h1

Müslüman Saati

Nisan 28, 2007

Yazar: Ahmet HAŞİM

İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan yayılmaların en gizlisi ve en etkilisi yabancı saatlerin yaşamımıza girişi oldu. ‘Saat’ten amacımız, zamanı ölçen gereç değil, fakat zamanın kendisidir. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve görenekten esinlenen bir beğenimiz olduğu gibi, bu yaşam biçimine göre de ‘saat’lerimiz ve ‘gün’lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını tan parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları belirlerdi. Madenden sağlam kapaklar altında saklı tutulan eski suçsuz saatlerin yelkovanları, yorgun böcek ayakları biçiminde, güneşin gök üstündeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin sayıları üstünde yürürler ve sahiplerine, zamanı aşağı yukarı bir doğrulukla bildirirlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler, orada açan, sağa ya da sola eğilen güneşten renkli çiçeklerdi. Yabancı saati alışkanlığından önce bu ülkede, iki ucu gecelerin karanlığıyla kapkara olan ve sırtı, çeşitli vakitlerin kırmızı, sarı ve lacivert ateşleriyle yol yol boyalı büyük bir canavar durumunda, bir gece yarısından öteki bir gece yarısına değin uzanan yirmi dört saatlik ‘gün’ bilinmezdi. Işıkta başlayıp ışıkta biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslüman’ın mutlu olduğu günler, işte bu günlerdi; onurlu günlerin olaylarını bu saatlerde ölçtüler. Gerçi, astronomi ölçülerine göre bu ‘saat’ ilkel ve yanılmalı bir saatti. Fakat bu saat, anıların kutsal saatiydi. Batılı saatin geleneklerimiz ve işlerimizde benimsenmesi ve Doğulu saatin gerilere düşüp camilere, türbelere ve zaman ölçen kurumlara (muvakkithane) bırakılmış, işe yaramaz bir ‘eski saat’ durumuna gelişi, yaşama bakış biçimimizde korkunç bir etkiye sahip olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz kervanların yola çıktığı ve orduların düşman kentlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, yaşamı çevremizde özgür bırakan geniş, bağlantısız arkadaşlardı. Gelen yabancılar ise yaşamımızı bozup onu bilinmeyen bir ilkeye göre yeniden düzenlediler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir duruma getirdiler. Yeni ‘ölçü’ bir deprem gibi, zaman görünümlerini çevremizde altüst ederek, eski ‘gün’ün bütün engellerini yıktı ve geceyi gündüze katarak mutluluğu az, güçlüğü çok, uzun, bulanık renkte bir yeni ‘gün’ ortaya koydu. Bu, Müslüman’ın eski mutlu günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında olabildiğince çok çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük uygarlıkların acı ve sonu gelmez günüydü. Unutulan eski saatler içinde eksikliği en çok özlemle anımsanan saat akşamın on ikisidir. Artık ‘on iki’, solgun yeşil gök altında, ilk yıldıza karşı müezzinin Müslümanlara seslendiği, sokakların lacivert bir sisle kapandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların yeraltı odalarından çıkıp uçuştuğu o etkili ve titrek saat değildir. Akşam anlayışından koparak, öğlenin sıcağında ya da gece yarılarının karanlığında var olmayan bir zamanı bildiren bu saat, şimdi yaşamımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, Müslüman akşamının üzüntülü ve gösterişli dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı ‘gün’ün getirdiği geçim biçimi de bizi gün doğuşu dünyasından uzak bıraktı. Başka ülkelerde tan ağarmasını yalnız kırdan kente sebze ve yemiş getirenlerin bön gözleriyle acı çekenlerin şişkin kapaklar içinde bakan kırmızı ve dağınık gözleri tanır. Bu zavallılar için gün doğuşunun parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan yaşam ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ışıktır. Oysa gün doğuşunun saati, Müslüman için düşsüz bir uykunun sonu ve yıkanma, tapınma, sevinç ve umudun başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi tan ağarışının en güzel görüntülerindendir. Kubbe ve minareleri
o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en kutsal anlamı veren o şaşırtıcı mimarlığı anlamış değillerdir. Esmer camiler, gün doğuşuyla göksel bir altın ve göksel bir çini ile kaplanır ve İslam ustalarının tamamlanmamış yapıtları o saatte bitirilir. Bütün tapınaklar içinde güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en önce görmek için havalarda yükselir. Şimdi, ne yazık, eski ‘saat’le birlikte akşam da, gün doğuşu da bitti. Birçoklarımız için, tan ağarması gecedir. Ve birçoklarımızı güneş, yeni ve anlaşılmaz bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü yaşamımıza sokulan yeni ve kötü günün eşiğinde çömelmiş, hınç, istek, tutku ve kıskançlık sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık tan ağarışını yalnız kümeslerimizdeki dargın ve kurumlu horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir dünyanın vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde yitmiş kişileriz. 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: