h1

İslam Dünyasının Liderlik Problemi

Temmuz 8, 2008

Yazar: Kayhan DOĞRU

Her medeniyet tarihsel süreç içerisinde farklı dönemlerde çeşitli problemlerle karşılaşmış ve karşı karşıya kaldığı bu problemleri çözmek için uğraşmıştır. Bundan sonra başarılı olan medeniyetler tarihteki yolculuğuna devam ederken başarısız olanlar tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini almıştır.

İslam medeniyeti de kuruluşundan bu yana bazı problemlerle muhatap olmuş ancak her seferinde bu problemleri çözme dirayetini göstermiş ve tarihte üstlendiği rolünü sürdürmeye devam etmiştir.

Tarihsel süreci incelediğimizde, bu dirayet gücünün ortaya çıktığı her dönem İslam Dünyasının bir lider etrafında toplandığını ve onun önderliğinde sorunların üstesinden geldiğini görürüz. Aslında bu liderlik müessesesi her medeniyetin devamlılığını sağlamadaki önemli bir unsurdur. Zira katar vazifesini üstlenen ve toplumu sürükleyici bir güce, her medeniyet ihtiyaç duymuştur.

Geçmişe dönüp de şöyle bir baktığımızda İslam Medeniyetinin sürekli ön planda kaldığını ve dünya medeniyetlerini birçok defa etkileyici pozisyonda olduğunu görürüz. Bunun nedeni olarak da bir millet taassubundan çok ümmet anlayışına sahip olmasını ve bu sayede topluca hareket edebilme başarısını göstermesini belirtebiliriz. Bu ümmet anlayışı İslam dünyasının her dönem ihtiyacı olduğu liderlik müessesesinin boş kalmamasına sebep olmuştur. Çünkü bir süreklilik sağlanmıştır. İslam Toplumuna liderlik, bir millet yahut devlete münhasır kalmamış, rekabete dönüşen bir ortamda adeta bir bayrak yarışını andırırcasına el değiştirmiştir. Bunun sonucunda ise İslam Dünyası sürekli bir gelişme göstermiştir.

İslam Medeniyetinde liderlik müessesesinin çeşitli dönemlerde el değiştirmesindeki temel faktör ise birçok milletten teşekkül etmiş bir toplumun sürekli bir hareketlilik arz etmesi ve buna cevap verebilmeyle alakalı bir durumdur. Zira bu farklı insan topluluklarının ihtiyaçlarını karşılayabilme ve onları bir arada tutabilme başarılması güç bir iştir. İşte bu noktada liderlik görevini üstlenen unsurun bu ihtiyaçları karşılayamaması ve bu hareketliliğe ayak uyduramaması, hemen yerinin başka unsurlarca doldurulmasına sebep olmuştur. Bu da belirttiğimiz devamlılığı sağlamıştır.

Burada şu noktaya dikkat edilmelidir ki; o da bu el değiştirmenin gerçekleşebilmesi için hareketli bir toplumun gerekliliğidir. Hareketli bir toplum yapısından kastımız sosyal, ekonomik ve tabiî ki fikrî hareketliliktir. Bu etkinlikleri üreticilik olarak da tanımlayabiliriz. Çünkü bir medeniyetin büyüklüğü ve gücü, üreticiliğiyle doğrudan alâkalıdır. Bu üreticilik ise iç dinamikler tarafından elde edilen birikimin kullanılmasıyla gerçekleşir. Zira bir medeniyet için taşıma suyla değirmenin dönmesi durumu söz konusu dahi olamaz. Medeniyet ortak duygu, ihtiyaç ve çıkarların oluşması sonucu teşekkül eder. Bu gerekliliklerin güçlendirilmesi ve devamlılığının sağlanması, bu ortaklığı paylaşanların çabalarıyla doğrudan ilgilidir. Bu çabanın zirvede oluşu, toplumun üreticiliğini ortaya çıkarır. Böylece medeniyet siyasi manada kendisi için atılım yapabilecek liderini çıkarmakta da zorluk çekmez. Böyle bir durumda, toplumun lideri de kendisinden beklenilen atılımları gerçekleştirmekte güçlük çekmez. Çünkü liderin başarısı, lider olduğu toplumun yapısı ve üreticiliğiyle doğru orantılıdır. İşte günümüz İslam Dünyasının yaşadığı sıkıntı burada yatmaktadır.

Zamanımızda İslam toplumu sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarda çeşitli problemlerle karşı karşıyadır. Belki, bundan da vahimi muhatap olduğu problemleri çözebilme dirayetini gösterememesidir. ‘Bundan da vahimi’ ifadesini sarf etmemizin sebebi, İslam dünyasının daha evvel de çeşitli sıkıntılar yaşamasına karşın bunları çözebilme dirayetini göstermesi, günümüzde ise çözüm manasında aynı dirayeti sergileyememesidir. Böyle bir durumun zuhuru ise İslam dünyasında liderlik müessesesinin Osmanlı’dan sonra doldurulamamasından kaymaklanmaktadır.

İslam Dünyası, yaklaşık bir asırdır siyasi manada başıboş kalmış ve tutarlı hareket edebilme kabiliyetini yitirmiştir. Bunun sebebi, günümüz İslam Toplumunun gerek düşünce dünyası bakımından, gerek sosyal hayat tarzı bakımından ve gerekse ekonomik manada üretici konumda olmamasıdır. Bütün bunlar siyasi açıdan da bir liderin ortaya çıkmasını engellemektedir. Çünkü üretmeyen bir toplumun cetvelle çizilmiş sınırlara ve liderlik vasfı taşımayan idarecilere mahkûm olması yadırganmamalıdır.

Daha da evvel belirttiğimiz üzere İslam Dünyası siyasi, iktisadi ve içtimai manada karar verebilecek ve kendi geleceğini vereceği bu kararlarla yönlendirebilecek vaziyette değildir. Çünkü toplum, yaklaşık bir asırdır çalkantılı ve bunalımlı bir dönem geçirmiş, sonucunda da önemli kayıplar vermiştir. Bu kayıpların başında ise ‘insan’ gelmektedir. İnsan kaybını sadece fiziksel manada düşünmemek gerekir. Bu kayıp aynı zamanda, kişinin geleceğe olan inancını yitirmesine ve dolaysıyla düşünce üretebilme kabiliyetinin ortadan kalkmasına neden olmuştur. Zira yapılan savaşların ve yaşanılan buhranların yön verdiği yaşam tarzı, Müslüman’ın sadece hayatta kalabilmek için ömrünü bir mücadele içerisinde geçirmesine yol açmıştır. Bütün bunlardan sonra düşünmeyen bir toplumun, örgütsel manada güçlü devletler meydana getirmesi tahmin edileceği üzere çok zordur. Ortaya çıkan devletlerin de dünya siyasetinde yön verici bir özellik üstlenmesi bir tarafa, başkaları tarafından alınan kararların ya uygulayıcısı ya da kendisine uygulanan taraf olarak karşımıza çıkacağı tartışılmaz bir gerçekliktir ki günümüzde bu tespitimize uygun olaylara şahit olmaktayız. Sonuç olarak İslam Toplumu için sulh ve güçlü devlet arayışı temenniden öte geçememiştir.

Peki, bütün bunlara rağmen İslam Medeniyeti, kuruluşundan bu yana elde ettiği birikiminin sonucu yeni bir atılım gerçekleştirecek iradeyi sergileyebilir mi? Böyle bir soruya iyimserlik ithamıyla karşılaşmadan “evet” cevabını verebiliriz. Zira bu konuda Türkiye, Malezya vb. örnekler rahatlıkla verilebilir. Ancak burada şu belirtilmelidir ki hangi devlet örneği verilirse verilsin İslam Toplumu, geçmiş dönemlerde kendisini başarıya ulaştıran üreticiliğe topyekûn geçmedikçe yapılacak her çalışma sonuçsuz kalacaktır. Topyekûn hareketlilik için de birlik anlayışına yani ümmet kavramını yeniden benimsemeye ihtiyaç vardır. Bu nedenle çeşitli milletlerden oluşan İslam Medeniyetine mensup olan bir birey, ilke olarak; kendisi ve çevresi için “ben değil biz”, bütün İslam âlemi içinse “biz değil hepimiz” düsturunu edinmelidir. Çünkü bir ‘liderin’ büyük başarılar kazanabilmesi için her şeyden evvel birlik ve beraberliğe kavuşmuş bir topluluğa ihtiyacı vardır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: