h1

Son Kalan

Temmuz 8, 2008

Yazar: Abdullah KAVAKLI

Bu şehrin sokaklarında aşklar yaşanırdı. Kimsenin bilmediği, o garip, içinde tutunca şehit olunan aşklardan. Benim de bundan başka bir şeye sahip olmayan bir yüreğim vardı. Ben de en güzelini yaşamaya uğraşıyordum herkes gibi. Ve herkes gibi en büyüğü benim aşkımdı bunların içerisinde. Sultandı ve onu bir başkası sultan yapamazdı. Hikaye böyleydi ve hep böyle başlardı…

Sonra o ne severse gönül de ona meylederdi… O iyiydi, çalışkandı ben de çalışkan olmak zorundaydım. O yazardı ben ondan daha güzel yazardım. O güzel konuşurdu ben ondan daha güzel konuşurdum. Daha doğrusu öyle olmasını isterdim; yine de susardım. Kelimelerim aslında ona aitti hep. O bunları basit bir edebiyat zannedip kenara attı, onu kandırmaya çalıştığımı zannetti. “Yalancı” dedi, bana. “Sen yalan söylüyorsun, bir türlü inanmıyorum sana. Bir türlü güven verip de gel diyemiyorum. Ve bir türlü…” Bu sözleriyle kavurdu yüreğimi… Bu sözlerle ateş nedir ve yangınlar nasıl başlar, perdeler nasıl tutuşur, sırların en güzeli nasıl olur da ortaya çıkar, biliniyordu. Allah rakip kabul etmiyor; sen birisini O’ndan daha çok sev, sonra gör ki neler oluyor. İnanmazsan dene denilirdi ve böyleydi… Bense bir süre sonra bıraktım kendimi. Her gün okul sonrası denizin kenarında bir banka oturup saatlerce denize bakar, gözlerinde sonsuzluğa bırakamadığım kendimi bu şekilde denize bırakarak acımı dindirmeye çalışırdım. Sabahları da yine onunla uyanır; kendimi, bizim komşunun gül bahçesinde bulurdum. Az mı uğraştım şu köpekle… Tellerden atlamak bile bir sorundu. Bu yüzden kaç defa servisi kaçırdım; yine de değiyordu desem doğru olur herhalde… Aşkını, sevdiğine kaç kişi böyle anlatmıştır ki… Sonra herkesten önce sınıfa koşturarak girer, sırasının altına bir gül koyar, erkekler tuvaletine kaçardım. Kimse onun aşıkı olduğumu duymasın ve hep sır kalsın. Yüz vermiyordu yine de; nelerle uğraşıp gül koparıyordum ben, o benim kalbimi söküyordu; yaptığım her şeye rağmen güllerimi almıyordu. Deli oluyordum o böyle yaptıkça. Fazla naz aşık usandırırdı ve usandığımı göstermek için kestim selamı, bakmadım gözlerine…

Bir gece, gecelerin olduğunu keşfettim. Sütlü kahve yapmıştı annem, herkes uyumuş benle annem uyuyamamış sohbete koyulmuştuk… Tabi sır kalmalı aramızda, sizlere anlatamayacağım ama, annemin derinliğini ilk o gece keşfettim. Meğer ne garip bir annem varmış benim. Anlattığı hikayeleri bazen düşünür; düşündükçe değişik şeyler bulur ve hala şaşırırım. Ondan bahsedip bahsetmediğimi soracaksınız. İnsan ateşin içindeyken ateşi düşünmekten “ben ateşteyim” demeye vakit bulamıyor. Derdimi de anneme anlatamadan geçmişti o gece… Ama anne işte, benim kalbimi benden daha iyi biliyor. Doğurmadan önce karnında hissettiği çocuğunu, doğurduktan sonra hissetmiyor mu sanıyorsunuz… Dün gece hastaydım, annem aradı…

Sonrası yine onda… Ama yavaş yavaş hayatım onun çizgisinden çıkıp kendimi bulmaya doğru yön değiştiriyor. Yeni arkadaşlar ediniyor, şöyle saçlarımı deniz kenarında dalgalandırarak yürüyorum. Artık yüz hatlarım yerine oturmaya başlamış, yıllardır uğraşıp da kurtulamadığım sivilcelerden kurtulmuşum. Artık başkaları da bakıyor bana… Ama ben kimseye yüz vermiyorum. Sevda bu… Çiğ köfte gibi, acı ama insanlar hep seviyor… Ben de her şeyin tadını alma merakından nasibimi almışım. Dinlediğim şarkılar bile artık daha dertli, ama arabesk dinlemeye kadar inmiyor tabi ki… Daha halktan… Pazardan çürük domates toplayıp salça, atılmış çileklerden de reçel yapmak gibi. Aristokrasiye sevda çekmek yakışmıyor ya onu da biz yükleniyoruz diyen arkadaşlarlayız. Sabahın yedisinde halı saha daha ucuz oluyor diye maçları o saate almışız. Hepimiz dertliyiz derdi de kelamı da koşarken unutuyoruz. Benimse anlamadığım, bir kıza hep iki kişi vurulur biri alır, biri küser. Benimkine bakan yok bundan muzdaripim. Acaba diyorum çirkin mi? Sevdanın geçtiğini zannedip daha çok acı çekmeyi istiyorum, yalan yok çekiyorum da… Aman Allah başkasına çektirmesin… Ben böyle düşünürken, yıllar sonra kendime bakıyorum. Herkes sevdiği kızı alamadı belki, ama yine de çoluk çocuğa karışıp evlendi… Demek ki diyorum… Orada duruyorum. Dedim ya herkes en güzel seviyor diye… Bundandır.

Yavaş yavaş gençlik heyecanlarının tufanında ben de elime kalemi kağıdı almışım, başlamışım yazmaya… Kâh yar diyorum, kâh dava. Şiirle uğraşıyorum. Sabahlara kadar elimde koyu bir Türk kahvesi, bir taraftan kaleme bir taraftan kahveye yükleniyorum. Sigaraya da başlamak istedim ama, “kötüdür” dedim. Kötüdür dedikçe de kahvenin dozunu artırdım. Acı verme konusunda yetiyor… Düzenliyorum ya hayatımı, sonra odamı ağabeyimin odasıyla değiştirmek istedim, onun odası şairlere yakışır bir odaydı çünkü. Denize bakıyordu. Adı üstünde Ağa… Vermek istemedi. Bir açık bulup tehdit etmem gerekiyordu. Sağolasın beni kırmadı, ertesi günü, parkta, elinde sigara, yanında kız arkadaşı, yakaladım. Şöyle bir göz göze geldik. Ben kaçıp eve geldim sonra. Anneme söyleyecek kadar da salak değilim; elime hiç bir şey geçmez. İspiyon edilecekse en tesirlisi babam… Belki ispiyon ettiğim için beni de döver ama… Bunu kullanmalıyım. Akşam bir şey olmamış gibi, söylemeden odasına çekildi. Ben de bir şey demedim. İlk hamleyi ondan bekliyorum. Öyle sessiz sedasız iki üç gün geçti. Baktım konuşacak gibi değil, oda meselesini açtım. Abim de -siyasete çalışır kafası ama fazla zeki değildir- olmaz, falan dedi. Ama ağabeyime hissettirdim malum meseleyi. Ortalık çekildikten sonra odama geldi. Kimseye anlatıp anlatmadığımı sordu. Ben de anlatsaydım şu an yaşar mıydın dedim. Ne istersin? Cevap açık: Odanı… Vermem! Başka bir şey iste daha makul bir şey, diyor… ben de: Sen bilirsin, babama söylerim bu konuyu onunla konuşursun diyorum. Siyasete kafası çalışır dedim ya: Biraz düşündü; çıkış yolu arar gibiydi. Seni de döver bilmiyor musun, dedi. Ben de cevaplar çok; hepsinin planını yapmışım: Seni de döver; bir de üstüne evlendirir, sigarayı da içeçek vakit bulamazsın. Ben konuştukça hissediyorum, sözlerim korkusunu artıyor. Anladım ki zafer benimdir… Zaten dedi bir daha ki sene üniversiteye giderim; al odam senin olsun pis gammazcı… Olsun dedim; olsun da gönüller dolsun…

Onun evinin önünde şehrin en büyük parkı vardı. Herkes o parkta denize doğru dönerdi. Bense artık denizi bırakıp yönü onların evine doğru bakan bir bank bulmuştum. Her gidişimde benim protokolüm hazır. Beni görünce kalkıp yer verenler bile oluyor. Kutsal bir mekan gibi; Neden bekliyorum ki burada.

Manzara konusunda; eski bir ev… İlginçtir bu bankı neden onun evine doğru yapmışlar, diğerleri hep denize bakarken diye de düşünüyorum. Demek belediye bile beni biliyor diyorum. Sağolasın herkes bana yardımcı… Daha kimler yardım etmedi ki… Radyoda arkadaşım çalışıyordu, onun programına çıkmıştım. İlk önce dertli bir Karadeniz türküsü okuttum: ”koyverdin gittin beni/ Allah’ından bulasın/ kimse almasın seni/ yine bana kalasın- Sevdiğim senin aşkın/ Ciğerlerimi dağlar/ hiç mi düşünmedin sen/ sevdiğin böyle ağlar.” Sonra da onun adına yazdığım şiiri okudum, sordum ki beni dinlememiş. Sonunda ağlamıştım; tabi ki yalandan. Oradaki arkadaş öğretmişti nasıl yalandan ağlayabilirsin konuşurken diye. İyi de ağlamışım, erkekliğe dokundurmayalım belki gerçekten ağladım; telefonları susmaz oldu radyonun. Herkes beni kutluyor; bu devirde böyle bir aşk nasıl olur falan diyenler çıkıyor. Bazıları sevdanın insanın içerisinde sır kalması gerektiğinden falan bahsediyor… Ama herkes haklı, sessizce herkesi dinliyorum fakat kafam da şişiyor… Sonra radyoda yapabildiysem bunu sınıfta herkesin huzurunda da yapabilirim diye yazılarımı okumaya başlıyorum. Herkes birisine aşık olduğumu kestiriyor da kimdir neyin nesidir onu bulamıyor. Sınıfın dedikodu makinelerinin ana gündeminde benim meçhul aşkım varmış. Hepsini sonradan öğreniyorum. Sınıf güzel kız konusunda eksiklik çekiyormuş. Benimse hiçbirinden haberim yok… Kimleri yakıştırmamışlar ki bana, kara fatmayı, erkek laleyi, falan filan… Herkes aynaya bakar olmuş meğerse… Benimse gözüm ondan başkasını görmüyor… Bu arada edebiyat derslerinin de aranan gündemi oluyorum. Hocalar değişiyor; birinin tayini çıkıyor birisi geliyor. Ama sınıfın edebiyat membaı olan ben değişmiyorum. Her dersin on dakikası ben, geriye kalan otuz dakika ders, hocaya vakit kalmıyor. Ama fazla konuşmadığım için hepsiyle aram iyi… Biri hariç, onu da ben sevmiyorum. Yüzümden makas alıyor. Bunlar geçiyor içimden. Yüzümü hafif bir tebessüm kaplıyor; deli olduğumu zannetmesinler diye kalkıyorum. Deniz kenarı boyunca yürüyerek bizim ana caddenin başına geliyorum ki ikinci sokağın başında cenaze arabaları… Ne oluyor demeye kalmıyor. Bir, iki, üç, tam altı kişinin bir aileden uçup gittiğini anlıyorum. Yalnız ortalıkta hiç feryat figan yok. O evin bir süre unutulduğunu hatırlıyorum.

Sonra şehrin hiç görmediği, garip, bir o kadar da meçhul bir adam gelip birkaç değişiklikten sonra o evi, kahveye çevirdi. İnsanların içerisinde ne var diye merak ettiği bir yer… İlk önce kimse cesaret edip içerisine girmedi. Bir süre kapatıp gider diye bekledik. Ama kapatmak bir yana orada yaşamak için direniyor. Artık herkesin dilinde… Cami’ye geliyor, kimseye bir şey söylemeden kahvesine çekiliyor. Cami cemaatinde bir rahatsızlık, kahveyle namazı bütünleştiremiyorlar. Bense merak ettim. Biraz da bu sırdan hoşlanmaya başlıyorum herhalde. Biri bu düşünceyi kırmalı, buna cesaret edip bir türlü gidemiyorum. Pencereden içeri bakıyorum, duvarda resimler, ortada bir şiir, defterime yazıyorum:

Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

(Sezai Karakoç)

Reklamlar

One comment

  1. muhterem beyefendi, vaha derginizin son üç sayısını istirham ediyorum. Çünkü, derginiz dikkatimi çekti.Dergiyi tanımamam yardımcı olmanız dileğiyle, selam ve saygılarımı sunarım. Adresim..Vinken str.78..5961 XE..Horst/Hollanda



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: