h1

Cemil Meriç ve “Bu Ülke”de Yaşamak

Temmuz 8, 2008

Yazar: Ekrem ÖZDEMİR

Nasıl anlatmalı, nereden başlamalı, bilmem ki! Mü’min desen değil, kafir desen hiç değil. Kemalist değil, marksist değil, ateist değil, liberal değil, hümanist değil. Değil, değil, değil… Hepsinde var, hiçbirinde yok. İsa’dan Saint Simon’a uzanan Batı’nın inkırazı, Buda’dan Gandhi’yi doğuran Doğu’nun inkısarı, asırlarca kıtalara ferman yazdığı dünyanın kalesinde, köşeye sıkışan bir kedi gibi, Mehdî bekleyen Türk’ün intiharı… Ne söylesen boş, ne anlatsan yalan. Tarih, güçlünün elinde yap-boz tahtası. Kelime, İblis’in mahfesinde, hiç olmadığı kadar habis. “Binbir kalıba bürünen İblis, kelimelerde tecelli ediyor.” Eros’tan başka dostu kalmayan bir dünyada, fikir namusundan bahsetmek, bir nevî hazineyi hırsıza sunmak. Belki bir kuyumcu çıkar da, talip olur defineye. Belki, belkiler…

Kalbi Var Kitapların

Hepimiz Cemil Meriç’in çocuklarıyız. “Ma’şerî vicdanda üç kişinin birleştiği bir hakikat yok.” Hakikat de neyin nesi? İsa’nın havarileri olmasa böyle bir derdi olur muydu insanlığın? Çocuklarına Mahabbarata’nın tanrılarını anlatan Hintli anneler, hakikat bahçesinde mi geziyordu? Herkes yaşadığı hayatı gerçek zannetmekte masumdur. Niyazı Mısrî, “Üzerine marifet giydirilmemiş hakikat, sokağa bırakılmış çıplak bir kadına benzer.” diyor. Herkesin horladığı hakikat. Çıplak gözle güneşe bakmak zararlıdır. Bir elbise lâzım hakikate. Mânâ sûrete bürünmek zorunda. Cemil Meriç bir elbise mi olmak istiyordu? Tanzimat’tan beri, hazır elbiseye meraklı Türk aydınının içinde, elbisesini kendi kumaşıyla, kendi mi dikmek istiyordu? Ciddiye alınacak bir zemini var mı bu fikrin? “Kimseyi hakir görme” diye uyarıyor Mevlâna, “İster mü’min, ister kafir, hepsinde mukaddes bir emanet gizlidir.” Herkes Allah’ın kulu. Hazret-i Muhammed’den sonra gelen herkes onun ümmeti. Musa, dua ederdi Rabbi’ne: “Beni Muhammed ümmetinden kıl.” İnsandan büyük hakikat var mı bu âlemde? İnsan denen meçhul. Hangi insan? Hangi hakikat? “Bana hakikati değil, muradını söyle.” Beyninde milyonlarca hakikat var, ama hepsi bir insan etmiyor. Cemil Meriç hasta, Cemil Meriç âmâ, Cemil Meriç kederli. Herkes kendi diliyle anlatır hakikati. İnsan sayısı kadar hakikat, insan sayısı kadar Allah tasavvuru. Tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz bu muammanın. “Hakikati tam olarak bilemeyiz. Bilsek de anlatamayız.” Bilemeyiz, çünkü buna ne ruh dayanır, ne akıl. “Göklerde ve yerde ne varsa, gören göz, işiten kulak için hepsi birer hakikat” diyor Kur’ân. İbret olsun diye geçmiş kavimlerin hikayelerini anlatıyor. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Bilmek önemli. Ama nereye kadar? Her şeyi bilmek, herkesi okumak yetmez. İman, başka türlü bir şey. “Hidayet bir Allah vergisi.” Kütüphanesinde on binin üzerinde kitabı olmak, hakikat adamı olmaya yetmiyor demek.

Okuyucusunu gebe bırakmayan yazar, raflarda sürünmeye mahkumdur. Büyük adamlar, büyük ızdırapların çocuğu. Kader, her şeyini ister adamdan. Canını, malını, saadetini. Sevenle sevilen arasına ağyar sokulmaz. Paylaşmak halkın saadetidir, Hakk’ın değil. Sevdiğini kıskanmayan sevilmeyi unutsun. Sen ve ben. Sadece ikimiz varız. Gerisi dünya, gerisi yabancı, gerisi düşman. Her ilişki kendi tabiatında meyve verir. Şeyh-mürid, hoca-talebe, kadın-erkek. İşin edebi bu. İşin başı bu. İlim sonra, kalem sonra. Kitaplarda bile görülen bir hassasiyet: “Kitaplar ancak dostlarına açılıyorlar… Kalbi var kitapların, onları bir kerhane sermayesi gibi haşin parmaklarınla mıncıkladın mı senin oldular sanıyorsun. Gaflet. Senin olan, sadece on dakikalık tenleri… Kahrını çekeceksin kitabın, hizmetinde bulunacaksın. Senelerce, senelerce hiçbir şey beklemeden diz çöküp emirlerini dinleyeceksin.” Mevlâna, Hakk’ın kitabına yaklaşmak için yol gösteriyor: “Kur’ân-ı Mecîd, bir arûs-ı zîbâ gibidir. Birden tülünü kaldırırsan sana kendini tanıtmaz.” Arûs-ı zîbâ; süslü gelin. Yaklaşmayı, sevmeyi bilmezsen hakikat bir canavar kesilir ve seni yutar.

İnsan Tanrıdan Vazgeçtiği Gün

Bir yanlış var ortada. Allah’a yaklaştıkça dünyaya bağlanmak da neyin nesi? Cemil Meriç kimin Rabb’ini arıyordu? İsa’nın mı, Musa’nın mı, Buda’nın mı, Hazret-i Muhammed’in mi? Rabbü’l-erbâb olan Rab. “İsa ile çarmıha gerilmek isterdim” derken dürüst müydü? Ya da “Düşüncenin gökkuşağını bütün renkleriyle seyrettim” dediği Buda mıydı onun aradığı? En nihayet, “Gençliğimin tanrılarından” dediği Zola, Taine, Ribbot, Nordeau, Marks gibi Batı’nın Tanrı’yı öldüren kullarına sarıldığında ne bekliyordu? Cennetin anahtarını mı? “Hakikat bir
tepenin arkasında sanırdım. Kapital’i okuyunca bütün sırlar çözülecek. Belki birçok sırlar çözülür ‘Kapital’i okuyunca. Ama ‘Kapital’ nasıl okunur? Dilini bilmediğim bir dünya. Her bahis sokaklarını tanımadığım bir şehir, haritam yok. Nereye gidiyorsun? Ve nihayet dünya ‘Kapital’le bitmiyor.” Kapital’de bitmeyen dünya Himalaya’da mı bitecekti? Olemp’e giderken Upanişat’a rastlayan gezgin ruh, ne vakit tatmin olacaktı? “Tanrı öldü” diyordu Nietzsche. Kilisenin tanrısı ölmüştü. “İnsan Tanrıdan vazgeçtiği gün kederinden öldü Tanrı. Onunla
beraber İnsanlık da öldü.” Ne oluyor dünyaya? Tanrı kim, kul kim, peygamber kim? “Beni bulmamış olsaydın aramazdın, diyor Tanrı.” İnsanlık bir yalanın peşinde mi koşuyor yoksa? Niçin yaratıldı bu kâinat? Bu hırgür niye? Tanrım! Beni niye yarattın? “Tanrının alkışa ihtiyacı olmasaydı insanı yaratmazdı.”

“Her gördüğü aydınlığı yangın zannedip söndürmeye çalışan halk”, Cemil Meriç’i dinleyecek değildi herhalde. Efendisini yutan Caliban, bir araya toplanıp kararını vermişti: Bu memlekette yaşanmaz. Kaçan kaçana, bavulunu toplayan ver elini Avrupa. Nedir senin derdin? “Bu memlekette yaşanmaz, diyenlerin yüzüne tüküresim geliyor… Bu memlekette yaşanmaz diyenler bu memleketi yaşanmaz yapanlardır.” Kapakları açılmış bir baraja benziyor memleket. İpini koparan kaçıyor. Kalabalığa ‘dur’ denilir mi? “Kime anlatıyorsun sen? Domuzlar mukaddes kitaplarla beslenmez.” İstanbul sokaklarında aç, sefil, yalnız gezen
bir adam. “Yok senin vasfettiğin dilber bu şehr içre Nedim.” İstanbul’u kurtlar kemiriyordu. Gövdesi, tarihi oyulan şehir, kendini zor tutuyordu ayakta. Kimseyi görmek istemiyordu, Cemil Meriç’i de görmedi. “Yıllarca aç kaldım. Koca bir şehirde yapayalnız… Ama beni isyana sürükleyen açlıktan çok tek oluşumdu. Aç ve tek olmak. Gurbet ve açlık. Bu şehrin kaldırımlarında bir başka aç Cemil Meriç hiçbir zaman dolaşmamıştır diye düşünürdüm.” Sadece sen misin aç ve tek olan? İstanbul hasta, İstanbul yatakta, kangren olmuş. Hastalar birbirini tedavi edebilseydi tabiplere ne hacet! Aşk yarası değil ki bu!

Daima Başka Daima Yabancı

Yirminci yüzyılın hayat danışmanı Freud’a göre, kişinin yaşadığı her olay çocukluğuyla ilgili. Her şey, babamıza duyduğumuz nefretin, anamıza duyduğumuz şehvetin bir ürünü: Ödip kompleksi. Ne ki, Cemil Meriç’in hayatı, “göbeklerine bakıp tanrıyı keşfeden” bu zihniyetin pek işine yaramıyor.

Çocukluktan başlayalım. Hangi çocukluk? Çocuk olmadı ki hiç. Evcilik oynadığı komşu kızı, saklambaç oynadığı arkadaşları yoktu hayatında. Düşman bir çevre ve insansız bir dünya. Asık suratlı, eski bir yargıç olan baba ve hasta ve mızmız bir anne. İtilip kakılan, hor görülen, dışlanan çocuk kitaplarda bulur çareyi. “Okumak için okumak” gibi bir şeydir yaptığı. Her yıl gözleri biraz daha zayıflayan, her gittiği okulda bilgisi ve zekasıyla önce takdir, sonra tahkir edilen Cemil, iyice kapanır içine. Sevmekten büyük suç, sevilmekten büyük ceza
yoktur bu dünyada.

Arkasından lise yılları. Eğitim ağırlıklı olarak Fransızca. Reyhanlı’dayız. Hatay henüz bir Cumhuriyettir o tarihlerde. Tecessüsü sınır tanımayan çocuk, Rıza Tevfik’ten Engels’e, Nazım Hikmet’ten Marks’a, dünyayı dolaşır kitaplarda. Önce camiyi terkeder, sonra duayı, sonra her şeyi. İmandan şüpheye, şüpheden inkâra, inkârdan maddeciliğe geçişin yaşandığı bu yıllar, “fırsat yoksulu” olarak kazınır Cemil’in beynine. “Yıldız” isimli dergide çıkan “Unutma ve Affetme Türk Genci” başlıklı yazı, mektep idaresiyle çatışma, sınavlara on beş gün kala okuldan ayrılış, kaçan imkânlar. Türkiye’de, özellikle Mülkiye’de okuma imkânı…

On dokuz yaşında bir genç. Dayıyor tabancayı şakağına. Basıyor tetiğe, patlamıyor. Alıp toprağa sıkıyor, silah patlıyor. “On dokuzunda putperesttir insan. Kurtulmak ister kozasından.” Neden intihar? L. Meynard’a göre intihar; “Kişinin kendisini en üst derecede reddetmesidir.” Her şeyi bilmek, her şeyi yaşamak isteyen genç, ümitsizliğe kapıldığında kendi dahil, her şeyi reddeder. “12 Aralık’ta doğan çocuk itilip kakılmış, düşman bir dünyada dostsuz büyümüş. Daima başka, daima yabancı… Hasta bir gurur, pencerelerini dış dünyaya kapayan bir ruh…” Yirmi yıllık Hatay safhasında ferahlatıcı tek bir hatıra yok. Ve İstanbul… Açlık, sefalet, kimsesizlik.

Onlar Sürü Yavrum

İstanbul. Bir kitap için 24 saat aç kaldığı şehir. Pertevniyal Lisesi’nde on ikinci sınıfa devam edip tahsilini tamamlar. Yokluk yapışır yakasına. Vapurla İskenderun’a dönüş. İlkokul öğretmenliği, Tercüme Bürosu’nda reis muavinliği, Aktepe’de yirmi iki günlük nahiye müdürlüğü,… Tekrar Reyhanlı, tekrar ilkokul öğretmenliği, THK’da sekreterlik, Belediyede kâtiplik,… Yıl 1939. Cemil Meriç tutuklanır. Yirmi üç yaşında, Marksist bir delikanlıdır. Kitaplarına ve dergi koleksiyonuna el konur. Suçu; Hatay Hükümeti’ni devirmek. İdam talebiyle yargılanır, iki ay sonra beraat eder. Tekrar İstanbul. İki yıllık Yabancı Diller Okulu, ardından tayin: Elazığ. Elazığ’dan önce evlilik. Karısı olmaya, adını taşımaya razı olan kadın: Fevziye Menteşoğlu. Elazığ, acının ve ızdırabın, şekil ve mekân değiştirmiş hali. Üst üste iki çocuk düşüren karısı, aşırı derecede miyop gözleri, anlaşılmaz biçimde polis takibi ve bir sabah aniden evinin aranışı.

Nezarethane

Boğulacaksan büyük denizde boğul. Kaderin istikameti: İstanbul. “Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti” ile çağlayıp “Kültürden İrfana” varıncaya değin akan su yatağını bulur: Babıali. Yıl 1945. Millî şef dönemindeyiz. Tek partili yönetimden çok partili hayata geçmektedir Türkiye. Bu karar, emekleyen demokrasiye yürümeyi öğretmek içindir. Acaba? Öyle mi gerçekten? “Türkiye’de partiler yok. CHP var ve onun kolları.” Yatak odalarını kitaplara taşıyan romanı, ‘Garip’ akımıyla yolunu değiştiren şiiriyle, yeni bir iklime geçmiştir Babıali. Uzun bir yolculuktur başlar Cemil Meriç’in hayatında. Hedef ne? Hakikat mi yine? “Yol, yolculuktan sonra belirmeye başlar.” Nerede bulunur bu cevher? Kiminle gidilir oraya? Klavuz gerekir mi? Kiminin Simurg, kiminin Upanişat, kiminin de Promete dediği yerler var. Hangisi doğru? Aradığın her şey senin içinde. Doğru. Peki oraya nasıl gidilir? “Olemp’e yalnız gidilmez. Yoldaş gerek. Senin yoldaşın korkuların, acıların, utançların. Olemp’e yalnız gidilmez. Kervanla çıkılır yola. Bin çıkılır, bir varılır. Bir çıkılıp, bir varılmaz.” Yalnızsın. Etinle, kemiğinle, ruhunun en ücra köşelerine kadar yalnız. Hakikat paylaşılmaya gelmez. Yalnız gideceksin. Tanımayacaklar seni, tanımlayacaklar. Zincirleyip kilitleyecekler sandığın içine. Kim onlar? “Onlar sürü yavrum. Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok.” Kendi ehramlarından bihaber kadınlarıyla, yüzüne küfretmek için sıraya geçmiş bu adamlara ne verebilirsin ki! Bir elbise lâzım sana. “Sevenlerin kavuşması çıplak olsun isterim.” diyen Mevlâna, vuslat öncesine usûl gösteriyor: “Kayısı çekirdeğini kabuksuz ekersen yetişmez. Onu koruyacak bir kabuk lâzım.” Mânâ sûrete bürünmek zorunda. Hakikatin elbisesi olmak isterken, kendi elbisesiz kalan bir Mecnun: Mü’min değil, kâfir değil, kemalist değil, marksist değil. Değil, değil, değil,.. Vurun kahpeye.

Ve kadın: Biraz Sessizlik

“İnsan mağarasını terketti edeli kaderle boğaz boğazadır.” İhtiyaçlarını hep gayr-ı meşru yollardan gidermek zorunda kalmak, büyük adamların kaderi midir acaba? Fevziye Menteşoğlu ile evleninceye kadar beş ayrı kadın girer Cemil Meriç’in hayatına. Linda, Emine ve sonrakiler… Abanozdan Sevim, pansiyon komşusu Alis. Sonra Rayegân. Hepsi kaderin karşısına çıkardığı kadınlar. Açlık bu. Tenin, midenin ve ruhun açlığı. Karşısına çıkan kadınların üçü fahişe idi. İkisi yıllanmış, biri acemî. Emine ile Rayegân’ın elini bile sıkmadı. Bu kadınların hepsi, Cemil Meriç’in hayata tutunmak istediği birer daldı. “Düşen tutunacağı dalları seçmez.” Hepsini sevdi, Rayegân hariç, hepsine evlenme teklif etti. “Bütün kadınlar reddettiler. Bütün kadınlar. Hepsi bu.” “Bir adamı tanımak için, düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmek lâzım hiç değilse. Hayatın maddî olaylarıyla ancak kronoloji
yapılabilir. Kronoloji aptalların tarihi.” Sahip olduğumuz dil, hayatımızı şekillendiren fikir, bir insanı tanımaya yetiyor mu ki! Kitap okumak için odanın ortasına masayı yerleştiren, üstüne çıkıp lambanın altında dünyasını aydınlatan bir aydının ızdıraplarını hissedecek hayatı kim yaşıyor? Üniversite profesörlerinin sökemediği kitapları, ilkokul çağında hocalarına yorumlayan bu adam, gerçekten de dünyamıza yabancı olmaya mahkum. Konya yolculuğunda ona, “Sen bizden değilsin” diyen genç, belki de onu en iyi tarif eden kişidir. Tek bir işçinin bile elini sıkmayan bir Marksizm, Ziya Gökalp’i beğenmeyen bir Türkçülük tecrübelerinden sonra, ne devlete, ne aydına, ne halka, ne de Allah’a güvenen, sadece kitaplara dost, sadece kütüphanede huzurlu bir ruhtan bahsediyoruz.

Nedir istediği peki Cemil Meriç’in? Hiçbir şey olamadı hayatta. Ne iyi bir baba, ne de iyi bir koca. “Siz, gönüllerini bir ideale verenler, ne koca olabilirsiniz, ne baba.” Nesin sen? Hiç. “İnsan ya Tanrı olmalı ya da Goril.” Tanrıyı mı kıskanıyordu? Yeni bir dünya mı yaratmak istiyordu? Her kadında aradığı kadın, fildişi kulesinin şuh kadını Lamia Çataloğlu acıyla kıvranan ruha üflemektedir: “Daima dikkat ettim, hiçlerle konuşur, tartışır, onları konuşturur, onları takdir eder, sonra içinden eğlenirsin. Sen cüceler ülkesindeki Güliver, Sen Lucifer, sen Wuthering, Heghist Hecliff ve sen beni didikleyen, harabeden, öldüren Cemil Meriç…” 48 yaşında, evli, iki çocuk babası Cemil Meriç’in hayatına giren Lamia, gözlerini kaybetmiş bir adama, karısında, çocuklarında, iş hayatında ve dostlarında bulamadığı bir iklim bahşetmektedir: “Sizinle insan büyüyemiyor, daima sizin hükümranlığınıza tabi. Ama bu tabiyette bir yücelik var. Sizin sevginize layık olmanın, aşılmaz his aleminize yaklaşmanın gururu ile sarhoşum. Sizde her şey hoş, bambaşka olsa bile hoş. İnsan size rehberlik ederken dahi bir rehber tarafından idare edildiğini anlıyor.”

Kim bu Lamia Çataloğlu? Kaderin bir lütfu mu? Yıllarca, ama yıllarca çekilen açlığın, sefaletin ve yalnızlığın, ızdırabın bir hediyesi mi? Nietzsche, “Kadın, sevmeyi bilmez” diyor. “O ancak sevişmeyi bilir.” Yoksa sevmeyi de bilen bir kadınla mı muhatap oluyoruz? En son değil de, ilk kadın olsaydı Lamia, acaba Cemil Meriç diye birinden bahseder miydi tarih? “Her kadın bir Messalinadır ve yumurtalıklarıyla düşünür.” diyen adam, her şeyiyle sahip olmak istediği kadını göklere çıkarır: “Kalbimi kelimelerle doldurdum. Mektuplarım onun için parmaklarını yakıyor. Dudaklarını da yakacak. Ben pervane değil, ateşim. Kıskanıyorum kelimeleri. Birer kelebek gibi sana uçuyorlar. Kelimeler, senin kokunla sarhoş. Saçlarını okşayan rüzgârı kıskanıyorum. Tenine sarılan entarini kıskanıyorum. Saçlarında dolaşan tarağı kıskanıyorum. Anlıyor musun? Aynanı kıskanıyorum. Yatağını kıskanıyorum. Yılları kıskanıyorum. Kimsin sen? Kadın veya serap. Tanrıyı kıskanıyorum: seni beraber yarattık. O başladı, ben tamamladım. Sevmek yaratmak demektir.” Kendine dünyada bir yer arayan adam, her şeyini, tanrılarını dahi bırakıp, bir kadının kollarına koşuyor. “Tanrı, onun bütün günahlarını affedecek, çünkü çok sevdi, diyor İsa.”

Bir devletin, bir aydın sınıfının, bir toplumun, bir şehrin, bir mesleğin ve bir ailenin vermediği güveni, sevgiyi ve huzuru, Antakya’da İngilizce Öğretmenliği yapan yabancı bir kadınla yaşadığı evlilik dışı bir ilişki verir Cemil Meriç’e. Ne hazin! Büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladı olmak zorunda mı? Padişah İbrahim’i Deli İbrahim yapan tarih, Cemil Meriç için de geçerli galiba. Konyalı genç, efendisinin hizmetkârı olan tarihin hükmünü koyuyordu ortaya: “Sen bizden değilsin.”

İnsanla Kelime Arasında

Spinoza düşünmüş: “Havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, kendi isteğiyle yolculuğa çıktığını söylerdi.” Kurallarını kabul etmediği bir oyunun içindedir üstad: Babıali. Kavgasıyla, gürültüsüyle, aşkları ve ihanetleriyle, her sokak başında bir yazar, her kaldırımda bir şair üreten, edebiyatın, şiirin, ideolojilerin cenk meydanı. Cemil Meriç kurtlar sofrasında. “Altınlarını cam karşılığı dağıtan kızıl deriliye” kadeh şangırtıları arasında kahkahayla gülünen bir sofra. İnsanlar bir yana, ölümün bile sağcı ve solcu diye ayrıştığı bir yerdeyiz. “Kavga, insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında.” Gerici, ilerici diye birbirini yaftalamakla meşgul, her biri “ehramlara taş taşıyan birer köle” hayatına namzet aydın sınıfı içinde, kim kabul eder bu imansız kalemi? “Sağ okumuyor, sol küskün.” Asya’dan Avrupa’ya dünyayı İstanbul’a taşıyan seyyah, gördüklerini anlatacak adam aramaktadır. Ne söylediğin değil, kim olduğun önemli. Çalınan her kapıda aynı cevap: “Sen bizden değilsin.”

Bu ‘lânet çemberi’nin içinde, gene de düşünceyi hoş gören birkaç yer bulunur: Hisar, Türk Edebiyatı ve Hareket dergileri. Ayrıca Yeni Devir gazetesi de üstada kapısını açanlardan. Saint Simon’u basınca sol, Hint Edebiyatı’nı basınca sağ damgasını yemekten kendini kurtaramayan Cemil Meriç’e, mücadeleyi devam ettiren amaç neydi acaba? Baki kalan bu kubbede bir hoş sadâ bırakmak mı? Yazmak niye? “Yazı, meçhule atılan bir kement… Denize atılan şişe.” Anlatmak niçin? “Her söz bir davettir.” Neye veya kime davet? “Düşünceye… Düşünce şüphe demektir… Düşünce tezatlarıyla bütündür.” Kime arzediyorsun? “Elinde hiçbir adres yok”ken hem de. Vigny’nin dediği gibi, “En muhteşem cevap sükût” değil mi? Birilerinin rahatını kaçırmak için mi doğdun sen? Havarilerin nerede? Efendisini şeyh yapan müritlerin hani? Yalnızsın. Dostun yok. O halde niye? Hak bildiğin yolda yalnız yürümek mi? Senin hakikatin yok ki! Nedir seni ayakta tutan? “Hiçbir zaman iktidar rüyası görmedim. Ama her büyük adam ismi telaffuz edilirken içim ürperdi.”

Cemil Meriç, Tanrıdan kaçan bir mü’min. Dostoyevski gibi. “Dosto ve Biz” Büyük adam kaderle savaşmak zorundadır. “Bu bir keşifti. Kristof Kolomb’un önüne Amerika’yı çıkaran kader, benim karşıma da Dosto’yu çıkarmıştı, Dosto’yu yani sonsuzu. Bu girdaplar ve zirveler dünyasında, tek başıma dolaşacak yaşta değildim. Kıyıdan seyrettim ummanı. Aylarca Raskolnikov’u yaşadım. Sonya’yı sayıkladım aylarca…Bir ölüyü öldürmüştü Raskolnikov, bir abesi yok etmişti… Anlayamazdım Dosto’yu. İnsanın kendi kendisi ile kavgasını anlayamıyordum.” Sadece Cemil Meriç değil, Türk milleti anlayamazdı Dosto’yu, yılların geçmesi gerekiyordu. Gün geldi, Türk insanı anlayamadığı Dosto’yu yaşamak zorunda kaldı. “Dosto’yu anlayabilir miyiz? Evet. Hem de Batı’nın bütün romancılarından çok. 1968’den beri kurbanı veya seyircisi olduğumuz trajediyi, bütün çıplaklığı, bütün eziciliği ile Ecinniler’de yaşıyoruz. Sosyalizm, anarşizm, batıcılık… Dosto, bütün dertlerimizin üstünde düşünmüş, tabiî bir Rus milliyetçisi olarak.”

Fildişi Kule

“İsa otuz üç yaşında ölmüş, Nitezche otuz üç yaşında delirmiş. Ben yolumu otuz üç yaşından sonra buldum.” Otuz dokuz yaşındaydı, artık gözleriyle değil, beyni ve kalbiyle seyrediyordu ummanı. Diliyle bütün dünyayı dolaşan adamı idamla yargılayan devlet, üniversiteye çağırdı.

Okutmanlık yaptı, yıllarca. Ne ki, Türkiye’de üniversite yoktu, varsa da ilim yoktu. “Çünkü üniversite ilim yeri değildir.” Her şey, ama her şey kuru bir taklitçilikten ibaretti. Öğrenciler bölünmüştü, kitaplar bölünmüştü, düşünce bölünmüştü. Kelime ikiye bölünmüştü, kullarına ayrı dünyalar anlatıyordu. O a’raftaydı. Bazen Asya’ya kanat çırpıyor, Ganj kıyılarında dolaşıp, topladığı meyvaları ülkesine sunuyordu. (1964, Hint edebiyatı- Bir Dünyanın Eşiğinde). Kızıyordu Babıali, sağcı oldu diye. Bazen Avrupa’yı dolaşıyor, kilisenin yerine makineyi, vahyin yerine aklı tercih eden Batı insanını çağırıyordu ülkesine. (1967, Saint Simon, ilk Sosyolog- İlk Sosyalist). Kızıyordu Babıâlî, bu kez solcu oldu diye. Yine de yazıyordu, (1941’den beri, İnsan, Yücel, Gün, Ayın Bibliyografyası gibi dergilerde) bıkmadan, usanmadan yazıyordu. Bu lanet çemberinden kurtulamazdı. Çare yok, ‘Fildişi Kule’sine çekilmeliydi. Hisar’da anlatmaya başladı ‘Fildişi Kule’sini. Mümkün değil, düşünce tezatlarıyla bütünleşmek istemiyordu. Herodott’tan bu yana insanlık Doğu-Batı diye ikiye ayrılmıştı.

Ve 1974. Cemil Meriç, elli sekiz yıllık hayatında gördüğü ‘Bu Ülke’yi yazdı. Yer yerinden oynadı. “İzmler üzerimize giydirilmiş birer deli gömleğidir.” diyordu. Olacak şey değil. Herkes masallarını yakmalıydı. “Düşüncenin kuduz bir köpek gibi takip edildiği bir ülkede, düşünce adamı…” çıkmayacağını herkes bilmeliydi. Şair duruşlu adam, kustu bütün öfkesini. Hiçbir kalıp tanımıyordu. Hemen ardından ‘Umrandan Uygarlığa’ (1974) geçişin öyküsünü yazdı. Medeniyetleri anlatıyordu üstad, ‘Medeniyet üç günde inşa edilmez’ diyordu. İdeolojinin macerasını koydu Babıali’nin sofrasına. Vuzuhu kilitleyen anahtar kelimeyi. Tanıyordu insanını. “Aydınlarımız ne yapsın? Mefhumun kendisi kaypak ve karanlık”tı. Ve A’raftakiler. Yeryüzünün en büyük beyinlerinden birini anlattı onlara: İbn Haldun. “Kendi semasında tek yıldız” bu adam, belki bu lanet çemberinin içinden çıkarabilirdi Babıâli’yi. Ne ki, “Herkes, hangi düşünceye kulak kesilmişse öbürüne sağır”dı. Devlet böyle istiyordu çünkü. Emir büyük yerdendi.

Ve Mağaradakiler. 1978. Bazen Asya’yı, bazen Avrupa’yı anlatan üstad, hemen üstümüzde duran devasa Rusya’nın macerasını da okudu müritlerine. Ülkesi giderek geriliyor, asker dipçiğinin ayak sesleri duyuluyordu uzaktan. Kalbi kanıyordu memleketinin. Akacak kan damarda durmazdı, ve durmadı. 1971’de sağ gösterip sol vuran devlet, yeni bir balans ayarına ihtiyaç duymuştu. Ve 1980. Tarih kanla yazılmaktan vazgeçmiyordu. Kırkambar (1980) çıktı bu dönemde. Sular kabarmaya devam ediyordu üstadın ruhunda. Kendine dünyada bir yer arayan adam, dalgalarla kelimelerle yoğuruyordu dünyasını. Hâlâ a’raftaydı, yani ortada. Henüz taraftar değildi. Düşünce ve fikirleriyle sağa, eylem ve yaşantı tarzıyla sola yakındı. Henüz Tanrı’yla barışmamıştı a’raftaki adam. Dostoyevski gibi, Raskolnikov gibi. Tanrı’ya yenik düşmüş, ama henüz onunla anlaşmamıştı.

Sen Bizden Değilsin

1981. Bir Facianın Hikayesi yazıldı. Suların niye kabardığını anlatıyordu üstad. Belki de Tanrı’yı anlamaya başlıyordu. Kâinatın düzenini, doğanın yasalarını. Dostoyevski’nin Alyoşa’yı yazdığı süreçti belki de bu. Zaman ilerliyordu ve güneş her günkü gibi Doğu’dan doğuyor, Batı’dan batıyordu. “Beşerin yavuz, sonsuz, perişan, dastânı”nı yazdı üstad. (1984, Işık Doğudan Gelir). Güneş yakındı artık. Işığı gören kalp, onunla ısınıyordu artık ve “hakikati bulan veya bulduğunu sanan kişi, ne olursa olursa olsun, onu haykırmak zorundaydı.” Asya’ya çevirdi bakışlarını. ‘Avrasya’ dedi. Kurtuluşumuz, “Avrasya Düşünce Topluluğu”dur. Ve zaman devrini yapa yapa merkeze yaklaşıyordu üstadın ruhunda. “Kültürden İrfana” (1985) geldi son olarak. ‘Bu Ülke’, nasıl olmuş da, efendilik ruhunu terketmiş, azad kabul etmez bir köleliğin kollarına atılmıştı. Îmandan inkâra, inkârdan şüpheye, şüpheden maddeciliğe, Türk’ün bulduğunu sandığı şeyi anlatıyordu üstad. Bu, insanlara yazdığı son mektuptu. Yaptığı son davet. 13 Haziran 1987. Cemil Meriç öldü. “Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez” diyordu Yunus. Ölmeden önce, zaman devrini bitirmiş, döne döne çıktığı noktaya geri gelmişti: “Muhammed Sevgilim.” Bu bir tercih miydi, yoksa bir mecburiyet mi? Gizli ve açık herşeyi bilen Allah’ın ilminde saklı. “Her şey bulunur, derde devadan gayrı.” A’raftakilerin hükmünü Hakk’tan başkası veremez. Efendisinin hizmetkârı olan tarih, bu yüzden onu kucaklamadı: “Sen bizden değilsin.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: