h1

Doğu ve Batı Muhasebesi: Aliya

Temmuz 8, 2008

Yazar: Abdullah Ramazan IŞIK

Aliya İzzetbegoviç, 1925 yılında Bosna’da dünyaya geldi. Hukuk, sanat ve çeşitli bilim dallarında eğitim gördü. Hayatı boyunca İslami harekette aktif rol almıştır.

1983 yılında, bütün dünyada büyük yankılar uyandıran ve birçok dile tercüme edilen “Doğu ve Batı Arasında İslam” adlı eserini yayınladı. Kitap yayınlandıktan üç sene sonra, Aliya ve 12 Müslüman aydın, Yugoslav yönetimi tarafından 14 yıl hapse mahkum edildi.

1989 yılına gelindiğinde dünyanın düzeni değişmiş; iki kutupluluktan tek kutupluluğa doğru hızlı bir geçiş yaşanmıştır. Bu ortam içerisinde, zaten rejim sıkıntısı yaşayan yönetim, uluslararası baskılara daha fazla dayanamadı ve Aliya ile arkadaşlarını serbest bırakmak zorunda kaldı. Aliya, aynı yılın sonbaharında Muhammed Çengiç, Cemaluddin Latiç ve Ömer Behmen’le birlikte Demokratik Hareket Partisini (SDA) kurdu. 1990 yılının Haziran ayında yapılan seçimlerde SDA, birinci parti oldu ve Bilge Kral Aliya İzzebegoviç, devlet başkanlığı koltuğuna oturdu.

“Ben bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum. Ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü islam, benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayatın kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır. (Tarihe Tanıklığım, sy: xx)”

Aliya İzzetbegoviç’in, 1983 yılında tamamladığı ve dilimize, 1994 yılında Salih Şaban tarafından çevirilen “Doğu ve Batı Arasında İslam” adlı eseri, iki kısım, 11 bölüm ve 72 başlıktan oluşmaktadır. Anlaşılacağı üzere, Doğu’nun İslam anlayışı ile Batı’nın dinî ve materyalist yaklaşımlarını bu kısa yazıda değerlendirmek pek mümkün olmayacaktır. Ancak, kısıtlı imkanlar içerisinde yapacağımız incelemenin tadını iyi tutturduğumuz takdirde, kendimizi başarılı addedebiliriz, sanıyorum.

Dünyamız, uzun zamandır ardı arkası kesilmeyen iktidar mücadelelerine ve ideolojik çatışmalara sahne olmaktadır. Bizler de bu satranç tahtası üzerinde bazen piyon, bazen de şahı korumak için öne sürülen vezir oluyoruz. Acaba bu dev satranç oyununda İslam’ın rolü nedir? Bugünkü dünyayı şekillendirmede İslam’ın herhangi bir rolü var mıdır? Bilge Kralın kitabı, işte bu soruları cevaplandırmaya çalışmaktadır.

Yazar, dünya görüşlerini üç ana başlık altında toplamaya çalışmıştır: Dinî, materyalist ve İslami görüşler. Bu başlıkları da şöyle açıklamıştır:

“Bunlardan birincisine göre, yegane veya esas varlık, ruhtur. İkincisine göre, maddedir. Üçüncüsüne de gelince o, ruh ve maddenin bir arada var oluşundan yola çıkmaktadır. Çünkü yalnızca madde olsaydı, materyalizm tek tutarlı felsefe, maneviyat ise tamamen manasız bir tutum olurdu. Diğer yandan eğer ruh varsa, o zaman insan da vardır. Maneviyat ve ahlak olmadan insan hayatı manasızdır. En yüksek şekli insanda sergilenen ruh-madde birliği prensibinin adı ise İslam’dır.”

Ahlak kavramı, yüzyıllardır hayatımızın içinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Dünya yaratıldığından bugüne kadar gelen bütün ilahî dinlerin -mutlaka- ahlaki bir sistemi vardır. Bu dinler, insanlar tarafından bir süre sonra tahribata uğratılmış olmasına rağmen, yine de bu dinsel öğretilerin bir kısmı ahlak olarak karşımıza çıkmaktadır.

“Ateizm, eninde sonunda ahlakı inkar eder. Öbür taraftan ise her gerçek ahlaki diriliş, dini bir yenilenme ile başlar. Ahlak, isteklere ve davranış kaidelerine dönüştürülmüş dindir veya başka bir ifade ile insanın istekli davranışı veya Allah’ın varlığı gerçeğine uygun bir şekilde diğer insanlara karşı tavrıdır.”

“Ahlaklı ateist olabilir ama ahlaklı ateizm olamaz. Din dışı insanın ahlaklı olmasının kaynağı da dindir. Ancak, geçmişteki eski bir dindir. Ve insanın ondan haberi bile yoktur. Bu din, muhit, aile, edebiyat, film ve mimarinin içinden sayısız şekilde tesir icra etmeye, ışımaya devam etmektedir. Güneşin çoktan battığı yerde, gecenin bütün sıcaklığı yine güneştendir.”

Ahlak, ne derece dinin içinde yer alıyorsa ilim de o derece materyalizmin içerisinde yer almaktadır. Bu iki kavram, hiçbir zaman yan yana gelmemiştir. Ancak İslam, bu iki kavramı birleştirmiş ve yeni bir dünya görüşü ortaya çıkarmıştır. Çünkü insanlar, ne sadece dünyadan soyutlanarak uhrevi bir yaşam sürebilirler, ne de manevi bir huzuru aramadan dünyadaki hayatlarını idame ettirebilirler.

Avrupa tarihi, yüzyıllarca dinî düşünce ve pozitivizm-materyalizm arasındaki fikir savaşlarına sahne oldu. Dinî düşünce, temellerini Hz. İsa’ya dayandırmaya çalışsa da bunu tam anlamıyla gerçekleştiremedi. Hz. İsa, Tanrı ile insanlar arasında bir elçi olarak kabul edilmesi gerekirken, onun, Tanrı’nın oğlu olduğu hakkında bir dogma ortaya kondu. Ve Hıristiyanlık’ın normal hayat içerisinde fiilen mümkün olmadığı ortaya çıkmıştır.

“Son Hıristiyan, çarmıhta ölmüştür.”

Hz. İsa’da kendini bulan Hıristiyanlık, onun ölümünden sonra saf din olmaktan çıkmış, bir ideoloji olma yolunda ilerlemiştir. Roma döneminde Hıristiyanlar, baskı ve zulüm altında tutulmuş, daha sonra birtakım imtiyazlar verilmiş ve bir süre sonra devletleşmiştir. Tabii ki bu devletleştirme sırasında Hıristiyanlık, büyük bir dezenformasyona uğratılmış; putperestlikten kalma bazı dini ritüeller de Hıristiyanlığın içine alınmıştır.

“Hıristiyanlığın aşı Hz. İsa’dır. Kilisenin başı ise Paul’dur (veya Augustine). Hıristiyan etik’i, birine; Hıristiyan teolojisi öbürüne aittir.”

“Hıristiyanlık, bütün çağlarda ahlaki bir din olarak İncillerde; sır olarak, kurtuluş dini olarak ise havarilerin yazılarında aranıp bulunuyordu. Kilise, daima Paul ve mektuplarını; din ve ahlak ise daima Hz. İsa ve İncilleri merci olarak gösteriyordu.”

Batı, 16. yüzyıldan itibaren tahrip edilmiş dinî düşüncenin hegemonyasından kurtulmaya başlamış ve pozitivist-materyalist bir bakış açısına sahip olmuştur. Bunun neticesinde de ilmî ve sosyal alanda vizyonu değişmiş; böylece yeni bir uygarlık kurulmuştur. Tabii ki bu teknolojik ve fikri değişim, dinî düşünceyi hayatın içerisinden çıkarmış; sadece Pazar günlerine has bir seremoni haline getirmiştir. Bir süre sonra da hiçbir dinî düşüncesi olmayan ateist bir nesil ortaya çıkarmıştır. Bu nesil, ileriki dönemlerde (günümüzde rahatlıkla görülmektedir) manevi sıkıntılar çekmeye başlamış ve toplum içerisinde huzursuzluk ortaya çıkmıştır. Batı, her dönemde insanların bir yanını eksik bırakmaktadır. Nasıl ki, uçağın uçması için kanatlarının ve motorunun olması gerekiyorsa insanların da hayatlarını rahat bir şekilde idame ettirebilmeleri için maddi ve manevi rahatlığı yakalamaları gerekmektedir. Tabii ki biz de bu ortamdan kendimizi, tereyağından kıl çeker gibi kurtaramayız. Yüzyıllarca dünyaya yön veren ve bir kaç yüzyıldır da fetret devrini yaşayan bizlerin takkemizi önümüze alıp düşünmemiz ve hesaplarımızı buna göre yapmamız gerekmektedir.

İzzetbegoviç, kitabında Batı’nın din anlayışını ve materyalizmini, bir tez ve antitez olarak ele almış; sonuç olarak da İslam’ı bir sentez olarak ortaya koymuştur. Çünkü İslam’da, ne sadece Batı’nın din anlayışı, ne de sadece materyalizmin maddeci bakışı vardır. İslam, bu iki görüşü içine almış, harmanlamış, kendinden de bir şeyler katarak yeni bir yaşam biçimi ortaya koymuştur.

Sonuç olarak kitap, eksileriyle (olduğuna inanmıyorum), artılarıyla okura farklı bir bakış açısı kazandırması bakımından okunmaya değer bir kitap. İzzetbegoviç, Batı’da doğup büyüdüğünden ve Batı tarzı okullarda eğitim gördüğünden, Batı’nın ilmî, fikrî ve sosyal yapısını çok iyi bir şekilde analiz etmiş ve biz Müslümanların ifrat ve tefrit olarak adlandırdığı iki kutupluluğa değinmiş ve “orta yol”u bulmuştur. Kitap, okunmasının ve anlaşılmasının kolaylığını da Salih Şaban’a borçludur. Şaban, kitabı çevirirken anlaşılır ve sade bir dil kullanmış ama bazı yerlerde geçen Latince terimlerin manalarının açıklanması konusunda biraz cimri davranmıştır. Fakat kitap, zevkli okunan, bizlerin özeleştiri yapmasını sağlayan, ilmî özelliği çok fazla olmayan ama giriş için faydalı bir kitap.

“Bu kitabın konusu teoloji değildir; yazarı da teolog değildir. Bu bakımdan kitap, doğrusunu söylemek gerekirse, İslam’ı bugünkü neslin konuştuğu ve anladığı dile tercüme teşebbüsüdür. Bu husus, kitabın bazı hata ve noksanlıklarını izah edebilir; çünkü kusursuz tercüme yoktur.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: