h1

Taş Döşeli Yollardan Yürüyorum

Nisan 28, 2007

Yazar: Abdullah KAVAKLI

Taş döşeli yollardan yukarı çıkıyorum. Hatırladığım hikâyeler, anılar, gözümün önünden acelesiz geçiyor. Şiir yazabilse ah ellerim… Yok! İnan istediğim gibi olmuyor. Biraz dertlenip bir sokağın köşesindeki bizim kahvede mola veriyorum ki anlatılmaya değerdir. Çaysız olmuyor yoksa ayrı bir önem arz ediyor ki iki saatlik bir çaysızlığın başıma açtığı felaketleri düşünemiyorum. Ramazan geldiğinde ise evde kendimi kitapların buğusuna vermekten başka çarem kalmıyor tütemeyen çay hatırına. Kurulmuşum başköşede bir yere, herkes tanıdık, akraba. Sonra dertli… İşte bu kahvede hep hikâyeler yazılır ve hikâyeler okunur aslında. O başka yerlerin oyun oynanan tavla dökülen yerlerine benzemez. Herkesin anlatacağı bir hikâye vardır; ehiller geçer başa bir kaç beyit, biraz mesnevi sonra insanlar da dert varsa dinlenilir. Yunus unutulmaz fuzuli hep başköşede gülümser yüzümüze. Herkes davetlidir bu meclise, önemli olan anlatacak birkaç derdin olması, başka referans istemez. Zaten gönüller birdir, ikilik kavramı yoktur, sen demek yasak ben demek yasak hep biz.

Bu kahveyi yaşamakta gerekiyor biraz. Hafif bir betimleme, eksik noktaları ileride tamamlamak için güzel yakışır bu yere. Girişte sade, çam tahtasından yapılmış mütevazı bir kapı, sanki hiç çerçevesi yokmuşçasına kocaman; her sabah Çırak Nuri’nin şeffafın daha ötesinde temizlediği hiçliğin sembolü camlar, içeride ise eski evlerin hassasiyetinde döşenmiş <kenarı sedirle çevrili kocaman bir mekân, bir üst kata çıkan merdivenler, ortada üç küçük masa kenarlarında halk dilinde kütmek, yani küçük oturaklar… Merdivenlerin altından girilen ve istediğinde herkesin girip bakabileceği çay ocağı, girince sağ köşede sedirlerin üstünde gizli dolap bölmeleri ve bir üst kat orada ne var meçhul. Zaten bu kahvenin her gün bu kadar adam toplaması da biraz bu sırrın merakıdır aslında. Kenarlara tutturulmuş perdeler, geceleri loş bir ışık saçan incecik kristal parçalarla süslü bir avize ve yine duvarlar kapıyla bütünlenmek için çamdan döşeme ile döşenmiş. Ortamın güzelliğinden fakirin yerinin ne anlama geldiğini anlamışsınızdır muhakkak. Biraz edebiyat, biraz felsefe… Matematikle Cebirin arasındaki fark gibi, sadece lügatimizde halk vardır ki hepimiz o halkaya minval. Sonra, sonrası derdimi üç gün üç gece anlatırım, bitmez yalınız. Pirsultan da unutulmaz…

Gündüzleri birçok kimse işinde olduğu için sadece yaşlı amcalar gelir. Lisenin dersleri bittiğinde de yani ikindiye doğru gençler doldururlar ki kahveyi, bilgisayar tutkunu, televizyon tutkunu, kız tutkunu bu gençler nasıl böyle bir yere gelir. Gelir de tadını alır da gelir. Böyle…

 Dolaplı köşenin altında küçük bir meclis kurulmuş. Yaşı hayli ilerlemiş bir amca hikâyesini anlatıyor. Üstünde yelekli kahverengi bir takım elbise, ayağında Çarşamba ayakkabısı, yeleğinde köstekli saati. Sizi onun ellerine bıraksam birazcık, kızar mısınız bana? Aman kızmayın sakın. Ben onun yanında neyim ki…

“ Uykuyla uyanıklık arasında bir rüya gördüm. Gökte kocaman bir yıldız vardı; yanında da küçücük bir başka yıldız. İşte diyordu o küçük yıldız bana dedi ki ben küçüklüğümü biliyorum bu yüzden buradayım; diğerleri ise hep en büyük olmanın peşinde ve bu yüzden ne büyük olabiliyorlar ne de o büyük yıldızın aydınlığından yararlanabiliyorlar. Sonra bana yeryüzünde kandilleri yanan iki cami gösterdi. Dedi ki senin aradığın ben de yok onlar küçükler ve belki bizim fark edemediğimizi onlar görmüşlerdir. Sen oraya git küçüğün arzusu büyüğün isteğinden kuvvetlidir. Ben de bu söz üzerine yeryüzüne indim ve ilk başta en küçüğüne dedim ki beni yıldızlar gönderdi. Bana baktı, biraz beni süzdü, gönlünü dinle dedi, sustu. Büyük olana gittim dedim ki aradığımı bilmediğim şeyi sen gösterebilirmişsin, hem sen büyüksün dedim. Küçükler dedi; küçükler bizden daha iyi bilir. Ama dedim hiçbir şey söylemediler bana. Ben de sana geldim. Sana yardım edeceğim dedi şimdi sen şu kahvenin ışıklarına git ve benim yolladığımı söyle. Sonra da beni unut, bir daha bana gelme dedi. Artık vücudumda bir bıkkınlık… Rüyaysa kurtulmak gerçekse de bu yerden kaçıp gitmek arzusu doğdu. Kaçamadım. Kalbimde bir yük vardı ve bu yükü neyi aradığımı bilmeden aradığım şeyi bulduğumda bitecek sandım ve söz dinledim; gittim. İşte bu kahvenin ışıklarıydı; şu avize var ya bana dedi ki aradığın ellerindedir. Ellerime baktım; hiçbir şey bulamadım. Kızdım ve şuradaki süpürgenin ucuyla avizeyi kırmaya kalktım. Birden ışıklar kesildi, daha doğrusu hiçbir şey duymuyorum görmüyorum ve hissetmiyorum. Sanki bir boşluktan aşağı düşüyorum. Sonra O beni tuttu; baktım ki namazım geçiyor. Böyle bir rüyaydı işte benim hayatım. Karanlıklarda yüzüyordum; Allah beni tuttu, sizlerle karşılaştırdı. Gönlümdekileri dökmeye, sırrımın sır olmaktan çıkmadığı için geldiğim bu yeri ne çok seviyorum. Ay hep aynı yerde hissetmesini bilmelisin” dedi.

Amca işte… Candan bir parça… Ben bu yerden ayrıldıktan sonra en çok onu özledim belki de… Tanıyorsun o zaman, ismini söyle diyeceksiniz, bilmiyorum. Dinleyen de söyleyen de gerçek isimden öte aşk ile müsavi… Yani yetmiyor mu aslında? Ve sen de beni hisseder misin?

Sonra biraz sessizlik oluyor. Konuşulacak şey olmadığından değil. Sadece sükût etmeyi öğreniyorlar. Hani bizlere de olur ya bazen, herkes susar da birden, niye sustunuz deriz. Aslı nedir biliyor musunuz? Kötü bir söz söylenme ihtimali varsa melekler gelir ve tüm herkesin ağzını tutarlar. Susun şeytan yanınızda derlermiş. Tabii anlayana. Biz de sessizlik niye var diye daha yüksek sesle konuşmaya başlarız. İşte ilk defa gelip bilmeyenin gönlüne de hissimiz akıyor böylece. Diyorum ya, sen beni geçip de gelen var yüreğimizde, herkes bir bütünün parçası, aramızda hissettiğimiz hava var çünkü hiç ayrılmayalım diye.

Daha kimse bilmezken geldiğimi, buraya fazla vakit ayırmam ayıp olur; bense daldım. Yapmam gerekenleri unuttum. Bu şehirden ayrılalı iki sene oluyor. Daha anamın yanına uğramadan sizlerinde gördüğü gibi ilk kahveye uğradım. Elbette değerli değil annemden. Sadece farkı, anamın yüzünde beni büyütmek için oluşan çizgileri gördüğümde hayatı, onların yanına vardığımda ise hayatın hiç olduğunu anlıyorum. Tüm yaşanmışlıklarımın, arzularımın karşılığını bizim olduğumuz ve sevgiliye döndüğümüz yaşamda alacağımı biliyorum, bu yüzden istemiyorum. Manaların ötesinde istememeyi arzuluyorum. Yani sadece benim yaptığım biraz kaçaklık oyunu. Gökte ay var sen de görüyor musun? Ben senin gördüğünü görmek istemiyorum. Oysa ne sen var ne ben sadece biz. Anlıyor musun?

Kapıyı araladım ve bu çelikten ağır ve ağırdan ağır yaşam gömleğimi yüklenerek yine hayatı sırtlandım. Yokuşun yukarısına devam ediyorum. Buranın taş döşeli kaldırımlarının, tanımadan yanından selam verip geçenin, buyur eden amcaların, sokakta gezen çocukların aşığıyım ben. Zaten bu mecnunluk olmasa bende bu yerden iki sene neden ayrılayım. Ayrıldık işte. Hani bazen sır tutmak gerekiyor ya, bir kitap isminden Ah Minel Aşk… Ey aşk, vallahi seni söylemekten usandık, herkes âşıkken bu devirde…

Burada biraz nabız yükseliyor; kalp içinden bir şeyler vermenin tedirginliğinde. Ve ne oldu izafiyet, çabuk geçiyor vakit. Başlamıştık ve nereye kadar gideriz diyorduk; şimdi nereye vardık. Bizim evin sokağına gelmişiz. (Yani söylediklerini unuttur değil mi? İnan kelimeleri benim kadar güzel kullanamıyorsun. Peki, sen devam et, ama herkes duysun diye ben kalbini anlatacağım.) Yokuşu kesen yedinci sokak, ikinci sokağın başında ise kahve vardı hatırlıyorsanız. Sahilden yukarı doğru ana caddeden çıkınca yedinci sokaktan sağa, üçüncü taş bina bizim ev…

Evimden de bahsetmek gerek; bu evde yaşamışlığın ya da böyle bir eve sahip olmanın değerini anlatmaya ne bu satırlar yeter ne de kelimeler… Eskiden bir Rum’un eviymiş. Dedem Mustafa Efendi seferi birlik zamanında burayı terk eden bir Rum’dan parasını ödeyerek almış. Yani seksen küsür sene var biz bu evde yaşayalı, bir elli sene de o Rum kullansa yüz otuz sene yapar ki yine eski diyeceğim o hassasiyeti anlatıyor. Kesme taştan duvarları, pencere kenarlarına oyularak yapılan şekiller, demir parmaklıklar, uzunlamasına camlar, iki katlı konak diyebileceğimiz kadar geniş. Yedi odası var. Bu odaların içine iki mutfağı da dahil ediyorum ki burada mutfak diye özel bir isim yoktur. Daha doğrusu mutfakta oda gibi kullanılır. Hatta günlük hayatın geçtiği en önemli yerdir. Çünkü genellikle diğer yerler ya yatmak için ya da misafir gelince kullanılmak üzere ayrılmıştır. Diğer bir özelliği, binanın içi tamamıyla ahşap olup sadece dış tarafı taşlardan yapılmıştır. Yani bu evde geçirdiğiniz üç saatlik bir uyku, beton bir evde geçirdiğiniz altı saatlik uykudan daha iyidir. Başka güzellikleri de var tabi. Mesela ilk alındığında burada oturan adam, duvarların alçısı üzerine melek resimleri yaptırmış kendi inancına göre, evin içerisinde her zaman onların olduğunu hatırlamak için. Hatta dedem bir süre onların üzerine boya vurdurmamış inançlarına saygısızlık olmasın diye ama çevreden gelen tepkilerden böyle olmaması gerektiğini, onun inancı için kendi inancından taviz vermenin kötü olduğunu anlamış ve sildirmiş tüm resimleri. Sildirmeden kasıt üzerlerine boya attırmış, şimdi bile bazen boyalar eskiyip de kavladığında senelerin başka izleri sildiğini ama onu silemediğini görüyorsunuz.

Kapının tokmağına dokunup içeri girme vakti. Habersiz geldim şaşıracaklardır muhakkak.

Tık Tık… Birkaç defa daha tık… Nerdesiniz? Demek evde yoksunuz. Ama çareler hiç tükenmez ki… Dünyada herhalde bir ölüme bir de aşka çare yok. Her zaman ki taktik paspasın altındadır anahtar ya da arka pencerenin kolu aşağı indirilerek bırakılmıştır.

Paspasın altında yok, kol dediğim gibi bırakılmamış kötü giden bir şey mi var? Yoktur bence. Zaten şu gelen de annem değil mi?

Annem benim…

Bu merasimi yaşamak her zaman acı geliyor bana ve her seferinde içimde garip bir burukluk ve hüzün doluyor. Yoksa bu hikâyeye o kadar aşinayım ki… Gel hayat sen de tut ellerimden. Ve gözlerim, saçma eşk, çare kılmaz odlâre su…

—Oğlum diye sarılmayalı sana kaç sene oldu. Kokunu özlemişim, yavrum senin canıma kastın mı var. Seni özlemişim. Niye bıraktın gittin beni. Ben ne yaptım sana…

— anne, bu şehir, bu denizin kokusu, işte şu yeşil, işte şu ev ve hepsini bana hatırlatan sevgili. Anlatamam anne ben, belki senin canına kast etmedim ama o beni öldürmek istedi. Ben de kaçtım anne, yine de kurtulamadım. Ve ay gökteyken tüm heybetiyle, kızılken, Hasretlikler hasretlerini anlatmak üzere belki duyar beni diye sevdiğine ulaştırıyorken, ben öldüm. İlk ölümüm değildi gerçi ölmeye alışkın bir kalp taşıyorken.

Reklamlar

2 yorum

  1. nbr vlen :d


  2. bence iğrenç olmuş hiç işime yaramadı neden doğru aradığımız bişey yok yazdıklarınız çok saçma kim yazdıysa alınmasın ama



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: