h1

ÖZGÜN VE ÖZGÜR SESLER

Nisan 28, 2007

Yazar: Atasoy MÜFTÜOĞLU

İslami, insani, sorumluluk taşıyan herkesin, içerisinde bulunduğumuz tarihsel iklimin/zeminin farkında olması gerekir. Küresel tiranlığın dünya ölçeğinde süren denetimi ve baskısı, doğru düşünme, doğru algılama çabalarını bir şekilde engelliyor, algılarımızı iletişim sistemi etkilediği için yanlış yönlendirebiliyoruz. Düşünce,araştırma ve inceleme çabalarının yerini paranoya ve isteri alıyor. Medyatik dünya, bilgilerimizi ve bilincimizi çoğaltmıyor, derinleştirmiyor, yalnızca haber veriyor. Medyatik dünya, her tür kötülüğü, hayasızlığı, ahlaksızlığı, vahşeti sıradanlaştırıyor; toplumlarımızı türdeşleştiriyor, kültürsüzleştiriyor, duyarsızlaştırıyor, nesneleştiriyor, insanımız üzerinde uyuşturucu etkisi uyandırıyor ve toplumlarımızı hedonist hayat tarzına özendiriyor.

Medyatik dünya, hiçbir alanda ahlaki değer yargılarına yer vermiyor. Doğrudan iletişimin yerini, elektronik iletişim alıyor. Bu durum, insanları yalıtılmış hayatlar yaşamaya sevk ediyor. Medyatik dünya, anlık, ucuz, yapay, sahte ilgiler, tutkular ve zevklerden oluşan popüler bir kültür iklimi oluşturuyor. Böyle bir kültür ikliminde ahlaki sınırlar pervasızca ihlal ediliyor; hayatımızın ruhani ve manevi özü kayboluyor. Medya emperyalizminin ağır ve telafi edilmesi güç tahribatı sebebiyle, nesnel gerçeklik ile çarpıtılmış gerçekliği birbirinden ayırt edemiyoruz.

Bugünün dünyasında nesnel bir gözlemci olabilmek için, soylu bir erdemlilik gerekiyor.

Medya sistemi, haberleri, olayları, gelişmeleri, ideolojik/politik amaçlar doğrultusunda güdülmüyor ve olay spekülatörlüğü yapıyor. Medya sistemi, aile inancını, aile kurumunu, aile anlayışını ve hayatını tahrip ediyor, tahfif ediyor ve yıkıyor.

Bütün önyargıların ya büyük bir cehalete, ya da büyük bir düşmanlığa dayalı olduğunu görüyoruz. Her önyargı, farklı’nın ya da öteki’nin tam olarak anlaşılmasını, tanınmasını engelliyor. Küresel sistem, zihinlerimizi sömürgeleştirmek için bütün yolları, yöntemleri kullanıyor. Bu nedenle, düşünce hayatımızda, kültürel hayatımızda, dini hayatımızda boğucu bir sıradanlık yaşanıyor. Değer sistemimiz dünyevileşiyor, kişilik ve karakter bütünlükleri parçalanıyor.

Maddi-bencil hırslar doyumsuzluklara ve umutsuzluklara neden oluyor. Entelektüel özgüven ve enerjiye sahip olmadığımız için, düşüncelerimiz, algılarımız sarsıntı geçiriyor, hasar görüyor. Her geçen gün bayağılaşan ilişkiler, içgüdüsel bayağılıklar bir kent terörü doğuruyor. Algılarımızdaki bölünmeler ve parçalanmalar sebebiyle, tarihimizi, kültür ve uygarlık çerçevelerimizi, nostaljik bir nesneye dönüştürüyoruz. Kimi İslami akımlar, yönelişler, cemaatler, pratikler, bir moda gibi algılanabiliyor. Cemaat hareketlerinde lider kültünü aşabilecek bir bilinç geliştirilemiyor. Kendi inançlarına, birikimlerine gerektiği şekilde güvenmeyen cemaatler, her türlü iktidar yapısıyla işbirliği halinde bulunabiliyor. İslami yorum ve algı farklılıkları çoğalıyor, bu yorumlarda ortaya çıkan parçacılık sorumsuz bir tavır alınmasına neden oluyor.

Sınırları ve temeli olmayan tek yanlı/tek boyutlu bir “hoşgörü” anlayışı, sınırları belirsiz tek yönlü bir “diyalog” anlayışı gündemi işgal ediyor. Parçacı/bencil/kibirli İslami oluşumlar nedeniyle cemaatler/gruplar birbirlerini tanımıyor, anlamıyor. Birbirlerini tanımayan, anlamayan cemaat hareketleri sebebiyle bu cemaatler arasında bir yardımlaşma ve dayanışma gerçekleşmiyor. İslam adına, gerçeklerden kaçan, gerçeklerle ilgilenmeyen, gerçekleri konuşup tartışmayan, kendi gündemlerini dünyanın tek ve mutlak gerçeği sayan bir dil, yöntem ve ilişki biçimi her geçen gün daha da güçleniyor.

Akla, bilince ve kalbe bir bütünlük içerisinde hitap etmesi gereken dini dil, yalnızca içsel dünyaya/kalbe hitap ediyor, siyasal, toplumsal gerçekliklerle ilgili olarak hiçbir şekilde bir tavır almıyor, kişilikli ve onurlu bir duruş sergileyemiyor. Bütün İslami şiarları toplumsal hayatın tam merkezinde temsil ve ifade etmemiz gerekirken, kimi oluşumlar İslam adına bütünüyle gizemli bir dil kullanıyor, gizemli ilişkiler geliştiriyor. Gizemli söylemler kitleleri her şartta rahatlatabiliyor, ölümcül bir sorumsuzluğa, ölümcül bir kayıtsızlığa sevk edebiliyor. Gizemli dil, duyguları sömürerek varlığını sürdürüyor. Bu nedenle toplumlarımız, bilinçli bir mücadeleye değil, esrarengiz/masalsı bir söyleme ilgi duyuyor.

Cemaatler sansasyonel öykülerle varlıklarını sürdürmeye çalışıyor, her cemaat bünyesinde sürekli ve sistemli bir şekilde çalışan/çalıştırılan, menkıbe/keramet üretim merkezleri olduğunu görüyoruz. Menkıbe üretim merkezleri tarafından üretilen, temelsiz, ölçüsüz, ölçütsüz, aşırı, dengesiz, akılsız ve mantıksız, abartılı öyküler ilgili cemaatlerin her alanda güçlendirilmesi yolunda propaganda malzemesi olarak tüketiliyor, pazarlanıyor. Bu öykülerin İslami mücadeleye bir katkısı olmadığını, olmayacağını biliyoruz. Dengeli, ölçülü ve özgür seslere, çabalara her zamandan daha çok bugün ihtiyacımız var.

Gizemli, sansasyonel dilin, söylemin duygusal bir değeri olabilir, ancak gerçek bir değeri olamaz.

Gizemli masal-menkıbe dili ve söylemi, bugün içerisinde yaşadığımız toplumda gözlemleyebileceğimiz gibi, insanımızı, sistemin/statükonun edilgen nesneleri haline getiriyor. Sistem, aziz İslam’ı bir folk kültürüne dönüştürmek istiyor. İslami sorumluluklarımız, şiarlarımız folklorik tezahürleriyle öne çıkarılıyor. Son yıllarda görüldüğü üzere Ramazan ayını da gerçek içeriğinden soyutlayarak, folklorik tezahürleriyle, folklorik renkleriyle, folklorik diliyle öne çıkarmaya çalışıyoruz. Ramazan söylemi, aziz İslam Ümmeti’ne ilişkin hiçbir sorunu ve sorumluluğu içermiyor. Ramazan ve Oruç bir gösteriye, bir gösterişe dönüştürülüyor. İslami kavramlar ve kurumlar içi boşaltılmış klişelere indirgenebiliyor. Bunun yanında cemaat liderleri ile ilgili sorumsuz bir mitoloji oluşturuluyor. Bu mitoloji cemaat liderini tarihsel ufkun dışına ve bir efsaneler ve efsanevilikler dünyasına götürüyor. Efsanevi bir dünyada yaşayan/yaşatılan cemaat liderleri ve mensupları burada sabun köpüğünden umutlar/kehanetler üretiyor.

Genç Müslümanlar, kendilerini aziz İslam Ümmeti’nin sorumlu bir parçası olarak konumlandırmalı, her türlü mezhep, meşrep, etnik köken, lider, hizip bencilliklerini aşmayı başarabilmelidir.

Müslüman olmak demek, insan olmak demek, bir etkinlik üzere olmak, bir eylem üzere olmak demektir.

Her Müslümanın, olaylara müdahale etme yeteneğine, harekete geçirecek dinamiklere, değişimi harekete geçirebilecek bir bilince sahip olması gerekir genç Müslümanların kendilerine dışardan dayatılan tek biçimli düşünceleri terk ederek, gönüllü ve bilinçli olarak kabul edecekleri çok ufuklu düşüncelere açılmaları gerekir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: