h1

Erdem

Temmuz 8, 2008

Yazar: Ferhat TAŞKIN

”Ahlâki açıdan daima iyi, doğru, güzel düşünme ve bu düşüncelerini eyleme dönüştürme durumu” diye tanımlayabileceğimiz erdem, esas itibarıyla insanı Tanrı karşısında konumlandırır, aynı zamanda onun insanlık içindeki ahlâki durumunu belirler.

Erdem öncelikle iki olgu gerektirir: Bilgi ve Sorumluluk. İnsan doğası nasıl bilgiyi istiyorsa bilginin asıl doğası da sorumluluğu ister. Sorumluluk da koşula göre ya eylemsel olacak ya da çıkarıma dayalı bir sorumluluk olacaktır. Buna göre bu her iki olgunun asıl doğalarına nüfuz edebilecek kişi erdemli insan olacaktır.

Erdem insanın düşünsel ve duygusal değerliliğini ortaya koyar. Bu unsurları sığlıktan, karmaşıklıktan ve tutarsızlıktan kurtarır, onlara berraklık ve yücelik katar. Bundan dolayı erdemli insanın iyiyi gerçekleştirme konusunda vicdanı ve aklı çatışmaz. Bu sayede genel itibariyle kendisiyle pek tartışmadan düşüncesini gerçekleştirir. Ancak bazı davranışlarını da sıkı bir kafa yormadan sonra gerçekleştirdiğini belirtmek gerekir. Bir bakıma erdemlilik; bilinçlilik ve alışkanlıkla belirir. Her ne kadar alışkanlık kendi içinde bir bilinçsizliği barındırıyorsa da buradaki alışkanlık, bilinçliliğin ortaya çıkardığı birikim veya sonuçtur. Böylelikle erdem sahibi kişi o ana kadar elde ettiği birikimler sayesinde iyiyi gerçekleştirmede dönüşlü bir davranış sergiler. Bundan dolayıdır ki iyi ve insancıl güzelliklere sahip olduklarının bilincinde bile olmayan insanlara erdemli insan diyemeyiz. Çünkü erdem bilinçli, derin ve soylu bir ruh ister. Bu ruh da bir nur gibidir. Kendini aydınlattığı gibi çevresini de aydınlatan bir nur. Ancak modern zamanda suya sabuna dokunmayan, kendini küçük iyilik ve zevklerle tatmin eden ve bundan dolayı da zamanın aktif bir üyesi değil pasif üyesi olan insan için “iyi” sıfatı kullanılmaktadır. Çünkü bu ‘iyi’, kendini sıfatlandıranların iradesine bırakmıştır. Bundan dolayıdır ki bu insan durgun, bulanık ve sınırlandırılmış bir havuz suyuna benzer. Oysa erdemli insan bir nehir misalidir. Aktiftir, hayat verir, etkiler ve etkilenir. Bilinçsizlikten kaynaklanan kofluğu ve sığlığı içinde barındırmaz. Us ve gönül hamuruyla yoğrulmuş, zamanın ateşiyle pişmiştir. Çünkü onun ahlâklılığı sadece düşüncede hüküm sürmez, aynı zamanda pratikte de bu hakimiyeti devam ettirir. Aksi takdirde yapılabilirlik özelliğine sahip olmasına rağmen eyleme dönüşmeyen ahlâki düşüncenin değerinden pek de söz edilemez. Bir bakıma insan ruhunda, ahlâkçılık ile ahlâklılık arasında bir uçurum olmamalı aksine her ikisinin tam anlamıyla içselleştirilmesi gerekmektedir.

Erdem sahibi olma sürecindeki insanı etkileyen ve yön veren en önemli faktörlerden biri öğüttür. Öğüt dayandığı kaynak ve taşıdığı anlam itibarıyla insan ruhu üzerinde önemli bir nüfuz sağlayabilir. Çevremize dikkatlice baktığımızda fert-toplum veya fert-fert iletişiminde gayet güzel öğütlerin (tersi durumların da olduğunu inkar etmiyoruz tabii) verilmekte olduğunu görebiliriz. Sorulduğunda herkes savaşsız, açlıktan kimsenin ölmediği, doyumun veya bir türlü doymamazlığın getirdiği azgınlıkla kimsenin öldürülmediği ve herkese, her şeye güven duyulduğu bir dünya yaşantısı istemekte hararetle. Elbette böyle bir dünya fazla ütopik kaçar ancak toplumlar açısından bunun bir ütopya olduğunu söylemek hayli güçtür. Ki Hz. Peygamber dönemindeki Medine toplumu bize bunun delilini sunmaktadır. Ancak asıl sorun şudur ki herkes bu ortak arzuları dile getirdiği halde insanlığın gidişatı hâlâ böyle bir sürece girebilmiş değil. Bu sorunun nedeni de hiç kimsenin verdiği veya verilen ahlâksal öğütlere göre kendisini şekillendirmemesidir. Bir bakıma ahlâkçıların yeterince erdemli olmamasıdır. İşte bu büyük sorunu ortadan kaldıracak olanlar ahlâkçılık ile ahlâklılığı bünyesinde barındırma soyluluğunu becerebilen erdemli insanlardır. Bu insanlar ki size binlerce kitabın veremeyeceği, binlerce öğretmenin öğretemeyeceği bir mesaj verir. Bazen öğüt ve ikaz gibi mesajlar vardır ancak bu iletişimdeki en büyük mesaj insanın ‘kendi varlığı’dır. İşte bu erdemli insanda, Allah’ın yeryüzündeki halifesini, kutsal değerlere başkaldırıyla değil itaat ederek özgürlüğünü kazanmış bir asiyi ve en büyük Ruh tarafından kendisine üflenmiş bir ruhu göreceksiniz.

İşte bu değerli ruhun en büyük temsilcisi şüphesiz Hz. Muhammed’dir. İnsanlığa büyük bir uyarıcı ve yönlendirici, değerli bir mesaj ve Allah’ın sonsuz bir nimeti olarak gönderilmiş olup insanlığın büyük bir çabayla bulmaya çalıştığı evrensel ahlâkın tek temsilcisi ve sünneti ile beraber kurucusudur. O bize Allah tarafından yapılan büyük bir iyiliktir. Çünkü o kendi varlığıyla döneminin susuzluğunu giderdiği gibi vefatından sonra yaşayan varlığıyla-sünnetiyle- de bizim iyiye ve güzele olan susuzluğumuzu giderecek tek evrensel kurtarıcıdır. Çünkü onun ahlâkî pasifleştiren, köleleştiren, beyinleri koflaştıran bir ahlâk değil aksine yüceleştiren, insanı Allah’ın halifesi kılan, özgürleştiren, haksızlığa karşı başkaldırtan ve ümmetine karşı bir Hz. İsa sevgisi veren bir ahlâktır. Bu ahlâk ‘düşünen hayvan’ı ‘düşünen insan’ yapar. Bu kazandırdığı düşünce, toplumbilimin kullandığı şekliyle sınırlı ve dar bir kavram değildir. Ufku genişleten ve yeni ufuklar yaratan bir düşüncedir. Bu özelliğiyle insana zihinsel bir açılım ve duygusal bir yüceliş kazandırır.

Bahsettiğimiz ahlâk Hıristiyan ahlâk felsefesindeki insan olma amacıyla bir benzerlik taşımaz. Ki Hristiyan ahlâkçıları insanlara 18 yüzyıl boyunca köle ahlâkını (ki günümüzde kapitalizm bunun tek hakimi ve mirasçısı kalmıştır) dikte etmeye çalışmıştır. Bu ahlâk Nietzsche’ye şu sözü dedirtmiştir: ‘Onlarca erdem, alçak gönüllü kılandır, uysallaştırandır; böylece kurdu köpeğe, insanı da insanın en iyi evcil hayvanına çevirdiler.

Bu ahlâktır ki ahlâkı tamamen reddeden Nietzsche’nin nihilist felsefesini ve tüm ahlâkî değerlere başkaldırmayla bir ahlâkî değer yaratma çabasındaki Camus’nün başkaldırı felsefesini yaratmıştır. Ayrıca Montesquieu’nun; ‘Erdem; kamunun çıkarını kendininkinden üstün tutmaktır.’ sözü de toplumsal yığınların bu köle ahlâkına tepkisinin tezahürüdür. Ancak bu tür felsefelerin ahlâk merkezinde Tanrı (insanları din adamlarına köle yapan tanrı değil) kavramı yer almadığı içindir ki batı toplumlarında önemli bir ahlâki boşluk yaşanmış ve 19. asırla beraber varoluşçu felsefeyle şiddetlenen ve günümüzde doruk noktasına çıkan bir ahlâki dayanak arayış çabası baş göstermiştir. Bütün bu nedenlerden dolayı batı ahlâklılığı (her ne kadar ödev ahlâkı kayda değer bir şekilde yer etmişse de) ancak söylemsel bir dille yaşamaktadır.

Böylece ahlâkçılık görevini kendisine vermiş, ahlâklılık (batı için köleleşme) görevini ise doğu toplumlarına vermeye çalışmaktadır. Belirttiğimiz gibi batı toplumlarının ahlâki boşluk yaşamaları ve bu boşluğu ancak başkalarına görev verme yetkisini ellerinde tutmayla kapatmaya çalışması; Hıristiyan kültürüne sahip olmaları ve Hristiyan ahlâkına karşı geliştirilen bir tepkiyle davranmaları hasebiyle bir bakıma insan zihni bu durumu açıklayabilmektedir.

Peki şu anda biz Müslüman toplumlarının acınası halini neyle açıklayabileceğiz? En son ve en yüce olan İslam dini’ne mensup olmamızla mı, içinde ahlâk, fazilet gibi değer kavramları hakkında pek çok ayet bulunduran bozulmamış ve bozulmayacak Kur’an’a sahip olmamızla mı, yoksa gelişiyle insanlığa yücelik kazandıran ve her anında ümmetini düşünen ve onlar için üzülen, sevinen Hz. Muhammed’in ümmetine sahip olmamızla mı?

Gerçek anlamıyla ‘bilmek ve yaşamak’. Belki de bütün bu çözümsüzlükler bu iki kavramda çözülüyordur. Bilenlerimiz yaşamadı, yaşayanlarımız bilmedi, bilemedi. Oysa insancıl yaşamda, bilmek vardır; bilmekte kutsal bir yaşamın var olduğu gibi. Goethe: ‘Düşünmek ve yapmak, yapmak ve düşünmek, işte her türlü bilgeliğin özü bu. Ezelden beri kabul edilmiş, eskiden beri denenmiştir, ama herkes tarafından kavranmamıştır.’ demişti. İşte hayat felsefesi olarak bilmeyi ve bildiğini yaşamayı hayatının her anında her ayrıntısında imkansızlık koşulu olmadığı sürece, devam ettirmeyi seçen erdemli kişiler (Sokrates, Ali Şeraiti vb.) bize gerekmektedir. Ki Sokrates inandığı ilkelerden taviz vermemek için zehir içti. Ali Şeriati   de ilkelerinin onu ölüme götüreceğini bildiği halde onlardan vazgeçmedi. Çünkü onlar; ölü bir yaşamın ne olduğunu biliyorlardı, yaşayan bir ölümün ne olduğunu bildikleri gibi…

Bütün bu nedenlerden dolayı da erdemin temelinde bulunan değer bilgisinin kaynağının ne olduğu iyi bilinmeli ve ona göre davranılmalıdır. Bilmemiz gereken; sonsuza kadar değişmez sürekliliğini koruyacak olan Tanrı’nın koyduğu değerler sistemi mi yoksa ahlâklılığın her çağda kendi doğrusunu yaratan insanın özgür eyleminde ortaya çıktığını kabul eden J.P.Sartre’ın veya herhangi bir insan ürünü olan ahlâk felsefesi mi bizim ahlâki durumumuzu belirlemekte? Elbette akıl ve ahlâk kaynağın değerine göre seçim yapmak zorundadır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: