h1

Mübtelâ

Nisan 28, 2007

Yazar: Yasin Ramazan

Karşında eriyen bir buz dağı var henüz fark edemediğin. Fark etmediğin desem herhalde çok acımasız olacağım, ya da sen olacaksın.

Susmanın o büyülü atmosferinde gözlerimi konuşturmak isterdim ama , gözlerin konuşmadığı gibi, dinlemiyor da beni. Gözlerin, bir dağ yamacında korkuluk gibi görünüp korkutuyor beni. Her korkunç nesnedeki çekicilik onlarda da var. Çekiyor; o yaralayıcı ifade ile “mübtelâ” edip, gönül kıskacına bırakıyor bir ömrün basamaklarında teker teker. İznini almadan, yanıma aldığım hayal ve gerçek arası bir buğudan ibaret gözlerini, iznimi almadan çekip alıyorsun benden.

I.

Muradını; bir sedef kalem ile kandan mürekkeplere bandırarak bir şeffaf kağıda yazsan, güvercinler pencerende, onu tutup bana getirmek için. Gönül telini bu cihanda titreten ne varsa, bir kelime ile izah edebilirsin elbet; ve elbet billurdan kalelerinden çıkıp bana o hayat bûsesini bahşedebilirsin. Etme; gam değil, ama bekletme.

II.

Üstüne ipek yorganlar çektiğin nefeslerinle aç bu sahneyi. Perdelerin kapanıp perdelerin, perdelerin açıldığı ve sonsuz bir oyunun oynandığı bu sahne, bir nefesine bakıyor sadece. İki dudağın arasından süzülebilecek tek bir nefes, tüm geçmişi silip, tüm geleceği inşa edecek.

III.

Bırak tuzlu kalsın denizler… Gözyaşlarını tuzlu kılan her ne ise, ondandır tuzu belki de. Bir devin gözyaşlarından, bir ormanı çıkaran bu yer, bu zaman; elbet kuracaktır yine düzenini; tuzunu atacaktır bir yerlere. Tuz, senin elinden çıkıp benim damarlarıma girdiğinden beri susuzluğumu giderecek bir damla su ararım. Varsa bir damla suyun, bana bahşeder misin; onu sorarım.

IV.

Taşıdığın tozların zerrelerinde dolaşmayı, her adımında acıyla uyanıp senden uzaklaşmayı ve her dönüşte hasretle kucaklaşmayı mı revâ görüyorsun bana? Dağların o inatçı duruşu, bir çağlayana nasıl haz veriyorsa, haz alıyorsun sanki bu gidip gelmelerden. “Gelme” derken, yanlış anlama; gelmekse niyetin, neden ben gideyim?

V.

Ellerine aldığın o sıcak ve yumuşak şey benim kalbim. Tuttuğunu biiyor musun bilmiyorum ve bildirmiyorum. Sen biliyorsun ki, kalp bir daha çarpmaz olmuş, bırak ben bilmeyim. Umut, damarlarımı tıkayıp, o en çirkin yüzüyle çıkmasın karşıma.

VI.

Lâl olmuş dilim sana dilim sana giden tüm yolların başlarında. Sözler kifayetini kaybetmiş, sarhoş, serkeş, dilhûn… Aşk şarabını, değil içmek; o şarabı gördüklerinden beri sözcüklerin her biri bir yanda; birleşmek bilmiyorlar. Onları tutuşturan bu alevi nasıl yaktın? Bilmiyorum, bildirmiyorsun. Son hecemi söylüyorum:

VII.

Aşk.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: