h1

Niçin Keşf-i Kadîm

Nisan 28, 2007

Yazar: Dücane Cündioğlu

1258-1914 yılları arasının “İslam ilim ve fikir mirasının kayıp halkası” olarak telakki edilmesi, gerek Batı dünyasında gerek İslam dünyasında neredeyse tartışıl(a)mza bir muârefe halini almış bulunuyor ne yazık ki! Bu yanlış ve yanıltıcı yargıyla alakalı olarak birçok yazı yazdım ve sadece Batılıların veya İranlı yada Arap müslümanların değil, “kayıp halka”nın tabii bir devamı olmak haysiyetiyle yola koyulacakların (!) dahi kendi bilgi miraslarını gafletle reddederek anu anlatmak imkanından kendilerini mahrum edişlerine defalarca işaret etmeye çalıştım.

Batı’da aydınlanma adı verilen gelenek karşıtı kopuş, esas itibariyle Batı felsefî mirasının “ulus dillerde yeniden inşası” anlamını taşır; başka bir deyişle Kıta felsefesi, Avrupalı ulusların Kıta’nın bilgi mirasını aralarında paylaşmayıp Almanca, İngilizce, Fransızca, İspanyolca olarak yeniden üretmeleinden ibarettir. VE esas itibariyle orada söylenilmiş yeni birşey de yoktur! bütün yapılan, Latince yazılı bulunan malûmatın İslam bilgi geleneğine ait unsurlarla harmanlanıp sözgelimi Almanca evya Fransızca ya da İngilizce olarak dile getirilmesi, bu ulus dillere kadîm felsefenin temel sorunlarını dile getirecek kabiliyetlerin kazandırılmasıdır. Nitekim böyle de olmuş, Batı metafiziği Tanrı’yı dışarıda bırakacak şekilde (dünyevîleşerek) ve tek tek ulus dillerde yeniden formüle edilmiştir.

Osmanlı imparatorluğu’nun yıkılış sürecine girmesiyle birlikte İslam Medeniyeti; Arap, İran, Türk felsefeleri olarak tanımlanmaya, yani atomize edilmeye çalışılmış; Batılılar önce Arap Felsefesi, Arap Tarihi, Arap Müziği vb. gibi tasniflerle İslam medeniyetinin bütünlük ve süreklilik vasfını yok etmeye uğraşmışlar; sonra siyasi parçalanma bu kurmaca tasniflerin işini kolaylaştırdığından kendileri aradan çekilinde her unsur kendi tarihini, kendi felsefesini, kendi astronomisini, kendi matematiğini, kendi müziğini, kendi hususi geleneklerini, esasen sadece bir parçası oldukları o koca bütünü temsilen öne çıkarmak gibi lüzumsuz gayretkeşliklerde bulunmuşlardır.

modern ulus devletolgusunun ürettiği sosyal ve siyasi bilinçbu yaklaşımlara meşruiyet kazandırmakla kalmamış, aynı zamandsa İslam coğrafyasında birbirinden yalıtılmış bir biçimde oluşan bağımsız adacıklarda, güya sadece bu adacıklara mahsus tarihler yazılmaya başlamıştır. tarih yazıcıları, kendi bütünlüğünden kopuk olarak salt bir ulusun, salt bir devletin, salt bir vatanın tarihini yazmayı marifet bildiklerinden, bir tek ulusa, bir tek devlete, bir tek vatana ait müstakil bir tarih, müstakil bir bilim geleneği, müstakil bir düşünüş tarzı, müstakil bir din ve dünya tasavvuru üretmek amacıyla tarihsel bütünlük ile sürekliliği istedikleri gibi çarpıtmışlar, bu çarpıtılmışlık içerisinde dünyaya gözlerini açanlar ise ister istemez o kadîm ve sahîh bütünlük ve sürekliliğin takipçiliğini yapamaz hale gelmişlerdir. çünkü İmparatorluk ufkunu kaybetmiş olanların, siyaseti hilafet yerine devlet, adalet yerine eşitlik terimleriyle tartışmak gafletine düçar olmaları gibi, İstanbul (Payitaht) ufkunu kaybedenler de tarih ve coğrafya tasavvurunu millet yerine ulus ölçeğinde ele almak hatasını işlemişlerdir.

“Yeni birşeyler söylemek” iddiadıyla ortaya çıkanlar, farklı bir medeniyetin sözcülüğünü yapar hale düştüklerini bile farketmeksizin egemen olanı evrensel lan mertebesine çıkardıkları gibi, “Hak taaddüd etmez!” düsturunu unutup birdenbire başka başka hakikatler olabileceği yalanıyla kendilerini aldatmayı tercih etmişlerdir.

bu toprakların çocukları Ben Hakikatim demeyi unuttukları günden berii yeni birşeyler söylemeye, yeni birşeyler ortaya koymaya çalışıyorlar ama yaklaşık bir asırdır ne yeni birşeyler söylüyorlar, ne de yeni birşeyler ortaya koyuyorlar. yeni birşeyler ortaya koymayı marifet addettikçe, o ortaya koyduklarını zannettikleri yenilikler, kendi dünyalarının değil, egemen dünyanın kabul ve takdir edebileceği lâfazanlıklardan öteye gitmiyor.

Evet, bu toprakların çocukları, yeni birşeyler ortaya koymayı marifet addettikçe, bir türlü kendileri kalmayı beceremiyorlar; bir türlü tarihlerini ve coğrafyalarını kendi bütünlüğü ve sürekliliği içinde algılayamıyorlar. yapısal bütünlüğü parçalanmış, tarihsel sürekliliği kesintiye uğramış böylesi bir dünya tasavvuruna saplanıp kaldıkça da yeniden ve bir daha o muhteşem İmparatorluk ufkuna, o muazzam İstanbul ufkuna yerleşmek imkanını ele geçiremiyorlar. oysa bir kez, evet bir kez o ufuktan dünyaya bekmayı denerlerse, eksik parçalar yerini bulacak ve keşf-i kadîm çabası daha önce olduğu gibi bugün de kendilerine güç ve kuvvet verecektir!

Kadîm olanı keşfetmek, yeni olanı ortaya koymaktan belki daha güç ve fakat hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki çok daha asil bir çabadır! Tarih, bugüne değin, kadîm olanı keşfetmek için çaba sarfetmeyen hiçbir toplumun yeni birşey ortaya koyduğuna tanıklık etmedi.

İşte zaten bu yüzden bu toprakların çocuklarının öncelikli görevi vaz’-ı cedîd değil keşf-i kadîm olmalıdır!

Yazarın izni ile aynı adlı kitaptan iktibas edilmiştir. 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: