h1

Bir Daha Ne Zaman? – M. Said Hatiboğlu

Temmuz 8, 2008

Yazar: Ahmet Dursun Karaca

Onu, elini beyaz saçlarının hemen yanına kaldırarak aldığı selamınızla ilk fark edersiniz. Yüzünden hiç eksik olmayan tebessüm sanki tüm bedenine sirayet etmiştir de, o yüzden, hemencecik ısınıverirsiniz.

Celalli, kavî duruşu, sanki yeri sallamaktadır da o yüzden titriyorsunuzdur.

Öpülesi elleri –ne yapsanız– öpemeden “uzun ince bir yol”a “safalar getirerek” girersiniz.

Siz, daha hocadan gözünüzü alamazken bir ikinci göz kamaşması yaşarsınız: İki güzellik ancak birbirine bu kadar yakışır dersiniz. Hemencecik uzun ince yolun girişinde başlamıştır kitaplar ve onların kokuları. Hani çok güzel bir koku alınca, içinize çekip uzun müddet onu hissetmek istersiniz ya… Hoca, koku hırsızlığınızı fark edinceye kadar nefesinizi bırakmak istemezsiniz.

Kokusu sinmiştir zira buraya, hocanın uzun ilmî çalışmalarının, titizliğinin. O emekler başka nasıl çıkar ki. Acaba hocanın ilmi bu kokuda mı gizli dersiniz ve buram buram çekersiniz içinize.

Uzun ince bir yol bir ilim meclisine açılır. Bir kenarda Schimmel oturur, bir kenarda Okiç, bir kenarda Hatib Hoca, bir kenarda Lügal, bir kenarda Hamidullah. Bu mecliste, bir aralığa sıkışmak için çırpınırsınız, kenarsız kalırsız, rahat koltukta rahatsız olursunuz.

Schimmel’in ayrılırken verdiği masaya oturunca artık onu tanıyamazsınız. Belki gözü yaşarmıştır yine, “Cemile Bacı”nın kadrosunu kendisine vermesini, derslerini, masayı hediye edişini hatırlamıştır.

Küçük bir sessizlik… Ortama uyum sağlamaya çalışır gözleriniz: İki güzellikten hangisini seçeceğinizi bilemezsiniz. Kelimeler ağzından tane tane dökülür. Acaba hiç kalın harf yok mudur bu zatın lisanında dersiniz. Korkarsınız, ağzınızdan kalın harfler çıkarken. Her gidişinizde sanki ilk kez konuşuyormuş gibi donup kalırsınız da sıcacık kelimeleri karşısında ısınıverirsiniz.

Ânı bile değerlendirmek istersiniz burada; bir şeyler kaçırdığınızın korkusuna kapılır, terlersiniz.

Masaya açılmış onlarca kitap içerisinde hoca yine ya bir kelimeyi araştırıyor ya da bir dipnotu tahkik ediyordur. Eserlerine, tahkik etmediği hiçbir notu almadığını bilirsiniz.

Önce dış yüzünü görürsünüz kitabın, deri ciltlidir ve cilt hocaya aittir. Cildin üzerindeki hattın hocaya ait olduğunu da bilirsiniz. Bombesini, şirazesini yine kendisinin yaptığını, yüzlerce kitapta olduğu gibi bilirsiniz.

İlk sayfada yazarın doğum ve ölüm tarihi vardır kurşun kalemle. Hemen arka sayfa bir ömre bedeldir. Hocanın notlarını okumaya can atarsınız. Bir hayatın özeti yatar burada, özeti daha doğrusu eleştirisi. Kitaba yapılan atıflar, sataşmalar, kitaptaki tutarsızlıklar hep buradadır ve bu sayfanın en altında kitabın alınış tarihi, kim vasıtasıyla alındığı, yeri yazılmıştır yine kurşun kalemle.

Ve kitabın içi. Bir çocuk okşar gibi, sevgiyle açar sayfaları. İlgili bölüme gelince fark edersiniz isimler kırmızı, kitaplar yeşil, önemli görülen yerler kara kalemle ve cetvelle itina ile çizilmiştir.

Her sayfada kenarlara iliştirilmiş onlarca not dikkatinizi çeker, ya bir kitaba gönderme ya bir uyarı ya da ayet, hadis notları, Arapçaları vardır. Eski kitapların içinde mürekkeple yazılmış güzel bir rika görürsünüz. Baba yadigarıdır bunlar, değerli.

Ve eldeyken kitap, Hoca, yine kaybolur hatıralar arasında. Hocasının hastalanmasını ve bir Mart günü Maltepe camiinden cenazesini kaldırmalarını, cenazeyi Bosna’ya göndermek için çektiği sıkıntıları, Hocasının değerli kitaplarını İzmir İlahiyat’a göndermesini anlatır, siz gözlerine bakamazsınız. Gözünüz duvardaki fotoğrafa gider de acaba Hocasının hayatta gülümsediği tek ân mı dersiniz. Hoca buradan itibaren yaşıyordur artık anlatmıyordur. Sanki duvardaki fotoğraf canlanmıştır da kendi dilinden dinliyorsunuzdur hâdiseleri.

“Oğulları”nı yetiştirmek için çektiği cefaları bilirsiniz. Fransa’da doktorasını bastıramadığını, bu nedenle de Dr. ünvanını kullanmadığını bilirsiniz artık.

Ağzınızı açtığınız her kelimede bir kitap gelir önünüze. Sanki her kitap, Hoca rahatça bulsun diye, dile gelmiştir de kendisine çağırıyordur. Kitapların her sayfasından notlar yazılı, zarif kağıtlar dökülür. Hepsini okumuş mu diye düşünürsünüz yutkunarak, soramazsınız. Her kitapta bir not, her notta bir zerafet görürsünüz. Bir kitabın kapağına sıkışıp kalmak istersiniz orada, sonsuza kadar.

Ve her kitabı eline aldığında, hüzünle karışık, okumak istediği kitapları dizer önünüze. Elinizde “günler yanmıştır” artık.

Bitmişsinizdir… Ne bedeninizi taşıyan ayaklar ne de omuzlarınız üzerinde kafanız kalmıştır. Hocaya bakarsınız, sanki daha yeni başlamış gibidir, raflardan yeni kitaplar indirmekle meşguldür.

“Vaktini alma”yı bahane edersiniz son çare.

Sizi kapıya kadar uğurlarken, kapı zilinin üzerindeki adına göz ucuyla bakarak zoraki çıkarsınız kapıdan. Çiğerlerinize dolan kokuyu bırakmamak için çabalarsınız ve dersiniz kendi kendinize “bir daha ne zaman?”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: