h1

Tasavvufun İslâm Düşüncesine Katkısı

Temmuz 8, 2008

Yazar: Ethem CEBECİOĞLU

Yazıya başlarken, önce başlıkla ilgili bir hususu tasrihte fayda mülahaza ediyorum. Başlıktaki tasavvuf ve İslâm kavramları, ayrı birer oluşum gibi görülerek tasavvuf ve onun temsil ettiği anlayış sahiplerinin İslâm’a getirdiği şeyler anlamında kullanılmamaktadır. Zira böyle bir anlayış, sanki İslâm’a alternatif bir tasavvuf anlayışını bazı zihinlere çağrıştırıyor olabilir. Bu nedenle konunun tarihi sürecinin özet olarak hatırlatılmasında fayda görüyorum.

Bilindiği gibi Peygamberimiz (sav), İslâm’la ilgili her şeyi kendi zatında barındırmaktaydı. Efendimiz, dini kimliği yanında dönemin tarihsel şartları gereği ve dönemin kabile, aşiret kültürünün aşılarak ortak bir devlet çatısı altında toplamanın Müslümanların kimliğini muhafazadaki önemi nedeniyle devlet başkanlığı görevini de zatında deruhte etmişti. Efendimizden (sav) sonra Müslümanların farklı kültürlerle karşılaşmaları, muterizlere karşı İslâm’ın savunulması, Müslümanların kendi dinleri konusunda bilgilendirilmeleri vb. bir takım sebeplerden mütevellit olarak fıkıh, kelam, hadis, tefsir gibi İslâmî ilimler teşekkül etti. Ancak bu ilimlerle birlikte giderek İslâm’ın şekli öğelerinin ağırlık kazandığı bir İslâm yorumu kendini hissettirdi. Bu süreçte daha müreffeh bir hayatın Müslümanları, İslâm’ın özü yerine bu şekilcilikle yetinmelerine ittiğini yani yaşanan toplumsal değişimin de bunda etkili olduğu söylenebilir. Anılan şekilcilik anlayışına şöyle bir örnek vermek mümkündür. Namazın kılınması ve diğer ilmihal bilgilerine dair bir çok şarttan bahsedilmesine rağmen namazda sahip olunması gereken kalbin huşûu ve huzuru gibi hususlar sayılan bu zahiri şartların sisi ardında ötelenmeye başlandı. İşte sûfîler, İslâm’ın bu mana yönünün ihmal edilmemesi gereğinden yola çıkarak önce ameli bazda kendi yaşamlarındaki gösterdikleri farklılıklar daha sonra da bu amel ve tecrübenin söze dökülmesiyle tasavvufi İslâm yorumunu ortaya koydular.

Ancak şunu belirtmek gerekir ki tasavvufu tefsir, hadis, fıkıh gibi diğer İslâmi disiplinlerden ayıran önemli bir yönü; onlardan farklı olarak tasavvufun bütünüyle bir hayat görüşüne, felsefesine sahip olmasıdır. Tasavvuf bu görüşünü dile getirirken tefsiri, hadisi, fıkhı inkâr etmez, onların malzemesini işler; ancak onların sahip olmadığı bir takım görüşleri de dile getirir. Buna örnek olması bakımından Gazali, dönemindeki İslâm yorumlarını Munkız’da sıralarken muhaddislerin, fakihlerin ve sûfîlerin İslâm anlayışı gibi bir tasnif yerine felsefecilerin, kelamcıların, batınilerin ve sûfîlerin İslâm anlayışları şeklinde bir tasniften söz eder. Bundan anlaşılmaktadır ki tasavvuf; tefsir, hadis, fıkıh gibi İslâmi ilimlerden sahip olduğu vizyon genişliği bakımından ayrılmaktadır.

Tasavvufun zühd döneminden kısa bir süre sonra sûfîlerin amele yaptıkları vurgu, onlar için amelden mütevellit yeni bir bilgi kaynağını gündeme taşıdı. Sûfînin keşfinden, müşahedesinden hasıl olan irfan, sûfîlerin akıl ve nass yanında bir diğer bilgi kaynağını kabul etmeleri bakımından kendileri ile artık zahir ulema dedikleri kesimler arasındaki metod farklılığını ve bundan doğan diğer farklılıkları iyice belirginleştirdi. Sûfîler bu keşf kaynağına sığınarak diğer zâhir ulemanın ele alamadığı bir çok meseleyi ele aldılar. O konularda söz söyleyip eserler yazdılar. Sûfî edebiyatın klasiklerinin birçoğu böylesi bir ilham sonucu yazılmıştır. Bu açıdan tasavvufla dinin normatif yönünün statik kalıbının revize edilerek inananlara sunulmasında önemli bir açılım sağlandı.

Sûfîlerin bir diğer özelliği insanın ahlaki gelişimini esas almalarından dolayı insan üzerinde yoğunlaşarak insanın kişilik ve ruh dünyasına ilişkin söz söyleyen İslâm dünyasının ilk empiristleri olmalarıdır. Bu meyanda insan kişiliğini, onun duygularını tahlildeki isabetleri ile ön plana çıktılar. Diğer bilginlerin İslâm yorumları, insanların aklına hitap etmeye çalışırken, sûfîlerin muhatabı daha ziyade insanın gönül/kalp denilen manevi yetisine yöneliktir. Bu derinleşmeleri sûfîleri sevgi, muhabbet ve aşk kavramına götürdü. Bir mütekellimin yahut bir filozofun eserlerinde görülmeyecek tarzda ilahi aşk ve marifetullahı işlediler. Bunu dile getirirken de kimi muhafazakar ve statik çevrelerden tepkiler aldılar. Örneğin Yunus Emre’nin

“Cennet, cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene sen ver anı, bana seni gerek seni”

beyti sonraki dönemlerde bir Osmanlı şeyhu’l-İslâmı tarafından “İlahi cennet nimetini tahkir ediyor” gerekçesiyle tekfir edilmiştir. Sûfîlerin Allah ile kul arasındaki sevgi ve velayete dair fikirleri Allah ile insan arasında Rab ve kul ilişkisi dışında bir aşık-maşuk, seven-sevilen ilişkisi kurulamayacağı tarzında tenkit edilmiştir.

Ancak sûfîler keşflerinin sonucu olarak ortak olarak dile getirdikleri bu husustan vazgeçmediler. Bu konuyu eserlerinde tenkitlere rağmen işlediler, hayatlarında yaşadılar. Ve günümüzün İslâm anlayışı üzerine konuşacak birisi İslâm’ın sevgi, muhabbet boyutunu Yunus Emre’ye, Mevlânâ’ya veya bir başka sûfî anlayışla yetişen bir mutasavvıfın görüşlerine veya hayatına atıfta bulunmadan dile getirmesi çok zordur. Bu açıdan İslâm tarihinde sevginin bayraktarlığını onlar yapmıştır denilebilir.

Tasavvufun amele eşlik eden düşünce boyutunun zirveye çıkmasından sonra bu anlayışın tarikatlar yoluyla kurumsallaşarak faaliyet göstermesi, tasavvufi düşüncenin daha geniş kitlelere ulaştırılmasında ve yapılan hizmetlerin boyutunda bir artış meydana getirdi. Tarikatlar bu anlamıyla teorinin pratize ediliş şeklini gösteren kurumlar olarak dönemlerinde birer sivil toplum kuruluşu gibi değişik toplumsal faaliyetleri de organize ederek sivil bilincin gelişimine katkıda bulundular. Ancak bilinen her kemmiyetteki artışın keyfiyette bir zaaf ve düşüş göstermesi kuralı sonucu, geniş kitlelere ulaşan tasavvufi düşüncenin keyfiyet düzeyinde aynı kaliteyi müntesipleri arasında koruduğu söylenemez. Bu husus, hemen her büyük mutasavvıf tarafından da bir öz eleştiri mahiyetinde eserlerinde dile getirilmektedir. İnsanlık tarihi şunu göstermiştir ki her değerli şeyin muhakkak bir de taklidi ve istismarı yapılmıştır. Tasavvuf da subjektif doğası nedeniyle kimi şahısların elinde bu istismardan nasibini almıştır. Ancak sûfî öğreti kendilerinden olmayan bu anlayışları tenkit ve onları ıslah konusunda yine öncü işlevi üstlenmiştir.

Sonuç olarak on asrı aşkın bir süre boyunca tasavvufî düşüncenin geride bıraktığı eserler ve mutasavvıflar, İslâm yorumunun zenginleştirilmesinde ve geliştirilmesinde büyük katkılarda bulunmuşlardır. Toplum hafızamızı gösteren Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki tasavvufi literatür bunun tanıklarından biridir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: