h1

İsmail KARA: “İslam, tarihinden koparılamaz”

Temmuz 8, 2008

Peygamber Efendimiz (s.a.s) zamanındaki salt vahiy kaynaklı, sade, duru İslam anlayışının, Râşid Halifeler döneminden başlayarak ilk 4-5 asır içerisinde farklılaşıp çok renkliliğe bürünmesi sürecini kısaca özetleyebilir misiniz?

Bu süreç biraz da İslam’ın yayıldığı coğrafyalarla ilgili. “Sade” kelimesini kullanmak doğru mu bundan çok emin değilim, Efendimiz (s.a.s) zamanında din sade idi, sonradan ne oldu, sadelikten çıktı mı acaba? Bunu bilmiyoruz, bu sade kelimesi aslında problemli bir kelime. Fakat, İslam düşüncesinin, İslami ilimlerin, İslam kültürünün, İslam medeniyetinin gittikçe büyüyen, derinleşen ve ihata sahasını artıran bir yapıya bürünmesi büyük ölçüde fetihlerle alakalıdır. Bildiğiniz üzere, İslamiyet ortaya çıktıktan çok kısa bir zaman sonra, daha bir asrını doldurmadan, bir ayağı İran gibi çok eski bir medeniyet havzasına intikal ediyor; öbür ayağı Mezopotamya gibi, neredeyse bütün kadim gelenekleri içinde barındıran bir sahaya intikal ediyor, öbür ayağı Mısır gibi, belki Yunan felsefesinin, medeniyetinin de anası olan bir alana intikal ediyor. Şimdi, buraların İslamlaşması, İslamiyet’ten önceki varlıklarının ortadan kalkması manasına gelmiyor. Bu mümkün olan bir şey değil zaten. Burada bir hesaplaşma var, isterseniz biraz daha teknik bir tabir olsun diye, aynı kökten, muhasebe diyelim; bir muhasebe var, yani bir alış-veriş var. Zaten maddi olarak fethettiğiniz bir bölgeyi mümkün olan en kısa zamanda kültürel olarak kuşatmadığınız, onu içinize alamadığınız zaman orası sizin fethettiğiniz bölge olmaz. Dolayısıyla İslamiyet çok –sade kelimesini bende kullanayım şimdi- sade bir coğrafya içerisinde doğmuş olmasına rağmen, daha 1. asrında neredeyse bütün kadim medeniyetlerin tam merkezlerine intikal etti. İslam tarihinden biliyoruz ki, bu aslında Medine’de, Hulefa-yı Raşidin döneminde, ciddi tedirginliklere de sebep olmuştur. İlk nesil bunun getireceği problemlerin ciddi olarak farkındaydı; yani hem kültürel olarak getireceği problemler hem de iktisadi manada refahın artışının getireceği problemleri biliyorlardı. Onun için, Hz. Ömer’in, Sad b. Ebi Vakkas’a yazdığı mektupta söyledikleri çok önemli. Tarihi rivayetlere göre, Sad b. Ebi Vakkas soruyor: “Burada eski dünyaya ait çok şey var, bunları ne yapalım?” diye. Ayrıca Hz. Ömer’in harp ganimetlerinin çok artması sebebiyle bazı tedbirler aldığını da biliyoruz. Bu aslında, yürümekte olan hadisenin, kritik noktalarının, hem fikri, hem iktisadi, hem siyasi olarak sosyal hayatın akışı itibariyle nerelere seyredeceğinin, seyredebileceğinin bilindiği manasına gelir. Bu bilinme, ister istemez, hesaplaşma veya muhasebe dediğimiz sürecin de şuurlu yapılmasına giden bir yoldur. Tabii, şuurlu olarak yola çıkmakla tam istediğinizi istihsal edip etmemek her zaman örtüşmez. Fakat, İslam ilim, kültür, medeniyet mirasını birkaç asır içerisinde gösterdiği sıçrama, büyüme ve derinleşmenin arkasındaki muharrik güç, İslam’ın yayılması gibi gözüküyor. Başka unsurlar da var tabii…

Neticede, bir bakıma kadîm dünyanın bütün gelenekleri –Hind ve Çin biraz hariç. Çünkü Hind ve Çin’in intikali daha muahhar dönemlerdedir– İslam’ın içerisine dahil olmuş oluyor. Peki nasıl dahil oluyor, aynen mi giriyor? Hayır. Burada, tek tek, belki her dal için ayrı ayrı mütalaa edilmesi gereken süzgeçler kullanılıyor. Onun için, bu erken teşekkül eden hassasiyetin altını tekrar çizmek lazım. Yani erken teşekkül eden hassasiyet farklı süzgeçler kullanma pratiğini getirmiştir. Aslında modern dönemde –sizin sade kelimesinden de bunun için pirelendim– İslamiyet’in hususen dört halife devrinden sonra safiyetini kaybettiği, bozulduğu, dış kültürlerin etkisi altında kendi tabiatını kaybettiği yolunda kuvvetli bir iddia var. Kaynaklara ve asr-ı saadete dönüşü savunan bu gürüş, detayda bazı haklılık payları taşıyan tarafları olsa bile, aslında yaygınlığı ölçüsünde o kadar da bel bağlanılacak bir görüş değildir. Şöyle bir hatırlatma yaparak belki bu faslı bitirebiliriz: Bugün bizim modern dönemin etkisi altında ve İsrailiyyat başlığı altında bütünüyle menfi bir alan olarak gördüğümüz şey, büyük ölçüde bu kadim medeniyetlerden –Hristiyanlık, Yahudilikle sınırlı değil bu– intikal eden, kültürel, tarihî unsurların tamamına tekabül ediyor. Onun için bunu “sadelikten uzaklaşma” olarak yorumlamak bence, kısmi bir doğruluk payı taşımakla beraber, problemi tavsif edecek, tarif edecek bir şey değildir. Yani bu, İslam’ın yürüyüşüyle, yürüdüğü bölgeleri kendi içerisine katma diyebileceğimiz şuurlu iradele alakalı bir şey. Eğer bunu sadelik karşısına koyarsanız zaten İslami ilimler, İslam kültürü, İslam medeniyeti diye bir şey ortada kalmaz. Sadelik eşittir tasfiye…

Burada hatırladığım kadarıyla Muhammed İkbal’in bir değerlendirmesini aktarmaya çalışacağım; özellikle tercümeler vasıtasıyla Grek felsefesinin – Helenistik kültürün İslam filozoflarına olan etkisinden bahsederken “Bu Helenistik kültür her ne kadar İslam filozoflarının ufkunu açsa da onların Kur’an’a dayalı görüşlerinde birçok sıkıntı doğurmuştur” diyor…

İşte bu umumi değerlendirmenin ben problemli hatta hesabı verilmemiş olduğunu düşünüyorum. Muhammed İkbal de kaynaklara dönüş, asr-ı saadet fikirleri kuvvetli olan modern dönem aydınlarından biridir. Bu görüş mutlaklaştırılamaz, yani bu görüş modern dönemin ihtiyaçları ve icbarları doğrultusunda tarihi değerlendirmek manasında sınırlı ve konjonktürel bir anlama sahiptir. Yoksa İslâm tarihinde olmuş hadisenin gerçekliğini, gerçekliğin tamamını anlatmaz. Onun için tercüme faaliyetlerinin bir tür bozulma meydana getirdiği tezi, aynı zamanda “bu bir bozulma değil, aynı zamanda bir mesafe kat etmedir” şeklinde cevaplandırılabilecek bir yorumdur. Fakat modern dönemin ana bakış açısının bu olduğunu biliyoruz. Bu bakış açısı, yeni selefî hareketin beslediği “saf ve sade İslam” diye imkânı ve gerçekliği olmayan bir arayışı ifade eder. Bu bozulma hikâyesi tek başına müstakil bir fikir, müstakil bir akıl yürütme değildir; bağımlı bir akıl yürütmedir. Bağımlı olduğu yer İslam tarihinin tasfiyesi ve saf bir İslam’ın bulunabilecek, ulaşılabilecek bir şey olduğuna dair kanaatla alakalı bir hadisedir, dolayısıyla ikisinin birlikte ele alınması gerekir.

Osmanlı’yla birlikte geçmiş dönemdeki bir çok İslam devletini tek bir çatı altında toplayan bir siyasi otorite söz konusu oluyor. Osmanlı medeniyetinin, Osmanlı İslam anlayışının bu çeşitlilik ve çok renklilikten teşekkülü nasıl olmuştur?

İş Osmanlıya intikal ettiği zaman, yine önce biraz tarihe bakmak lazım. İslam tarihindeki en önemli siyasi krizlerden biri, Abbasi Devleti’nin Moğol istilasıyla birlikte yıkılmasıdır. Bu ilk bakışta, sadece bir siyasi kriz gibi gözüküyor. Gerçekten siyasi kriz tarafında hiç tartışma yok. Fakat, bugün anladığımız manada, tarihte, siyasi krizlerle dinî, ilmî, sosyal krizler arasındaki mesafeler o kadar fazla değil. Osmanlı devletinin teşekkül ettiği dönemde, İslam dünyasının acil bir siyasi birlik arayışında olduğunda hiç şüphe yok. Aslında Selçuklular da bunun kısmen farkındaydı. Fakat, kriz alanı sadece siyasi alanla alakalı değil. İslami ilimler mirasının geldiği noktada da, bir birlik arayışı söz konusuydu. Unutmayınız ki, İslam dünyasında, bugün anladığımız manada medreselerin ortaya çıkışı Selçuklular dönemindedir. Siyasatnâme kitabından ve Gazzalî’nin Fezâihü’l-Bâtıniyye’sinden de anlayabileceğimiz gibi, Nizamiye medreselerinin kuruluşuna, İslamî ilimler çerçevesinde bir birlik arayışı çok bariz bir şekilde etki etmiştir. Siyasi, ilmi, kültürel birlik arayışının sosyal birlik arayışından bağımsız olarak işlemeyeceğini de söyleyelim. Buradaki birlik, modern dönemdeki, tektipleşme manasına gelen birlik değildir. Aksine bir üst çatı kurmak suretiyle, bütün birimlerin bu üst çatının altında kendi istiklaliyetlerini muhafaza ederek yürümelerini mümkün kılmak ve fakat bunların hem dil, hem mantık olarak daha üst bir çatı altında birleşmelerini mümkün hale getirmek arayışı diyebiliriz buna. Burada kastettiğimiz şeyin tek tipleşme olmadığının altını çizmemiz lazım. Söz konusu olan ihata edici ve koruyucu bir üst çatı kurmaktır.

Osmanlı devletinin başardığı şey budur. Tabii burada, Osmanlı devletine tarihi şartlar, bulunduğu coğrafya esas düşmanının Müslüman halklar değil de, kâfir olması -diğer Müslüman bölgeleri ve Müslüman toplulukları kolaylıkla hakimiyeti altına almasını sağlayan unsurlardan biri budur– ona büyük bir meşruiyet ve bütün İslam dünyasında bir imkân sağlamıştır. Osmanlı Devleti esas itibariyle küffara karşı yürümüştür. Bu bir hususiyettir onun için. Söylediklerimle kısmen paradoksal gibi görünecek bir şeyin daha altını çizelim: Osmanlılar hem siyasi, hem ilmi – fikri sahada bir birlik arayışının şuurunda olarak yola koyulmuş olmalarına rağmen, Yıldırım Bayazıd devrine kadar, hatta Fatih devrine kadar taşıyıcı güç tasavvuf ağırlıklıdır. Bu Yıldırım Bayazıd’dan sonra, Osmanlı Devleti’nin kendisini tanımlamasına, kendisini tanımasına paralel olarak, medrese – tekke dengesi üzerinde yürüyecek bir yapı kazandığı şeklinde de yorumlanabilir. Fatih medreselerinden itibaren bu kesin olarak böyle. Yalnız çok sembolik bir şey var; teşkilatlı ilk Osmanlı medresesinin 1330’da İznik’te kurulduğu kabul edilir bildiğiniz üzere. Bunun kurucusu, Davud-u Kayseri’dir. Davud-u Kayseri bu konuştuğumuz problemleri sembolize eden bir zattır, vahdet-i vücudcu bir tasavvuf geleneğine mensuptur, vahdet-i vücudla ilgili eserleri vardır, kendisi bir kelamcı filozoftur ve aynı zamanda tabii ilimlerle uğraşan bir zattır. Teşekküllü ilk Osmanlı medresesinin başında bulunan zatın bu vasıflara sahip bir kişi olması tesadüfi değildir. Yani bu özel olarak aranmış bulunmuş mu, bunu bilmiyoruz, ben bilmiyorum. Fakat bu oluşumu çakıştığı tarihle anlamaya çalıştığımız zaman, burada aslında tesadüfi hiçbir hadise yok ve şaşırtıcı gelen hiçbir tarafı da yok.

Şimdi bir hususa daha işaret edelim: Aslında bugün İslam dünyasının temel eğitim kaynakları olarak bildiğimiz metinler, hususen medreselerde asırlarca okutulan eserlerin çok önemli bir kısmı da Selçuklu dönemine ve Osmanlıların kuruluş yıllarına denk düşen tarihlerde telif edilmiştir. Yani Gazzali sonrasından bahsediyoruz. İslami ilimlerde tek tipleşme manasında olmayan bir üst çatı arayışı büyük ölçüde gerçekleştirilmiş ve İslami ilimlerin hepsi, modern dönemde savunulanın aksine, bir üst noktaya çıkarılmıştır; hem dil olarak, hem konuların başlıkların teşekkül etmesi mânasında, hem bunların ele alınması tartışılması ve bir ana yol üzerinde akıtılması manasında bir yapı kazanmıştır. Modern dönemde bu dönem “İslami ilimlerin durduğu, gerilediği dönem” olarak adlandırılacaktır. 12. asırdan sonrası, yani Gazzali’den sonrası… Burada muhasım kişi Gazzali’dir.

İslam düşüncesi merkezli konuşursak, Selçuklular dönemi, Osmanlıların kuruluşu ve sonrası itibariyle felsefe-kelam-tasavvuf merkezde olmak kaydıyla yanına mantık, fıkıh usulü, belagat belki sanat dallarını da dahil ederek kendi istiklaliyetini koruyan, fakat daha büyük bir dairenin içinde de duruşu belli olan bir ilmi-fikri çerçeve inşa edilmiş, birbirlerine rahatlıkla tercüme edilebilecek üst bir dil kurulmuştur. Bu çerçeve yaklaşık 19. asra kadar gelmiştir. Aslında 20. yüzyıla kadar da gelmiştir. Ama 19. asra kadar üzerinde kayda değer bir tartışma olmadan, büyüyerek gelmiştir. 19. yüzyıldan itibaren biz artık bunun üzerinde bir tartışma ve şüphe bulutları görmeye başlayacağız.

Osmanlı’nın farklı zihniyetleri bir araya getirmesi olarak özetlediğiniz İslam anlayışından sonra özellikle Kanuni’nin son dönemlerinden itibaren hem siyasal hem de kültürel ve toplumsal alanlarda bir çok aksaklıklar meydana geliyor. Bu aksaklıkların İslam anlayışı ile etkileşimini nasıl özetleyebiliriz, süregelen İslam anlayışının bu aksaklıklarla ilişkisi var mıdır, varsa bu ilişkinin mahiyeti nedir?

Aslında şunu söyleyelim: 18. yüzyılın başlarına kadar devletin işleyişindeki zaaflarla ilgili metinlerde -Kâtip Çelebi gibi çok istisnai kişileri dışta tutarsanız-, İslamî ilimlerin tedrisi ve seviyesi ile alakalı ciddi bir problemle, büyük bir şikâyetle karşılaşmayız. Bu husus düşünce tarihçilerince genellikle atlanıyor. İslâm düşüncesinin farklı usullere sahip mektepleri arasındaki tartışmalar –diyelim ki Kadızadeliler Sivasiler münakaşası- ancak siyasî sebepler ağırlıklı yapıldığı zaman seviye kaybına işaret ediyor. İdare ve maliye ile alakalı zaaflara işaret eden metinler fetihlerin, ganimetlerin azalmaya başlamasıyla ilgilidir bir tarafıyla, bir tarafıyla da bürokrasinin işleyişi ile; toprak ve vergi sistemindeki problemler ve bürokrasideki aksamalar, iç mücadeleler… Devasa bir yapı.. O dönemin şartlarında, bir ucu Yemen’in en ücra yerinde, öbür ucu Kırım’da; bir ucu Avrupa’nın ortalarında, öbür ucu İran sınırında, Kafkaslar’da… Bu kadar büyük bir coğrafyayı yönetmenin problemleri bunlar. Burada dikkat etmemiz gereken hususlar var: Modernleşme döneminde, Katip Çelebi’nin ilmiye ile alakalı tenkitleri mutlak ve sadece doğru tenkitler olarak alınmıştır. Bu anakronik ve yetersiz bir değerlendirmedir. Bugün daha iyi biliyoruz ki, Katip Çelebi’nin tenkitleri aslında döneminde ve sonrasında doğru ve haklı tenkitler olarak kabul edilmemiştir. Hatta, Katip Çelebi’nin bu konuda otorite kabul edilmediği için fikirlerinin nazarıitibara alınmadığı bile söylenebilir. “Katip Çelebi’yi anlayamadılar” türünden görüşlerin bence yeniden ele alınmaya ve tenkide tabi tutulmaya ihtiyacı var. Şunu da hemen belirtmemiz gerekir: Osmanlı ilim ve fikir hayatı hala büyük ölçüde karanlıkta olduğu için genel hükümlerden, “büyük okumalar”dan kaçınmaya ihtiyaç var. Bana sorarsanız bugün Osmanlı ilim ve fikir hayatı hakkında rahat konuşma imkânlarına sahip değiliz.

.

Hocam, “karanlık” derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Çalışılmamış, akademik olarak Osmanlı ilim ve kültürü çalışılmış değil. Osmanlı dönemi felsefe, kelâm, tasavvuf, mantık, belağat çalışmalarını bugün kuşatabilmekten çok uzağız.

Yani bu mirastan biz haberdar değiliz.

Hükümler verecek düzeyde değiliz. Son yıllarda memnuniyet verici bazı çalışmalar yapıldı, yapılıyor. Fakat bunların Osmanlı dönemi ilim ve fikir hayatını ortaya koyacak cesamette ve derinlikte olmadığını itiraf etmemiz lazım. Örnek verelim: Meselâ Osmanlı vahdet-i vücûd geleneği çalışılmamıştır. Bu konu yeterince çalışılmadan neyi nasıl konuşacağız. İslâm düşüncesiyle, İslâmî ilimlerle alakalı yazmaların kullanılma oranı bindelerle ifade ediliyor. Osmanlı döneminde telif edilmiş yazmalar tedavülde değil. Bunların önemli bir kısmının sadece künyesini biliyoruz. İçinde ne var, ne yapmış bunlar? Aslında henüz böyle kuvvetli bir “soru” da yok.

Efendim, özellikle batıdaki aydınlanma hareketlerinden sonra batının ekonomik, siyasal bir üstünlük kazanması ve zamanla bütün İslam alemini tasallutu altına alması İslam aleminde nasıl sonuçlar doğurmuş, karşılıları ne olmuş, bunun İslam anlayışına etkisi ne şekilde olmuştur?

Burada kendimizi çok yönlü bir problemler yumağının içinde buluruz. Yalnız, önce şunu belirtelim; yeni araştırmaların ortaya çıkardığı hususlardan biri, Osmanlıların Avrupa’da olup biten şeylerin farkında oldukları istikametindedir. “Osmanlılar Avrupa’da olup biten şeyleri takip etmiyorlardı, bilmiyorlardı, önemsemiyorlardı..” şeklindeki hakim kanaat pek de doğru değil. Mehmet Genç Hoca’nın ifadeleriyle söylersek, “Eşzamanlı olarak Avrupa literatüründe sayfalarca anlatılan bir problemi, orada yaşanan bir problemi bir Osmanlı bürokratı, ‘malum olduğu üzere’ diyerek, bir paragrafta şaşırtıcı bir şekilde özetliyor”. Ve başında da “malum olduğu üzere” diyor. Biz “malum olduğu üzere” ibaresiyle karşılaşınca bunu önemsemiyoruz, “bu adam eski hikayelerden bahsediyor” zannediyoruz. Burada açık bir tercih var. Mesela iktisadi tedbirlerde bu tercihlerin çok açık olduğunu görüyoruz. Yani orada olup biten şeyi bilmiyor değil; onu tercih etmiyor. Yalnız tekrar edelim, bu konularda nass koyacak kadar elimizde çalışma yok.

Şimdi, felsefi, ilmi ve kültürel gelişmeler açısından da kopuşu Kanuni dönemine götürmek problemli bir teşebbüste bulunmak manasına gelir bence. Eğer bir kopuş yaşandıysa, bunun tarihi çok daha sonradır. Bunun tarihi 18. yüzyılın ikinci yarısı olabilir. Çünkü lale devrinin tavrına bakıyorsunuz, lale devri Osmanlıların başkalarına gıpta etmeden ama onların yaptıklarından haberdar olarak kendisine mahsus bir hayat sürdürebileceğine dair, kendisini yenileyebileceğine dair kuvvetli bir iradesinin olduğu intibaını vermektedir.

Peki bu kendini sorgulama, eleştirme ve sürekli bir olumsuz eleştiriye götürme 1800’lü yıllara kadar olmuyordu o dönemden itibaren neden orataya çıtı? Bu ihtiyaç nereden doğdu?

İşte bu ağırlıklı olarak askeri mağlubiyetlerle alakalı bir durum, bunun askeri mağlubiyetler dışında büyük bir açıklaması yok. Küçük açıklama alanları bulunabilir ama Osmanlı İslam dünyasının kendisinde bir yetersizlik fikrine kapılması, isterseniz kendisinden şüphe etmeye başlaması diyelim, askeri mağlubiyetlerin ortaya çıkardığı bir durumdur. Yetersizlik fikri ortaya çıktığı andan itibaren süreçleri takip edersek yetersizliğin dinle, dinî ilimlerin durumuyla, ahlaki hususiyetlerle, sosyal hayatın akışıyla alakalı bir yetersizlik fikri olduğunu görmüyoruz. Daha ziyade teknik, teknolojik, modern bilimlerle alakalı bir yetersizlik fikri var. Onun için, mühendishaneler kuruluyor, askeriye ile işe başlanıyor. Medrese ıslahatı, tasavvuf ve tarikatlarla ilgili düzenlemeler çok çok sonradır. Burada hadisenin Osmanlı siyasi aklı tarafından nasıl görüldüğüne, dolayısıyla nasıl teşhisler konulduğuna dikkatle bakmak lazım. Bir yetersizlik bir şüphe problemi var. Artık bünyeye bir kurt girmiş vaziyettedir. Ama bu nerede hareket ediyor, hangi bölgelerle alakalı gözüküyor, bunu tarihi süreç içinde tespit etmemiz gerekir. Bu kurt, felsefi olarak şüphe, kısa sayılabilecek zaman aralıklarıyla, din dahil, her şeyi kuşatacaktır. Artık farklı bir İslam yorumu, farklı bir İslam anlayışı ortaya çıkacaktır. Yani iş, daha aktivist, daha kontrol edilebilir, farkı bir ahlak – rasyonel de diyebiliriz – arayışına, talebine kadar varacak. Daha nizama intizama sokulmuş, zabt u rabt altına alınmış bir sosyal hayatın akışı aranacak. Fakat bunlar sonraki aşamalardır. İlk yetersizlik fikrinin oluştuğu yer bunlar değildir. Bunun bilinmesi lazım.

Medreselerin ıslahı keza tasavvuf ve tarikatların düzenlenmesi, bunlara duyulan ihtiyaç, bu kurdun topluma veya devlet sistemine düşmesinden dolayı mıdır?

Burada başka bir alana intikal etmemiz lazım İslam dünyasının askeri olarak, teknolojik olarak kendisini geri kalmış hissetmesi, teknolojik ve bilimsel olarak giderek kendisinden yukarıda kabul ettiği batıda olup biten şeylere kulak kabartması, hususen kendisine yönelik söylemlere kulak kabartmasıyla neticelenecektir. Gelmek istediğim nokta şu: Oryantalistik dilin hem değişmesi hem de İslam ülkelerine yönelik bir tahakküm aracı haline gelmesi ile bu konuştuğumuz dönemler arasında eş zamanlık ilişkisi var. Oryantalizm böyle doğmuş değil bildiğiniz gibi, başlangıçta oryantalizm biraz doğu hayranlığıdır; pitoresk manzaralar, kadın, aşk, suikast… İslam dünyasının eğitim almış kesimlerini en çok rahatsız eden husus, oryantalistlerin inşa ettikleri şu hükümdür: “İslam bugün farklı coğrafyalarda yaşıyor, farklı ırklara, dillere, kültürlere mensup insanlar Müslüman ve fakat hepsi batı karşısında mağlup durumda. Bunların ortak tek noktası var: İslam”. Bunun vardığı yer, bize bir slogan olarak tercüme edilen malum cümle: “İslam mani-i terakkidir”. Renan’ın ifadeleriyle söylersek: “Din bilimi kabul etmez”. İslam dünyasında bu çok tehdit edici bir saldırı olarak algılanmıştır. Bu tehdit edici saldırıyı karşılamaya, cevaplamaya, göğüslemeye başladığı andan itibaren biz şöyle bir tasvir ve istidlal ile karşılaşıyoruz: “İslam mani-i terakki olamaz ve fakat İslam’ın tarih içerisinde aldığı şekil mani-i terakkidir”. Bu İslam ile Müslümanlığı, İslam tarihini birbirinden koparmak, aralarındaki mesafeyi açmak demek. Bugün de kaynağından bağımsız olarak tartışılan “gerçek İslam – tarihi İslam” adlandırmaları buralardan çıkıyor. Bu süreç İslami ilimlerin, İslâm kültürünün, İslâm medeniyetinin hiyerarşilerini, kavram yapılarını, iç mimarilerini bozmuş, en azından zedelemiştir.

Peki ne yapılacak? Nereden başlamayı tavsiye ediyorsunuz?

Biz bugün ve burada yaşıyoruz. Tarihte yaşayamayız. Tarih bütün kuvvet ve zaaflarıyla bizim bugün yapacağımız yorumlarla yeniden hayatiyet kazanacaktır. Öyle değilse tarih bitmiş bir şeydir. Nurettin Topçu’nun önemseyerek inandığım bir cümlesi şöyle kurulmuştur: “Tarihten de biz sorumluyuz”. Bugün ve buradan başlayacağız. Yüzümüz ileriye dönük. Fakat yürüyebilmek için geriye yaslanma ihtiyacımız var. Nasıl ve nereye doğru seyredeceğimizi bize tarih söyleyecek. Aksi takdirde şuursuz bir hareket ve savrulma içindeyiz demek olacaktır. Arkamızda büyük ve başkalarınınkinden kesinlikle geride bir tarih, bir tecrübeler hazinesi, bir büyük ilim ve kültür mirası var. Tarihte olmuş bir şeyin bir daha tekerrür etmemesi için hiçbir mutlak gerekçe ileri sürülemez. Bütün problemlerine rağmen modernleşme tarihimiz de bize mahsus hususiyetler ve imkânlar barındırmaktadır. Elimizde meşru araç olarak tenkit fikri var. Tarihin içinden tenkit süzgeçleriyle istediğimiz kadar geriye gidebilmeliyiz. Çağdaş İslam mütefekkirlerinin yaptığı en büyük hata tarihi inkıtalı bir varlık olarak düşünmeleridir. Onun için modern dönemin kaynaklara ve asr-ı saadete dönüş fikirleri de ciddi tenkitlere muhtaçtır. Bizim kat edeceğimiz yolun da bir hikâyesi olacaktır, olmalıdır. Soru şu: Bu hikâyede bizim irademizin ve iddiamızın rolü ne olacaktır? Unutmamak lazım ki dava ile iddia aynı köktendir ve bu iki kelime arasındaki mana farkı Türkçe bir farktır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: