de kuşatayım derken dikey derinliğini kaybetti. Böyle olunca, artık geçmiş mirası öğrenciye anlatma imkanı olmadı. Hoca, yurtdışından, batıdan bir filozofun bir tespitini, bir yıllık tefsir dersinde anlatmayı, tarihteki bütün müfessirlerin bütün birikimlerini anlatmaya tercih etti. Böylece o bilgi sonrakilere yansıyamadı.

Madem durum bundan ibaret, o halde ilahiyat mensuplarının tekrar derine inmeleri, dikey yönde gelişimlerini sağlamak mı gerekir?

Amaç, iyi öğretmen mi yetiştirmek, iyi din görevlisi mi yetiştirmek, yoksa amaç, hem geçmiş mirası da içine alacak şekilde hem çağdaş donanımı olan, İslami ilimlerde mütebahhir insan mı yetiştirmek? Bu çok önemli. Birisi pratik ihtiyaca yöneliktir. Diğeri ise mirasın, geleneğin devamıdır. Siz eğer birinci şıkkı amaç edinirseniz, yani sadece öğretim tekniklerini bilen bir öğretmen yetiştirmeyi yahut, namaz kıldırmayı iyi yapabilen bir imam yetiştirmeyi hedef alırsanız, ilahiyat fakültelerini bir nevi eğitim fakültelerine dönüştürmüş olursunuz. Ama ikinci şıkkı amaç edinirseniz, hem onu gerçekleştirirsiniz hem de toplumun o yöndeki pratik ihtiyacını karşılarsınız. Bütün bu ilimlerde derinleşmiş insan yetiştirirseniz, klasik ilimleriyle çağdaş ilimleriyle hepsinde derinleşen ilim adamları yetiştirmeye yönelirseniz, daha sonra o bilginin üzerine malum kurumlar bir hizmet içi eğitimle çok rahat o teknikleri kazandırırlar. Milli eğitim hangi malzemeleri kullanacağınızı  öğretir, hangi yöntemle o bilgiyi vereceğinizi öğretir. Diyenet İşleri Başkanlığı biraz kıraat, tilavet, hitabet öğretir. Ve siz daha önce fakülteden edindiğiniz engin bilgiyi her iki yerde de en iyi şekilde kullanırsınız. Ancak fakülteleri, işin sadece teknik kısmını veren kurumlara dönüştürürseniz, öğrenci o teknikleri öğrenir ama onlar vasıtasıyla hangi bilgiyi vereceği sorun haline gelir. Ben günümüzde ilahiyat fakültelerinin daha ziyade birinci amaca yöneldiğini görüyorum. Halbuki ilahiyat fakültelerinin geleceği açısından, Türkiye’nin geleceği açısından diğer amaç çok çok daha önemlidir. Biz alabildiğine İslami ilimlere yönelelim, alabildiğine klasik mirasımızı öğrenelim, o klasik mirasımızı çağdaş bilgiyle destekleyelim, oradan içtihad seviyesinde bilgiler elde edelim, ondan sonra yetiştirdiğiniz elemanlar hangi kurumda çalışacaklarsa, o kurumlar bir hizmet içi eğitimle teknik bilgiyi verirler ve onu uygulamaya koyarlar. Son yıllarda fakülteler tamamen birinci amaca yönelince, hocalar da kendilerini buna göre ayarladılar, prıgram ve müfredatlar buna göre değişti, ders sayıları buna göre belirlendi. Durum böyle olunca 1950’lerden 1990’lara doğru yükselen ilahiyat eğitimi kendi alanlarında yüzeysel kaldı, derinliğini kaybetti.

Peki sizce, derslere de giriyorsunuz, kendi gözlemlerinizle, bugünkü ilahiyat öğrenci kendi kalsik mirasını değerlendirerek çağdaş düşüncelerle buna katkı sağlayarak yeni açılımlar kazandıracak bir öğrenci profili çiziyor mu?

Bilhassa son sınıfa geldiklerinde öğrencilerimizin çok büyük bir acı yaşadıklarına şahit oluyorum. Öğrencilerimiz de son sınıfa geldiklerinde İslami ilimlerin temel kavramlarından, kaynaklarından bile mahrum kaldıklarını görünce ve sadece sathi bir takım teknikleri öğrenmiş olmaktan elbette büyük bir acı duyuyorlar. Bu noktada öğrencilerin hazır olmasından çok müfredatın, programın, hocaların topyekün öğrenciyle birlikte karar vermeleri gerekiyor.

O zaman biraz somut olarak düşünelim. Söylediğiniz amaca yönelik ilahiyatın mevcut müfredatında ne gibi değişiklerin yapılması gerekir? Örnekler vererek konuyu açabilir miyiz?

Cevap: Ben ilahiyat bilgilerini ikiye ayırıyorum. Bir, sadece bilgi edineceğimiz bilim alanları var, bir de bu ilimleri nasıl öğreneceğimizi, nasıl kullanacağımızı, onlardan nasıl sonuçlar çıkaracağımızı öğreten bilimler var. Bilhassa her disiplinin bir usulü var. Bu usüllerin öğretilmediği kanaatindeyim. Öğretilmediği için de geliştirilemediğini düşünüyorum. Eğer öğretilirse, bu konular da içtihadi olduğu için, hocanın ve öğrencinin katkısıyla o yöntemler geliştirilebilir. Ben özellikle hazırlanacak bir programın salt bilgi yüklemekten çok, İslami ilimlerin nasıl öğrenileceğini, nasıl elde edileceğini, nasıl anlaşılacağını ve nasıl yorumlanacağını öğreten usullerin öne alınması gerektiğini düşünüyorum. Bir de çok önemli bir husus var ki, Arapça öğrenilmeden İslami ilimler öğrenilmez. Bunu herkes biliyor. Ancak herkes şunu da çok iyi biliyor: Türkiye’de ilahiyat fakülteleri hiçbir zaman Arapça’yı iyi öğretememiştir. Bu çok acı bir durumdur. Mesela, Türk cumhuriyetlerinden, balkanlardan gelip bizim fakültelerde okuyup dönen ve gidip kendi bölgelerinde müftü olan insanlar var. O kadar zorluk çekiyorlar ki… Bununla beraber temel İslami ilimlerin ve bunların temel kavramlarının inşa edilmesi lazım. Tabi, öte yandan bu bilgilerin çağdaş bilgiyle desteklenmesi gerekir. Çağdaş bilgi ve yöntemler ancak tarihi mirasımızdan elde ettiğimiz bilgilerle birleşince hayatiyet kazanır. Mesela, Ankara İlahiyat Fakültesi’nin çok ciddi bir felsefe geleneği vardır. Cumhuriyet döneminin felsefe hocalarının büyük bir kısmı Ankara İlahiyat Fakültesi menşelidir. Ancak temel İslam ilimlerindeki geleneğimizin sekteye uğramasıyla beraber felsefe geleneğimiz de sekteye uğradı. Paralel olarak orada da derinliğimizi kaybettik. Bu açılardan müfredatın yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.

Mevcut ÖSS sistemini düşündüğümüz zaman, ilahiyat fakültesinde okuyan imam hatip menşeli öğrenciler, isteyerek ya da istemeyerek bu fakülteleri tercih etmek zorunda kalıyorlar. Dolayısıyla bu fakültelere, imam hatip liselerinin en başarılı öğrencileri geliyor. Bu durum size, ilahiyat fakültelerinin geleceği hakkında neler düşündürüyor?

Ben ÖSS sisteminin ilahiyata gelen öğrenciler için bir ölçü olduğunu düşünmüyorum. Ancak bu bir vakıadır ki, dediğiniz gibi ilahiyat fakültelerine şu anda imam hatip liselerinin birincileri ve en başarılı öğrencileri geliyor. Üzülerek söyleyeyim ki, o öğrencilerin gelmeye başladığı tarih ile fakültelerin yatay alanlara yayılıp kendi alanlarında derinliğini kaybetmeye başladığı zaman birbirine denk geldi. Ve baştan beri anlatmaya çalıştığım sebeplerden dolayı biz bu potansiyelden yararlanamadık. Geçmiş dönemlerde yetişen ve bugün Türkiye’nin pek çok yerinde, pek çok alanda başarılı ilahiyat mezunları vardır. Maalesef , bugünkü ilahiyat fakülteleri bu başarıları elde edecek güçte değil. Ancak bu, öğrencilerin suçu değil, fakültelerin suçudur. Eğer fakülteler, onları sadece teknik bilgilerle donatıp göndermeyi hedef olarak seçmeyip gerçekten bu arkadaşların potansiyelinden İslami ilimlerin derinlemesine tahsili yönünde istifade etseydi, o zaman çok daha farklı bir tabloyla karşı karşıya olurduk.

Hocam, ilahiyat fakülteleri öğrencilerinde bir isteksizlik sorunu var. Öğrenciler heyecanını kaybetmiş gibi. İlim yolculuğunun ayrılmaz parçası olan bu iştiyakı ve ihlası kaybetmeye mi başladık?

Hakikaten biz, dinî bilginin metafizik boyutunu kaybettik. İşin gönül boyutunu kaybettik. Salt akademik amaçlarla İslami ilimler tahsil edilmeye başlanınca, bilginin niteliği değişti. Böyle olunca bilgi sahibinin konumu da değişti. Halbuki bizde bilgi, aynı zamanda bir ahlak ve sorumluluktur. Bütün hadis külliyatında “kitabu’l ilm”ler vardır. Eğer bir ilim amele dönüşmüyorsa, orada sorun vardır. Sadece amele dönüşmesi yetmez, bir ihlas ve samimiyete dayanması gerekir. Dolayısıyla klasik çağlardaki bilgiyle modern zamanlardaki bilgi arasında böyle bir fark ortaya çıktı. Bu da ciddi bir sorun olarak duruyor. Ben öğrencilerimize şunu tavsiye ederim: Sadece bilgiyle bu derinlik elde edilmez. Aynı zamanda bu bilginin yaşanan bir ahlaka, sorumluluğa ve erdeme dönüşmesi gerekiyor.

Son olarak eklemek istediğiniz şeyler var mı?

Hem Türkiye’deki gelişmeler hem de dünyadaki gelişmeler, dinî bilgiyi ilahiyat bilgisini çok önemli kılmaktadır. Bunu öğrencilerimize yönelik söylüyorum: Gerçekten bugün, bütün dünyada, iyi yetişmiş bir ilahiyatçı kadar aranan bir kimse yoktur. Fakülteler herşeyi vermez. Fakülteler anahtar verir. Çok hızlı bir şekilde anahtarları alarak kendi kendilerini yetiştirmeleri, önlerine çıkan bütün fırsatları değerlendirmeleri gerekiyor. Her arkadaşın kendine özgü programı olmalı. Fakültenin dışında da gece gündüz İslami ilimlere zevkle yönelerek, ne kadar derinlere inerse, inci mercanı o kadar fazla bulur. Onun için her öğrenci arkadaşımızın bütün bunları dikkate alarak, hem mevcut eğitim öğretim sisteminden kaynaklanan sorunları bilmesini, hem de Türkiye ve dünyadaki ihtiyaçları göz önünde bulundurarak kendisini geliştirmesini öneririm.

Röportaj: Abdullah KAVAKLI, Bilâl DEĞİRMENCİ, Hadi Ensar CEYLAN

Reklamlar

5 yorum

  1. ÖNCELİKLE ŞUNU BELİRTMEK İSTİYORUM BU MAKALENİN YAZILIŞ TARİNE BAKIYORUM DA BEN BU YAZIYI OKUMAK TA ÇOK GEÇ KALMIŞIM BEN ŞUAN HARRAN İLAHİYAT FAKÜLTESİNDE OKUMAKTAYIM BU YAZINIZDA TAM ANLAMIYLA GERÖEKLER YAZILMIŞ BEN ASLINDA ŞUAN İLAHİYATÇININ TOPLUMDA Kİ YERİ VE BİR İLAHİYATÇI TOPLUMDA İLAHİYATI NASIIL TEMSİL EDEBİLİR KONULU BİR ARAŞTIRMA KONUSU ÜZERİNDE ÇALIŞIYORDUM VE YAZINIZA ULAŞTIM VE GERÇEKTENDE BU YAZIDAN ANLATACAĞIM ÇOK ŞEY OLDU HOCAM TEŞEKKÜR EDERİM.


  2. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İDKABÖ böümünden 2004 yılında mezun oldum.Şu an Kastamonu’da öğretmenlik yapıyorum.Çok değerli hocamız Mehmet GÖRMEZ Beyefendi eşsiz üslubu ile duygularımıza tercuman olmuş.Göreve başladığım günden bu yana eksiklerimi kapatmak için uğraşıyorum.Ama bunca gayret dört yıllık nitelikli bir eğitimin üstüne koyulabilirdi.Fakülte yıllarında öğrenilebilecek en temel bilgiler mezuniyet sonrasına bırakılmayabilirdi.Herşeyin daha güzel olması dileği ile kıymetli hocamıza saygılar sunuyorum.


  3. klip tv indir


  4. Evvela Selam; Badehu Kelam!
    Sayın Görmez Hocam;İnşaAllah’u Taala,bu Röportajınız
    daki ifadelerinizin tatbikcisi; M.Ş.Eygi’ye vermiş olduğunuz cevapların, Ehl-i Sünnet nöbetcisi olursunuz. Yeni görevinizde; Hakk’ı Hakk bilip ona ittiba da, Batılı batıl bilip ondan içtinap etmekte
    muvaffak olmanızı niyaz ederim.
    Mevlam elbet güzel eyler!
    Bakalım kulları neyler!?
    Bu Kul sizi takip ediyor;
    Çekinmez acı söyler, Zaman gösterir; Ne söyler…



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: